HIKAYE

Kimse “çok üzdüm, gideyim” demez, sen göndereceksin…

Author

İnsanlığın varoluşundan bu yana tohum saçma ihtiyacı erkeklerin genlerine işlemiş, yine pek çok tohumu alma ihtiyacı da kadın genetiğine kodlanmıştır. Bundandır modern toplum içerisindeki kaide ve geleneklere göre çok eşlilik halen tartışma konusu olsa da, her iki cinsin de bunu araması. Erkeğe bir kadın yetmediği gibi, kadının da gözü farklı erkeklerde olabilir. Eşitliği her hakta isterim.. Bak şimdi bu kabul (bir yere kadar). Ama bana delikanlı insan lazım anlatabiliyor muyum? Dur iyice anlatıcam şimdi…

Üniversitedeki ilk senemde, liseden beri öyle uzaktan sadece flörtleştiğimiz, et ete değmeden de ilişki yürürmüş mottosunu tattığım bi ilişkim vardı. Yaşça benden hatrı sayılır oranda büyüktü, aslında öylesi makbuldü ama.. Arkadaş kendisi her boku yicek ama yanındaki el değmemiş olacaktı. Ondan dolayı da asla ve asla girişimi olmadı zaten. Hele ben büyüyeyim, belki uslu bi kız olursam evlenirdik…

Üniversiteye adımımı attığım an, daha ilk haftada fakültenin girişine kurulan stantlara balıklama atlamıştım. Hem dans hem tiyatro hem de voleybola kaydımı yaptırdım. Maksadım modern, sanatçı ve sporcu bir genç olarak yeni kimliğimi bezemekti. Tam tamına 18 yaşındaydım ve bu yaşa kadar yapmadığım aktiviteleri / eksik bıraktığım her yanımı doldurmam gerekiyordu.

Dans klübünde ilk 1 ay kovboy dansı şeysi ile geçti. Kocaman kafalı bir dans hocası vardı sıra sıra hepimizin ayaklarını eğitmeye çalışan.. O’nun o koca kafasına hayretle bakarken, bir yandan da ekseriyetle ayağına basmaktaydım. Bir de bozuk plak gibi devamlı çalan o gıcık şarkıyı artık rüyalarımda bile duyuyor olmanın haklı huzursuzluğu kaplamıştı her yanımı. Yine de etkinliktir deyip sineye çektim. Ta ki, tiyatro provalarım ile çakışmaya başlayıncaya dek. Tercihimi tiyatrodan yana yapacaktım. Bye bye kovboy dansı, hello canım Şekspir 😊

Tiyatro sevgim bir farklı benim. İzlemekten ziyade sahnelemeyi seviyorum. Alkışlar insanın egosuna iyi geliyor diye duymuştum, ondan mıdır yoksa bir yandan eğlenirken bir yandan da kendimi daha rahat ifade ediyorum diye mi tercihimdi bilmiyorum. Amatördük ama kendisini profesyonel olarak adlandıranların disiplinine sahiptik. Oyun seçilir, tekstler dağıtılır, rol dağılımları belirlenir, kendince tecrübeli olan arkadaşlarca koçluk yapılır, ezberler tamamlanır, dekor ve kostümler belirlenir ve en son ışıklı müzikli provalar ile seyirciye hazır hale gelinirdi. Tüm bu süreci çok severdik ve herkes elinden gelenin en iyisini ortaya koyardı. Kardeştik, arkadaştık. Kimse kimseye yürümez, gönül ilişkisi olan varsa bile buna tiyatro ortamımızı alet etmez, kendi evinde ne yaşarsa yaşardı. Kimseye abi / abla demezdim ama öyle severdim onları. Bilirdim ki götümde etek ile hayat kadınını canlandırdığımda bile onlar da beni kardeş görmeye devam ederlerdi…

Hayata tutunuş ve bakış açısı benden farklı olan uzatmalı sevgilim ona da kulp bulmuştu; kuliste içeceğime bişey atacaklardı ve uyandığımda artık herşey için çok geç olacaktı. Peh peh peh! O tanımadan günahını aldığı insanlar, cebimde beş kuruşum yokken, kendileri de öğrenci oldukları halde bana yemek ısmarlar, akşam yurda kadar bırakırlardı; hangi tecavüzden bahsediyorsun sen? Ona bunları söylediğimde “bana yatırım yapıldığını” düşünecek kadar sığ idi görüşü. Voleyboldaki üyeliğimi de tasvip etmemesinin sebebi, maçı izlemeye gelen erkek seyircilerin topla değil kalçalarımızla ilgilendiği tanısıydı (Diyelim ki amaç o, banane kardeşim!) Hele benim bacaklarım ve popom, her 18 yaşındaki çıtır gibi, izlenmeye değerdi ve kesinlikle yer almamalıydım sportif faaliyette; çatalımı ve diğer ayrıntılarımı kocama saklamalıydım !!! Kendisine her bok saklanması istenen kocaların da skleri altın kaplı zannımca. Kendilerini nice önemsemelerinden belli 😉 Bu ve benzeri sığlık bizi ayırdı zaten sonunda. Daha fazla yürütemedik.

Bu sığ ilişkinin sebep olduğu can sıkıntılarımı paylaştığım bi sınıf arkadaşımın, ikinci sınıfta dudağımdan bir kez öpmesi ile şapadanak başlayan yeni ilişkim, bugün bile pek çok konudaki sıkıntı ve takıntımın mimarı olacaktı.

Kendisi Antalya’nın hızlı büyüyen delikanlılarındandı. Öyle alamamıştı ki hızını, kendisini Maria’sını anlatırken bulacaktı defalarca. “Ah Maria, taş Maria, alev alev yanan Maria, ilk görüşte arzulanan Maria, yatakta marifetli Maria, Maria da Maria…” Yaş 20 ama Maria bizimle 100 yaşına kadar yaşardı bıraksam..

Paşam benle hızlıca sevgili olma (ben o zaman nasıl bi girdaba çekildiğimi anlayamazdım) faslını geçtikten sonra, sahiplenici erkek tutuşlarına başlamıştı. Bi tek evde sıçmaya giderken elele değildik, dışarda bakkala bile gitsek o eli uzatacak ve ben de tutmak zorunda kalacaktım. Elele olmazsak çift olduğumuz belli olmazdı; taraflardan biri dahi nefes alamazdı, güneş doğmazdı, rüzgâr esmezdi. O “babacan el” muhakkak geriye 10 cm uzanacak ve kız arkadaş tarafından kabulü mecburiyet taşıyacaktı. Sahip ile köpek çekiştirmecesi gibi. Çok kıro hareketlermiş yaa…

Eve çıktığım ilk sene, benim için güzel bir deneyimin başlangıcı olacağı sanrısından başka bişey değildi. Değilmiş yani. Başlarda mükemmel giden hayatımızda düzen, temizlik, mutluluk, iş birliği, anlaşma vb vardı. Yani olan biten hiçbişeyi görmüyordum ben, masumane düşüncelerle, annesiz babasız bir ev nasıl olur deneyimliyorduk. Ev arkadaşlarımı da çok severdim ben, ta ki sevgiyi hak etmediklerini gösterene dek. Hep böyle değil midir zaten insan ilişkileri?

Çileli detaylara çok değinmeyeceğim, zira konunun ucunu kulbunu kaçırmak istemiyorum.

Sınıf arkadaşlarımız da birer ikişer eve çıkmaya başlamışlardı ve topluca batak partileri, iskambil kağıdından fal bakma ritüelleri, litrelerce kola ve paket paket cips & çekirdek eşliğinde başlamıştı. Komşularımızın fantezilerinde yer aldığı üzere grup yapmadık; bildiğimiz ve yaptığımız tek grup ya ödev paylaşırken ya da okeyde eşleşirken oldu. Hem erkek arkadaşım hem de sınıf arkadaşım sıfatı ile evimize rahatça girip çıkan bu zat (kod adı bulamadım ona – Azgın dicem), kızlarla da sınıf arkadaşı olmasından dolayı sohbet muhabbet dalında sazı epey eline almıştı. Uzaktan bakıldığında soğuk ve kaba, içine girdiğinde ise zaman zaman matrak olabilen bi şahıstı. Tabi bizim boz ayının ağdasız zamanlarına hiç denk gelmediği için de, hem kendi toprağından hem de kendi esmerlik derecesinden olduğunu görünce, ufaktan erimeye başlamadı değil..

Benim tiyatrodaki ilk senemde, büyük sınıflar henüz adımı bilmese dahi, rollerdeki karakter isimlerimle bana seslenmekte, bir sempati beslemekteydiler. Canla başla canlandırmalarımı yapıyor, ay yüzüm kırıştı mı, saçım dağıldı mı, karizmam bozuldu mu gibi lüzumsuz endişelere mahal vermeden, kendi çapımdaki sanatımı icraya bakıyordum. Bu meyanda yüzlerce kişi ağzımdan çıkana gülüyor, değer bindiriyordu; sevgilim hariç. Onun 32 dişini sergiletebilen boz ayıydı. Boz ayı masada sakarlık yapar tuzluğu düşürürdü – benimki gülerdi. Boz ayının burnu akardı – benimki gülerdi. Boz ayı yemek yapamazdı – benimki gülerdi. Karı sıçsın osursun, benimki gülecek. Ya anlatabiliyorum dimi ya?

Ben yanında konuşsam duymazdı ama boz ayının arka odadaki telefon konuşmasına kulak kesilirdi. (Makus talihim bu, yaş 30, aynen devam er kişilerim. Size de sıra gelecek..Afferim)

Haftalar haftaları, aylar ayları kovaladı, bendeki bu durum derin gözlem içeriğine dönüştü. Öte yandan sayın sevgilim, üniversiteye gelirken yanında “yengeler albümü” adını sonradan koyacağım bir fotoğraflar silsilesi de getirmişti. Özledikçe lisede kerktiği kızlara bakıyor, ah vah oh çekiyordu zannımca. Yine olsalardı da yine becerseydi.. Hey gidi heydi…

Kadınların kıuruntulu olduklarını düşünen erkeklerimizin atladığı en önemli detay, o kuruntu denilen altıncı hislere (ama kötü hislere) yer verecek davranışlara engel olmayanların kendileri olduğudur. Sen yeterli ilgiyi alakayı göstermeden, senden önce prenses – senleyken Kezban yaptığın kadını bi kenarda unutup, mavi boncuk şovuna başlar ve bunlar için üç maymunu oynamamızı beklersen, yalayacağını hayal ettiğin onca objenin yanında, yaladığın tek gerçek avcun olur. Sonra ağlar zırlarsın ama kendi düşen ağlamaz.

Bizimki de aynı hataya düştü. Tamam toyduk, tecrübesizdik ama herşeyi ilk kez seninle yaşamış olan bir kız arkadaşa gösterilmeyecek kemliklerdi bunlar. Karakter veya kişilik gelişimi için yeterince yaşlıydık. Sadece deneyimlediğimiz şeyler belki bugünkü kadar fazla ve çeşitli değildi; yine de bu, o günkü haysiyetsizlikleri haklı çıkartmaz. Düştüğü hata tam olarak aynı anda iki kadını da idare ederimciliği oldu. Beyler uyandırayım, bok gibi herşeyin farkındayız. Sadece bazen şu yaşanıyor;

Kimse “çok üzdüm, gideyim” demez, sen göndereceksin…

Azgın da başladı işte ufaktan yavşamalara, ayran budalası gibi ağız yaymalara… Bir ara boz ayının memleketten sevdiği geldi. Sözümona bir ilişkileri vardı ve bizim kız köpek gibi seviyordu. Hatta yanlışlıkla başkalarına salladığı kuyruğu da hep bu sevgidendi işte 😊 Oğlanda da nasıl bir aşağılık kompleksi varsa, soyadını ad olarak kullanıyordu. Kodadı Yılmaz diyelim. Bilader neyin kafasındasın? Ajan mısın lan sen? Ne öyle isimsiz takılmalar, soyadını adınmış gibi kakalamalar… My name is Yılmaz, Zübüdük Yılmaz 😊 😊 😊

Bi akşam hayatımda ilk kez votka içicem, Çıyan (Egeli olan), Boz Ayı, Yılmaz ve Azgın hep birlikte minnak bi masa kurduk. Beyler çok tecrübeli tabi “votkayla portakal suyu ve vişne gider” deyip getirmişler.. İki tane kırık çekyatımız var, sekizinci el falan. Oturuyorsun ama koltuk yokuş aşağı. Dik oturmak namümkün biraz. Hepimiz zıpkın gibiyiz, dimdik tuttuk kendimizi, diğer çekyatı da çektik, ona da tek başına Çıyan oturdu. İki çekyat karşılıklı, arada kare minik bi masa; birinde tek başına 1 kişi oturuyor (kendi tercihi), karşıdaki koltukta da 4 kişiyiz (kızlar ortada, erkekler iki uçta).

Şimdi alttan tatlı bi müzik çalıyo, bizim boz ayı uğruna göz yaşlarını esirgemediği Yılmaz’ına sarılıyo falan. Biz de ununu elemiş çiftler gibi mal mal oturuyoruz. Eleman sağ kolunu omzumdan atmış, kolunu dinlendirirken sahipleniyormuş gibi romantizm yaşatmaya çalışan er kişisi taklidi. Saatlerce ne konuştuk inan hatırlamıyorum, muhtemelen abidik gubidik dedikodular… Anam bu ne rezil bir tat, hiç votka içmemiştim, bu ne be ööğğğğhhh!!!

Kızlar olarak biz “ıyyykk” modundayız, elemanlar gümbür gümbür yuvarlıyo bardakları..! Maria’larla stajlardan çok şey öğrenmişler belli 😉 Herkes yeterince çakır oldu. Artık ağzımızın yayının ayarı kaçmaya başladı. Kelimeler salak saçma çıkıyor ağızdan, gülücez o halimize ama ona da mecalimiz yok…

Birden ensemde buz gibi bi parmak hissetmemle kafamı çevirmem bir oldu. Bi baktım boz ayının eli koltuğun sırt kısmında boylu boyunca uzanmış, ufaktan da Azgın’ın bana sarılan kolunda dolanıyormuş. Salak sarhoşluktan adresi şaşırınca da eli enseme değmiş. Peki tüm bu oynaşmalar olurken benimki n’apıyormuş? “İşte kuzu kuzu geldim, dilediğince kapandım dizlerine…”

+ Napıyosun kızım ya buz gibi ellerin?

- Ya uzatmıştım yiiaaaa….

Geri toplandı, çünkü afişe oldu.

Yalan yok, solumda oturan canım sevgilime döndüm ve önce önünde kabarıklık olup olmadığını gözle kontrol ettim. Bide erekte olsaydı var yaaaa…. Pazarda ucuz, mahkemede pahalı olan eşşooğğlusu !!!

Düşen yüzümü görünce kolunu çekti hemen omzumdan, siki tuttuğunun farkında olan kıpkırmızı suratla yavru köpek gibi bana bakmaya başladı. Zılgıt is coming…

“Yürü” dedim. Tek ton, tek emir.

Odama geçtik “uykumuz geldi” eşliğinde. Açtım ağzımı yumdum gözümü. Adrenalin fazla yüklenince kısmi hafıza kaybı yaşıyorsun sinir durumunda, ne söylediğimi kelime kelime hatırlamıyorum. E bide alkol .. Zaten zat-ı muhteşemin içine edişimin ilki değil, hangi birini hatırlayayım??

“Delikanlı ol canımı ye. Senden sıkıldım, az ondan yicem dersen, orospu evladıyım ki ben yapıcam lan aranızı..”

Yok öyle bişey aşkımlar, ben de o eli farketmedimler, senden başkasını istemiyorumlar….

Ulan endamına kalıbına bakan adam sanır cibilliyetsiz; bir gün bile rezil etmemişim seni. Benim çantamdaki harçlıkla bana doğum günü pastası aldığında bile insan içinde yüceltmişim seni. Gık dememişim yenge albümü rezilliğinden sonra bile (gık demedim çünkü çıkan gürültü gık’tan fazlasıydı) … Sen gidip benim evimde, benim masamda, benim hayatımda iken, benim gözümün içine baka baka elalemin kıldan harikasına 100mt koşusu yapıyorsun! Keserim lan çükünü !!!

O gece fırçalama ve istifra ile geçti. Fırçamın arasında koşup kusup geliyor, anasına avradına kaymaya devam ediyordum. Sonra avurtlarım şişiyor, bi koşu böööğğğğğğ!!! Senin yüzünden panik atak oldum ben Japon askeri !!! Kusmalar falan kaç paraymış… Hey gidi salak ben.

Birlikte onların evde TV izlerken straplez giymiş kadının memelerine “OFFFF” çekmesi mi dersin, milletin karısını kızını kantinde, otobüste, minibüste, sinemada, cafede (heryerde ulan heryerde) çatır çatır kesmesini mi dersin, eski seks hayatının başrol oyuncularını övgüyle bana anlatması mı dersin, Maria ile tam olarak nerde halvet olduklarını ailesiyle tanıştırmak için götürdüğü evinde göstermesi mi dersin… He neden ayrılamadım? Üniversite ortamında zayıf zamanında yanında olan kişiye karşı aptalca bir bağlılık ve alışkanlığın oluyor ya, o sebepten…

Aile ile tanışma tamamen piyango idi. Ve benim intikam zincirimin en kuvvetli halkası oldu.

Bi akrabalarının düğünü için gitmesi lazımdı Antalya’ya. Ben de ailemden izin aldım ve gittik 3-4 günlüğüne. Hem tatil hem düğün. Hoppaaaa…

Anası, danası, didisi, bibisi,eşikteki beşikteki derken herkesle tanıştım düğün ortamında. Ah bide o zaman bi çıtırım ki sorma.. Ölüyü diriltiyorum 😉 Millet alışmış senelerce bunun yanında yamuk yumuk 150 cm manitalara, beni bi gördüler ve hemen çıkacak torunların kaşını gözünü boyunu posunu hesaplamaya başladılar. Evet şımarıklık yapıyorum, çekemeyen anten soksun 😊 Nerde yaşarmışız? Düğün ne zaman olurmuş? Okulun bitmesine 1 sene kalmış dimiymiş?.. Anası klasik kaynana triplerindeydi ama ailesi bayıldı ciddi ciddi... Ahhhh hayaller kurun bebeklerim, hayaller kurun.. Asla gerçekleşmeyecek olan, hepinizin kıçına bir bir çakacağım hayaller kurun… Evet kötüyüm. İyi bişey görmedim ki amk!

Bi tane kız yeğeni vardı, evlenince yan dairelerinde oturalım istiyordu. Kucağımdan inmiyordu. Beni çok sevmişti. Anası da sevvmişti. Abilerin ikisi de zaten tamamdı, bi tek okulun bitmesi kalıyordu. Okul bitmicek annem, oğlunuz / kardeşiniz bitecek!!! Ensenizin dibini gördüğünüz an, beni ikinci kez görürdünüz…

Günlerden bir gün tiyatrodan bir kız arkadaşımızın doğum günü için toplandık. Pasta masta ayarladık her zaman toplandığımız cafede, buna sürpriz yapıcaz maksat o. Benimki de yolun karşısındaki apartmanda misafir idi (baya uzun hikaye o), balkonda sigara içiyormuş. Bi dene kıskandığı bi arkadaş vardı, onu, benim yanımsıra yürürken görmüş. Bak sadece yanımda bir hizada yürüyor. Yürümek. Ayak ve bacaklarla yapılan eylem olan yürümek. Aramıza iki bisikletli sığar. Küt diye aradı beni “falancayla samimiyetiniz had safhada bakıyorum..”

Sevda Demirel gibi “ne dedin sen?” dediğimi hatırlıyorum. Gerisi kopuk.

En son hatırladığım kendime geldiğim ve elimde minnak bi meyve bıçağıyla oynadığımdı. Aklına hemen klasik kendini çizenler falan gelmesin, neden almışım bilmiyorum, belki elma soyacaktım..

Açtım telefonu, diyaframdan çektiğim güçlüce bi nefesle başladım saymaya. Tiyatral provalardan idmanlıydım.. Sen kendin her boku kendine müstehak görüp, kardeşim yaşındaki insanla beni nasıl itham edersinler, sen beni satın aldığını mı zannediyorsunlar, sen benim kim olduğumu nasıl unutursunlar, liseli kız davranışlarını bende göremezsinler… Ben izin verene kadar yüzünü bile göstermiceksin bana!!! Dayılanır gibi “Effendiiöömm?” diye açılan telefonu “timim” diye kapattı. Bir aslan miyavladı anlayacağın…

Tam dört gün sonra gelmesine müsaade ettim. Oturttum yatağımın üstüne ve dün gibi hatırladığım şu doğaçlama konuşmayı yaptım;

“ Ben sana bu zamana kadar şunu yapma dedim mi? Dedim. Yaptın mı? Yaptın. Bundan hoşlanmadım dedim mi? Dedim. Ettin mi? Ettin. Bana onu bunu şunu anlatma dedim mi? Dedim. Anlattın mı? Anlattın. Bana sadece değer ver dedim mi? Dedim. Verdin mi ? Hayır. Kalbimin kırıldığını defalarca söyledim, namussuzluğun dik alasını yaşattın, benim pişirdiğim yemeği benim masamda yerken yan odamdaki kıza yavşadın. Aynı çatı altında kimi denk getirsen haktır yani? Benle neyin eksikti? Büyümedin mi hala? Doymadın mı hamcığa? Şimdi seni bu esaretten azad ediyorum. Git hangi deliğe istersen gir. Gram umrumda değilsin. Erkek arkadaş sıfatını, sınıf arkadaşı sıfatıyla değiştiriyorum. Bana ölen bayılan akrabalarına da alev alev yanan Maria’nı götürürsün, bulursan. O küçük kız yeğenine de söyle, ablasını sen öldürdün. Bu odaya doya doya bak, son görüşün çünkü. İnanır mısın senden nefret bile etmiyorum. Bak gördüğün gibi çok sakinim. Beraber aldığımız ödevleri senin yerine de ben tamamlarım. Eşyalarını da kapının yanındaki çantaya koydum, götürürsün. Bundan sonra destursuz adımı ağzına bile almayacaksın. İlle de görmek istiyorsan, önce müsait olup olmadığımı soracaksın. Zira senden başka herkesin bayıldığı bir insandım, elbette yalnız kalmam.”

Bak bu kısa versiyonu. Nerdeyse muntazam kronolojik sırayla koydum önüne yediği bokları bir bir. Şaştı kaldı hafızama. Aile ile olan kısmı da mahsus vurdum, ordaki herkesle bilerek çok iyi anlaşmıştım çünkü. Rengimi belli etmemiştim, it sizin bu piçiniz dememiştim. Hayallerine ortak olup, desteklemiştim. Usul usul ağlaması da bu bölüme denk geldi. Neyse ki duygu sömürüsüne de izin vermedim. Bi telaşla sildi hemen yaşlarını.. Aileye gelince.. Onlara direkt giren çıkan olmadığından atlatmaları muhakkak ki daha kolay olmuştur ancak…

… Bir gün beni markette gören eski ev arkadaşı, onun çok kötü durumda olduğunu, saçı sakalı birbirine karıştırdığını, evden dışarı sigara almak için bile çıkmadığını söyledi bana. “Sen sevdiğin için neleri göze alıyorsun ben şahidim, istemezsin ki bir damla göz yaşı akıtsın. O bana böyle değer verdi mi? Kendi düşen ağlamaz, üzgünüm ama sen de onun için elçi olma” dedim. Oğlanın yüzü düştü. Sanırım duygusal karnımdan vurup, iş bitirici & çöpçatan karışımı iyi bir dost olarak kahramanlık pelerinini manen omuzlarına takmak istemişti ama olmadı. Ne onu ne de başkasını mutlu etmek isterdim. Bananeydi. Ben panik atağımla başbaşa biçimde her krizde  ne saydım sövdüm. Onu mu düşünücem??

Harbiden 1 koca sene okula gelmedi, zaten onun dersleri benden de beter haldeydi, iyice serdi.. Gören duyan olmadı onu. Ciddi ciddi ev hapsi vermiş kendine. Neyse ki eski manitalarının yer aldığı foto albümü yalnız bırakmamıştır azgın tekeyi 😉

Vesikalılar tarafından evden kovulup da, eşyaların parasıyla çorbacıdan Uzun ile çıkarken beni görene kadar, ben de yaşadığını bilmiyordum. Sanki mezardan babaannesi çıkmış gibi oldu suratı.  Bi yanyana geçişimiz var ki tam jeneriklik..

Şimdi kabaca hesaplayalım; ergenlik dönemlerinden kalma alışkanlıkları sürdürme çabası içerisinde oldu da ne oldu? Cidden ailesinin sevip benimsediği ve erken yaşta hayata beraber hazırlanabilme şansı yakaladığı, sadakati ve sevgisi paçasından akan kız arkadaşından oldu. Ne uğruna? İki fırça boya olmasa suratına bakılmayacak hevesler uğruna. Peki deyimlerimiz buna ne demiş?

Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak…

Yok sana pirinç, yok sana bulgur. Bok ye, bok! 😊

Dipnot: Beyler kaşınız gözünüz anlamsızca oynuyor, etrafınızdaki diyalog alışverişi içinde olduğunuz her dişiye kenar kenar yürüyorsunuz ya (ayaküstü cilveleşmeler, gırtlağa bas efekti koyarak konuşmalar falan) herşeyin ama herşeyin farkındayız. Ya adam olun adam gibi sevin ya da gölge etmeyin başka ihsan istemeyelim!

 Bak yoksa ne olur :

Kimse “çok üzdüm, gideyim” demez, sen göndereceksin…
Kimse “çok üzdüm, gideyim” demez, sen göndereceksin…
Kimse “çok üzdüm, gideyim” demez, sen göndereceksin…
Kimse “çok üzdüm, gideyim” demez, sen göndereceksin…
Kimse “çok üzdüm, gideyim” demez, sen göndereceksin…