HIKAYE

Hatırladıkça İç Burkan Garibanlık Hikayem

Author

bir dönem öyle buhran hallerindeyim ki derdimi sormayın gitsin. o buhran haliyle istanbul'da sanayideki işimi bıraktım. cebimde biraz parayla önce ısparta'ya, orada finallerimi verdikten sonra denizli'de okuyan, mahalleden arkadaşımın yanına geçtim. baktım param suyunu çekiyor. 3. gece arkadaşıma ben gidiyorum yarın sabah dedim. sabah oldu yola çıktım. istikamet muğla-bodrum. okuldan bir arkadaşın, arkadaşı orada 5 yıldızlı bir otelde komi olarak çalışıyordu. ne kadar yardımı dokunabilirdi? bilmiyordum. gidip görecektim.

bodrum'a vardığımda arkadaşımın bana referans olacak komi arkadaşını aradım. ancak ulaşamıyordum. denizli'deyken internet kafeden birkaç yerin adresini ve telefonunu da almıştım. iş için görüşecektim. bodrum'a vardığımda sırayla numaraları aramaya başladım. ilk adresi aldım. torba mahallesinde kendi çapında bir hotel; hotel olivia.. almancı bir adam yazları gelip burayı işletiyormuş. gözünde 70-80 'li yılların gözlükleri, boyununda altın kolyesi ve porselen dişleriyle bana işi anlatan bu adama hiç ısınamamıştım. tatil yerlerinde çalışan insanlara izin diye bir şey yokmuş ilk kez bunu bu adamdan duyuyordum. sonrasında diğer görüşmeye gittiğim yerde bunu tasdikleyecekti. adama bir iki yer ile daha görüşmeye gideceğimi söyleyip, yanından ayrıldım. sıra gelmişti diğer yere...

yolda yürürken yan tarafta merdivenlere oturmuş, kıvırcık saçlı muhtemelen akranım bir arkadaşa adres sordum. yanında da yufkacı bir teyze... ( otelde çalışan yufka yapan bir teyze) sorduğum adreste barış manço kulübü geçince bana "aa çalgıcı mısın?" diye sordu. hayır hayır,beni oradan alacaklar. iş görüşmesine gidiyorum dedim. bizimle burada çalışsana diye şak cevap verdi. sonra servis beklediklerini arkalarında bulunan otelde çalıştıklarını söylediler. hemen ardından "kalacak yerin var mı?" diye sordu. bu arkadaşın adı ümit idi ama adı hızır olsa da cuk otururmuş. hayır yok dedim. numarasını verdi. ardından diğer iş görüşmesi için verilen adrese gittim.

starex marka bir araç içinde 50'li yaşlarında bir adam beni beklediğim yerden aldı. bir ormanın içinden geçtik. denize doğru giden toprak bir yoldaydık. 5-10 dk'lık bir yoldan sonra geldiğimiz yer muhteşemdi, ancak bende o an onu düşünecek ruh hali yoktu. orman, ormanın bitiminde deniz, öyle ki; çimler denize kadar giriyordu. burada zaten bir yapı yoktu. çadır konseptli bir işletmeydi. çalışanlar da dahil müşteriler çadırlarda kalıyordu. burayı yaşlı bir çift birlikte işletiyordu . nerede okuduğumu sorduktan sonra, benim okulumdan çalışanı olduğunu söyleyip, çadırların oraya doğru seslendi. çağrıya gelen 2 arkadaş, ikisinin de kafaları ottan milyon olmuş. yayvan yayvan konuşmalarından sonra, burada da çalışmak istemediğimi anladım. o adama da, bir yerle daha görüşmem olduğunu söyleyip oradan ayrıldım.

elalem bana iyi davranmayacaktı. bunun sinyalini almıştım. ümit'i aradım. hemen bana milas'a gelmemi söyledi. milas'a gittim. akraba ve arkadaşlarıyla beni 5 kişi karşıladılar. elbetteki temkinliydim, ancak daima cesur biri de oldum. ümit bir ara bana, beni akrabalarına okuldan arkadaşım diye tanıttığını ve belli etmememi söyledi. tamam dedim. önce kahvede biraz okey oynadılar. biraz muhabbet, sonra eve geçtik. kuzeninin müstakil evinin üst katındaydık. kuzeni evlenip buraya yerleşecekti. ev yeni boyanmış sadece eşyaları bekliyordu. yemek yedikten sonra yer yatağına yattık. ayaklarım kokuyordu onları gidip yıkadım ve tabi çoraplarımı.. ümit bana oteli ve yapacağımız işi anlatıyordu. kendisi (bkz: housekeeper)'lık yapıyordu ve beni de o işe alacaktı. "şefimle konuşacağım çok iyi kadın seni, benim yanıma, benim vardiyaya aldıracağım. iş zaten çok kolay odaları temizledikten sonra uyuyoruz bile valla bak! rahatız biz" hafif yörenin şivesi de vardı bu arkadaşta...

sabah uyandık, yola çıkıp servisi beklemeye başladık. servis geldiğinde, servisin içi yörede yaşayan köylü kadın ve erkeklerle doluydu. kısa bi tanıtılmamdan sonra sohbetlerine devam ettiler. otele geldiğimizde yemekhanede kahvaltı ettik. o ana kadar her şey iyiydi. sonra bir şef geldi, beni aldı ve f&b(oteldeki yiyecek & içecek departmanının genel adı) bölümüne götürdü. tam da yemek yapılan yere. klostrofobim vardı ve ne kadar dayanabilirdim bilmiyordum. ümit öğlen yemeğinde görüşürüz sen şimdi yemekhanede çalış deyip, beni bir başıma bırakmıştı. zaten ne kadar yardım edebilirdi ki? yemekhaneye girmiş, sürekli emredilen işi yapıyordum. yanımda iki vatandaş, kaba dilleriyle bana sürekli iş buyuruyorlardı. kilolarca kazanlarda meyve ve sebze yıkadım. bana nefes bile aldırmamışlardı.

ellerim buruş buruş olmuştu. yanımda, bana emir buyuranlardan birine, ben bu işi yapamayacağım dedim. beni azarlamaya başladı. "ne yapacaksın iş beğenmiyorsun!" şeklinde bağırmaya başladı.

sonra o, bir ara yanımdan gittikten sonra konuşmayı duyan tatlı ustası bir abi sessizce "git git sen ona bakma sen gidersen bu işler ona kalacak ondan böyle davranıyor" dedi. zaten gitmeyi kafasına koymuş olan ben, aşçıbaşının odasına girdim. beni karşısına alıp uzun uzun konuşmaya başladı. yükselmekten vs. vs. şeylerden.. söyledikleri bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı. (adını vermek istemiyorum. 5 yıldızlı x otel) x oteline gideceğimi, orada arkadaşım olduğunu söyledim. her ne kadar daha da diretmeye çalıştıysa da nihayetinde tamam demek zorundaydı. öğle yemeğine çıktım ümit'i bulurum diye bulamadım. aradım geleceğini söyledi, gelmedi. sonra yanıma başka bir şef daha geldi mutfak bölümünde kalmamı, ilerleyen vakitte beni büfe kısmına çekeceğini söyledi. dinledim.. ama sadece dinledim. sonra arkadaşın, arkadaşı olan komi arkadaşı aradım. telefonu açtı. geleceğimi söyledim. tamam dedi. vakit kaybetmeden oraya gittim. orada onunla ilk kez tanıştıktan sonra beni restaurant müdürüne getirdi. ardından işine geri döndü. sonrası şöyle;
müdür- daha önce turizm işinde çalıştın mı ?
ben- hayır öğrenciydim.
müdür- garsonluk ya da komilik?
ben- büfede çalıştım.
müdür- peki burada kiminlesin? kimle kalıyorsun ?
ben- yalnızım kimsem yok.
müdür- kalacak yer?
ben- kalacak yerim de yok.
müdür- nasıl yani ? biz şimdi seni işe almazsak sen nerede kalacaksın ?
ben- gider sahilde yatarım.
müdür- hahaha gerçekten cesur çocuksun. bunu sevdim. bu akşam bizim servisle lojmana git. oraya benim gönderdiğimi söyle sana yer ayarlasınlar. yarın sabah servisle gel insan kaynaklarına gideceksin.

aynen dediğini yaptım o akşam güvercinlikteki lojmanda misafir olarak konakladım. sabah olunca tekrar müdürün yanına geldiğimde beni, bir kaç saat bekletti. ardından insan kaynaklarına yönlendirdi. insan kaynaklarından 4 sayfalık bir form aldım. yanımda benimle birlikte form dolduran biri daha vardı. formda adeta boş yer bırakmamıştı. benim form aksine bomboş sayılırdı. özellikler; lisanslı futbolcuydum. çalıştığı işler; pamuk eczanesi ( yaz dönemleri) . formu o şekilde doldurup gerisin geriye mecbur verdim. ardından insan kaynaklarından bir haber geldi. restaurant bölümünde boş yer yokmuş.

müdür, beni bar bölümünün müdürüne yönlendirdi. tufan bey. bu adamın odasının önünde de epey bekledim. sonra elimde insan kaynaklarının bana verdiği iş başvurusu formuyla içeri girdim.. formu benden alıp dışarıda beklememi söyledi. biraz sonra beni çağırıp, formum üzerinden benimle konuşmaya başladı. "senin futbolcu olman benim bir işime yaramaz." öğrenciydim dedim. "öğrenci olman da bir işime yaramaz. bana barmen lazım . sana göre yerim yok" dedi. tamam deyip odasından çıktım.

lojmana dönüp eşyalarımı almak için akşam servisini beklemeye başladım. o sırada bana yardımcı olmaya çalışan restaurant bölümünün karşılama kısmında görev yapan bir bayan da, durumuma üzülmüştü. başından beri biraz da olsa benimle ilgilenmişti. ben üzülme ya boşver şeklinde onu teselli etmeye çalışırken, tufan bey oradan geçer oldu. "sen hala burada mısın ?" dedi. servisi bekliyorum, dönüp eşyalarımı almak için dedim. "gel benimle" dedi. benimle birlikte insan kaynaklarına gitti. beni dışarıda bekletip kendisi içeri girdi. f&b müdürüyle sohbete başladılar. bir süre sonra beni içeri çağırdılar. sonra şunu yapabilir misin ? bunu yapabilir misin ? şeklinde sorular sordular. başından beri kendinden taviz vermeyen ben gayet olgun ve vakur tavırla yaparım dedim. (iki ay sonra istifa dilekçemi verdiğimde söyleyecekti tufan bey hiç tecrübesi olmayan beni sırf duruşum yüzünden işe aldıklarını.)

sonra beni (bkz: barboy) olarak işe aldılar. o yaşlarımda tanıp tanıyabileceğim en o. çocuğu insanın yanında işe başlamıştım. adı olcan. bu adam tam bir deliydi. psikolojik sorunları olduğu çok açıktı. yanında kimse duramıyordu. kimseyle iş yapamıyordu. kimse onunla iş yapmak istemiyordu. oysa otele gelen misafirlere karşı göt yalayan biriydi.bu yüzden otel sahibi onu bizzat tanıyor ve seviyordu. bir keresinde müdürün yanına gidip, yerimi değiştirmesini istemiştim. yerimi değiştirip, onun yanına başkasını vermişti. çocuk bir iki saat sonra ağlaya ağlaya geri gelmişti. sonra müdür beni oraya geri yollamıştı. bu o.çocuğu normalde bölüm arasında ortak toplanan tip box kutusundaki paraları da sürekli çalıyordu.

henüz maaşımı almamamdan dolayı sigorta için istenen evrakları hazırlarken de çok zorluk yaşamıştım.(sağlık raporu vs.) öyle ki; cebimde minibüs parası verecek dahi para yoktu ama her ne hikmetse tam iki kez(giderken de gelirken de ) minibüse binmeden evvel tanıştığım farklı insanlar minibüs paramı ödediler. acaba küçük emrah gibi mi duruyordum bilmiyorum. öyle ya da böyle bir şekilde lojman ve otel arasındaki yaşamım başlamıştı. hiç arkadaşım yoktu. herkes gemisini kurtaran kaptan misaliydi. lojmanın tamamı otel personeliydi. erkek ve kızlar arasında birbirini tav etme yarışı vardı. nasılsa kalınan yer lojmandı yüzmek, tavla, sigara, alkol ve seks dışında pek bir etkinlik bulamıyorlardı. hiç arkadaş edinemedim. param olmadığı için de oteldeki öğle yemeği dışında lojmana döndüğümde yemek yiyemiyordum. nitekim daha fazla dayanamayıp istanbul'dan arkadaşlarımdan borç istedim. o zor zamanlarımda da bana yüz çeviren arkadaşlarımı da böylece öğrendim. zira hiç birinden borç alamamıştım. hepsi bir bahaneyle beni savuşturmuştu. çıkmazdaydım. sonra beni buradaki arkadaşa yönlendiren arkadaşı aradım. o bana az da olsa para gönderdi. bir kaç gün idare edecek kadar...

bar personeli olduğum için sabaha kadar çalışıyordum. otelde 7 tane farklı konseptte bar bulunuyordu. küçük bir araba vardı.suzuki tarzı sucu arabası gibi. ehliyetim olduğu için o arabayı bana vermişlerdi. bütün barlar kapattıktan sonra şişeleri ve çöpleri topluyordum. sabaha karşı, sabah gelecekler için kahvaltı hazırlandığından iş bitiminde hemen gidip, ekmek arası yapıp, lojmana gidecek servise yetişiyordum. 2 gün böyle ekmek arası yapabildim 3. nasip olmamıştı zira 3. kez sabaha karşı yine böyle ekmek arası yaptım. tam servise geldim ki baktım herkes servise binmiş beni bekliyor. birden olcan bana bağırıp çağırmaya başladı. "biz seni beklemek zorunda mıyız!!! sen kimsin!" diyerek aşağılamaya, hakaretler etmeye ve üzerime yürümeye başladı. servistekiler onu tuttu. ben de gururuma yedirememiş, o an küfür etme diye bağırmıştım. küfür etmemişti oysa.. önde oturan şef de ondan taraf olup bana kızdı. üstün görünen taraf o olmuştu. sonra şefe elimdeki gazeteye sarılı ekmek ile beraber durumu anlattım. benimle birlikte fırına girip, bana 2 poğaça aldı. daha ne kadar ezilebilirdim bilmiyorum rezil olma kavramını çoktan aşmıştım.

bir akşam bar personellerinden 2 kızla lojman bahçesinde oturmuş bulundum. sabaha karşıydı odalarımıza dağılacaktık. masada bir şeyler atıştırırken biri diğerine bakıp, başıyla beni işaret ederek pompiş dedi göz kırptı.. niyet belliydi. anlamamış gibi davranıp uykum var deyip odama çekildim.
gündüz bir kaç saat başka barda çalışıyordum. aslında 7 barda da çalıştım. joker gibi hangi barda eksik varsa oradaydım. bir gün gümüş kolyemi kaybettim. aradan 1 hafta geçti. lojmanda sohbet ederken barda birlikte çalıştığım barmenin boynunda gördüm kolyemi.. hiç sesimi çıkarmadım.

bazı günler otelde canlı konser olurdu. 5 yıldızlı otel sonuçta hep kodamanlar, ünlüler vs. bir akşam yine böyle canlı konser vardı. şefler, müdürler de dahil personelin çoğunluğu, o canlı konser olan bara yığılmıştı. şef geldi yanıma, en önde oturan şişman, top sakallı, uzun saçlı bir adamı gösterdi. ona nargile yapıp, götürmemi istedi. sipariş verilen nargileyi hemen hazırladım. normalde nargile içeceğiniz zaman, kafelerde sipsi denilen ağızlık, pakedi açılmamış halde yanınıza veya masanıza bırakılır. burası 5 yıldızlı otel olduğu için nargile yapılır, misafirin(otel müşterisine misafir der) önüne nazikçe bırakılır, sipsi pakedi yanında açılır, marpuça(elinize aldığınız içinden dumanı çektiğiniz nargile borusu) takılır.

nargileyi misafirin yanına koydum. marpuç elimde, adamın önündeydim. konserin en önündeyim bütün millet bana bakıyor. en önde dikilmiş nargileyle cebelleştiğim için haliyle dikkat çekiyorum. şefler, müdürler bana bakıyor. elim terledi. adam da bana bakıyor ve moron moron nargilesini bekliyor. bütün otel beni izliyor. şarkıcılar da şarkısını durdurmuş beni izliyordu sanırım. öyle hissediyordum. elim terledikçe sipsi pakedi çile oldu benim için açamadım. lanet olsun dakikalardır onunla uğraşıyormuşum gibi hissettim. sonra nargileyi verecek olduğum kodaman, bir hışımla elimden sertçe önce marpuçu, sonra sipsiyi aldı ve sipsi pakedini tek seferde açtı.

en çok da bu koydu.

bir gün işte bu olcan yine etrafı yıkıp döküyor, hakaretler yağdırıyor. ben gittim müdüre istifa etmek istediğimi söyledim. o da bana ilk işe girdiğim zamanı, ondan iş istediğimi hatırlattı. beni konuşturmadan geri çevirdi.( bir ara yerimi değiştirdi başka bara verdi beni. yerime başka bir arkadaş yolladı çocuk 2 saat sonra ağlayarak geldi. arkasından tehditler yakarım yıkarım döveceğim vs.) ben anlamıştım yerimi değiştirmeyecekti..

bir sabah uyandım. topladım sırt çantamı, güvenlik sordu nereye ? dedim bodruma inip geleceğim. iniş o iniş gittim bodrum otogardan istanbul'a dönüş biletimi aldım. ardından indim sahile uzandım, yattım. otobüs saatini bekledim. artık huzurluydum...

Hatırladıkça İç Burkan Garibanlık Hikayem