KÜLTÜR

Atatürk’ün muhteşem problem çözme taktiği neydi?

Author

İnsanlar bugün hala Atatürk’ün yaptıklarına bakıp “nasıl?” diye soruyor. Gelin bu soruya güzel bir cevap vermeye çalışalım.

Kendimi bildim bileli Atatürk’ün hayranıyım. Liseden önce bu durum benim için bir baba-oğul ilişkisi gibi oldu. Ancak zaman geçtikçe hayat hakkındaki sorularım ve sorunlarım çoğaldı. Bu da Atatürk’le olan bu ilişkime daha çok öğretmen-öğrenci boyutunu kazandı. Zira onun içinden çıkılamaz ya da imkânsız denilen tüm hedefleri nasıl başardığını okudukça hikayesinden öyküneceğim çok fazla şey olduğunu gördüm. İlk baktığım yer de haliyle ders kitapları oldu. Ancak burada istediğim cevapları alamadım. Zira bize dağıtılan kitaplarda çok yönlü ve esnek kafalı bir adam değil, düz ve tekdüze bir asker anlatılıyordu.

Atatürk’ün muhteşem problem çözme taktiği neydi?

Peki Atatürk gerçekten böyle miydi? Olabilecek en net ve kısa şekilde söyleyeyim: Alakası bile yok! Çünkü Atatürk her şeyden önce pragmatik bir adamdı. Sorunları, ortaya çıktığı zamana ve duruma göre değerlendirirdi. Bu da onu ister istemez esnek kafalı biri haline getiriyordu. Ayrıca çağdaşı Enver Paşa’nın aksine gerçekçi bir hayalciliği vardı.

En iyi bırakayım bu cümleyle ne demek istediğimi Atatürk anlatsın:

Bir gün Enver bana: Hindistan'a doğru sefer yapmak isteyip istemediğimi sordu. Emrime üç alay vereceklerdi. İran'dan dünyayı ayaklandıra ayaklandıra Hindistan'a gidecekmişim.

"Ben o kadar kahraman değilim !.." dedim. Talat Paşa söze karıştı: "Bu vazifeyi niçin kabul etmiyorsunuz?"

Bize bir harita getirmelerini istedim. Bir okul atlası getirdiler. Vaziyeti gösterdikten sonra: "Hem niçin üç alay?" dedim. "Tek bir adam gönderiniz, yeter. Nasıl olsa kendi kuvvetini kendi yapmaya yükümlü değil mi ?.."

"Bu fedailiği üstüne almalıydın!" dediler.

"Eğer böyle bir imkân olsaydı, sizin emirlerinizi beklemezdim. Kendim gider, kuvvetler bulur, Hindistan'ı fetheder ve İmparator olurdum !.."

Tarihte verilen en ince ayarlardan biri budur sanırım. Dikkat edin içerisinde hiçbir hakaret, küfür ya da uygunsuz bir sözcük yok. Sadece saf mantık ve gerçekçilik var. Atatürk’ün dehası da buradan geliyor zaten. Yani şu net bir şekilde söyleyebilirim arkadaşlar: Atatürk elinde sihirli değnek olan bir sihirbaz değildi. Onun sihri mantığıydı. Hem de hayatın her alanına uygulanabilecek ve herkesin yararlanabileceği mükemmel bir mantık…

Taktik maktik var!

Atatürk’ün muhteşem problem çözme taktiği neydi?

Karl Popper

Şimdiye kadar Atatürk’le ilgili pek çok kitap okudum. Ancak Ata’nın problem çözmedeki sırlarını Celal Şengör kadar iyi ifşa eden çok yazar görmedim. Açıkça söylemek gerekirse Celal Hoca iyi bir tespit adamı. Atatürk konusunda da epey iyi bir çalışma yapmış. Bu sebeple yazının geri kalanında onun fikirlerinden bayağı bir alıntı yapacağım. Ancak önce şöyle bir uyarı yapayım: Celal Şengör’ü sevmemeniz onun söylediklerini otomatikman yanlışlamanızı gerektirmez. Sizden ricam yazının bundan sonraki kısmını bir bilim insanı objektifliğinde okuyun. Hem emin olun Atatürk de böyle yapardı…

Devam edelim, Celal Hoca’ya göre Atatürk’ün problem çözmede kullandığı yöntem Karl Popper’ın “bilimsel akılcılık” yönteminin aynısıydı. Peki nedir bu bilimsek akılcılık yöntemi? Buna göre bilimsel kuramlar doğanın gerçekleriyle bağımsız biçimde önce kafamızda şekillenir. Ancak bunlar aklımıza düşer düşmez doğanın kanunlarıyla karşı karşıya kalır. Eğer bu karşılaşma sonucu kafadaki kuramlarla doğanın gerçekleri uyuşursa, şimdilik gerçek olarak kabul edilir. Bu durum kuramın herhangi bir parçasının yanlışlanmasına kadar devam eder. Kuramın bir parçası bir gün yanlışlanırsa yerini gerçeğe daha yakın olan yenisi alır. Bu durum böylece sonsuza kadar devam eder. Bu sebeple de mutlak bir doğrudan asla söz edilemez.

Atatürk’ün muhteşem problem çözme taktiği neydi?

Kulağa biraz karışık geldiğinin farkındayım. İlk bakışta bu yöntem gerçek hayata uygulanamaz gibi geliyor ancak emin olun bu doğru değil. Gelin bunu internetin popüler yöntemlerinden biri olan listeleme şekliyle açıklamaya çalışalım.

Celal Hoca’ya göre Atatürk’ün uyguladığı ve Karl Popper’ın kuramsallaştırdığı bilimsel akılcılık şu şekilde işler:

1. Problemin saptanması,

2. Problemin çözülmesi için varsayımın uygulanması,

3. Varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi,

4. Gözlemlerle çelişiyorsa varsayımın terk edilmesi,

5. Genişlemiş gözlem yeteneğiyle uyumlu yeni bir varsayımın uydurulması,

6. Yeni varsayımın çıkarımlarının gözlemle denetlenmesi ,

7. Dördüncü ve sonraki aşamaların sırayla tekrarı.

Atatürk’ün hayatına baktığımızda da bu yöntemin aynısının kullanıldığı görürüz. Kendisi problem çözmekte şöyle bir yol izler:

1. Önce karşısındaki sorunu iyi tanır ve tanımlar.

2. Kendisinden önce, bahis konusu olan sorunun çözülmesi içi ortaya atılmış çözüm önerilerini öğrenir ve bunların başarısızlık/uygunsuzluk nedenlerini doğru teşhis eder,

3. Sorunun çözümü veya çözümlerine uygun varsayım önerileri üretir,

4. Kendi önerdiği bu çözüm önerilerine asla körü körüne bağlı kalmaz ve onları olabilecek en acımasız şekilde sorgulayıp gözlemler,

5. Başarısız olduğuna inandığı varsayımları derhal eler ve yeni gözlemleri dikkate alarak yeni varsayım önerileri ortaya atar,

6. Bu yeni varsayım önerisini daha önceki varsayımlar gibi acımasız bir şekilde sorgulayıp test eder. Bu yöntem böylece sorun çözülene kadar devam eder.

İşin ilginç yanı bu Karl Popper yukarıdaki bu yöntemi kuramsallaştırdığı yıllarda Atatürk yapacağını çoktan yapmıştı. Yani kendisi Karl Popper işin daha teorisindeyken, yöntemin pratiğini uzun zamandan beri kullanıyordu.

Gördüğünüz gibi Atatürk bize anlatıldığı gibi tek düze bir adam değildi. Sorunları hiçbir zaman sihirli değneğini kullanarak ya da şımarık çocuklar gibi ayaklarını yere vurarak çözmedi. Hiçbir şey ona altın tepside sunulmadı. Onun elinde akıldan başka hiçbir silahı olmadı. Onu da bizlere miras olarak bıraktı. Kullanmak ya da atmak ise sadece bizim elimizde.

Şunu da ben yazdım:

30.01.2018