HIKAYE

Yerim Sizin Mevkiilerinizi...

Author

Takıntılar iyidir bazen, insanı profesyonel kılar. Ama hayattaki herşey gibi dozu önemli. Birkaç gündür anormal keyifsizdim, dünkü Freddy’nin kâbusu konulu İstanbul hava muhalefeti geçişi, yaşamdaki kırılma noktalarını da parçalayıp yola attığından, geçtim klavyenin başına, azıcık döktürücem.

Pbx tecrübesinden illallah getirdiğim günlerde, misafir ilişkileri pozisyonunda açık vardı. Vitrini ve içi güzel insanlar aranıyordu. O zaman daha genç, daha fit, daha heyecanlı, daha istekli ve şimdiye oranla (ne yaşamış olursam olayım) daha az yorgun olduğumdan ben de adaylığımı koydum. Normal şartlarda kurumsal bünyelerde, içerideki yetişmiş elemanı yetkinliğe haiz biçimde ilgili boşluğa yerleştirir; ondan açılan boşluğa da yetiştirilmek üzere eleman alırlar. Mantığı budur. Böylece hem mevcut çalışanını küstürmez, önünü açarsın hem de daha toy insanlara istihdam yaratıp topluma kazandırırsın.

Hali hazırda misafir ilişkilerinde çalışan iki kız arkadaşım vardı, nasıl iyiyiz nasıl tatlıyız anlatamam. Üç tane efes ekstra ile kafayı bulduğum o hummalı günlerimde yanımda onlar vardı; hem dedikodu yapar hem dertleşirdik.. Onlar severdi beni (aslında ne olduğunu yine sonradan anlayacaktım) ve ben de onları severdim. Ay ne tatlılar ya maşşallah dönemleri, sanrıları…

Dediler ki “biz müdüre hanım ile, senin bizim bölüme transferini konuşuyoruz.” Hayatımda duyup duyabileceğim en umut verici cümle bu idi. Sahiden iyi bir arkadaş çevremin olduğuna ve salt iyiliğime odaklandıklarına inanmıştım.

Gel zaman git zaman müdüre hanım ile görüşmelerim olmaya başladı husus ile ilgili. Kendisi performans değerlendirmemi alırken ben bu konuyu açtım yine. “Senden olduğun bölümde çok memnunum, başka bir bölümde seni düşünmüyorum” dediğinde safiyane mahiyette üsteledim “ama müdüre hanım, ben çok istiyorum”

İsterim tabi, tüm çalışanlar ve telefondaki müşteriler benden memnun ve ağzımdaki iki yabancı dilim bence daha çok müşteri memnuniyeti doğuracak ve insan ilişkilerimden tut, gelecekteki kariyer planlarıma dek herşeyi etkileyecek. Büyüyünce tır olacaktım ben çünkü, şimdi bu yazımda yoluma çıkan zatlara şırfıntı desem, feysbuk kefallerinin beni “kezban” olmakla suçlayacağı hallere girerim değil mi?

Neyse.. Oynatalım Uğurcum…

Müdüre hanımcığım bu safiyane ısrarım üzerine bombayı patlattı “senin kaşın gözün çok oynuyor, insanların önüne çıkaramam ben seni”! Tarif etmem icap eder; bahsettiği kaş göz oynaması, bildiğimiz mimikten başkası değil. Ben betondan yapılmadığım için, tabii ki duygularımı dile getirirken jest ve mimik kullanıyorum. Ablamıza gaz yapmış bakışlarımla veya mimiklerimle anlaşmam, ama bunu tabii ki “gıcığım kızım sana” minvalinde iletemediği için, kendince son derece profesyonel ve kurumsal kimliğe yaraşır – ama aslen hadsizlikten farksız – bir biçimde ifade etti. O zamana kadarki ilişkilerimizin de çok sağlam temellere dayandığını söyleyemem çünkü hanım müdüremiz geldiğinde, beraberinde “ekibim” diyeceği iki adet oynağı da getirip, zaten dedikodudan başını kaldıramayan otele, yeni skandallar eklemişti. Kendisi gibi olan diğer iki ablanın gelişiyle, herkesin odak noktaları değişmiş, acaba bu kızları nasıl düşürürüz’lere sevk olunmuştu. Biz orda ekmeğimizi taştan çıkaralım derken, ablalar taş gibi ekmek olmanın derdindeydi. Para da öyle veya böyle gelirdi zaten.

İşe alındıkları andan itibaren hemen hemen her konuda çıkıntılık yapan hanım kızlarımız, bir de şef ünvanlarını alarak, tam olarak neyin şefliğini yapmakta olduklarına dair kafalardaki kocaman soru işaretlerinin müsebbibiydiler. Çayımdan bir yudum alayım, devam edicem.

Oha çok güzel demlemişim. Afiyet oldu bana.

Müdüre hanımımız da eski hızlılardan.. Hani kimliği veya iş bitiriciliği ile değil, kendini üstün satış performansı ile nam salmış. Kişilik bozukluğu olan niteliksiz insanların en iyi becerdiği tek iş, görüşmelerde kendilerini çok iyi satmalarıdır. Bence bu zamana kadar herkesin gözlemlediği bişey bu. Hatta bununla ilgili bir yazı okumuştum, feci doğru olan, linkini arıyorum. Bulursam eklerim. Eklememişsem bulamamışım demektir. Kapiş?

Yeteri donanıma sahip olmayan insanlarda cahil cesareti var diyebiliriz. Herşeye atlar ve ben yaparım derler hani. Yapabileceklerine dair zerre güvenleri olmasa da bunu ileri sürerler. Sen de bilgin, birikimin ve donanımın tastamam halde, aman tevazu göstericem, aman riskleri hesaplayayım, aman dürüst olmak lazım ben bunu daha önce hiç yapmamıştım altından kalkabilir miyim derken, öbürü gelir önüne atlar senin. Ağır başlılığın seni aşağı çekendir adeta. Günün sonunda da sen, içindeki cevherden sadece kendi haberi olan, tüm namı ve ayrıcalığı aslında bi bok bilmeyene kaptırmış saftirik olarak hayatına devam edersin, yenmemiş tırnağın kalmayarak. İşte bu insan tipine bi örnek de bizim müdüre hanımdı. Zamanında o veya bu biçimde öne atlamış, üç beş janti unvan eklemiş özgeçmişine, ehhh.. Sonrasında kim tutabilir ki onu?

Ablamızın tam olarak hangi konulara hakim olduğunu, masanın etrafından dolanarak dosyaların bulunduğu dolaba erişebilecekken, belindeki dövmesini hepimize ezberletmesi suretiyle masaya bacaklarını yaslayıp domalarak uzanmasından anlamıştık hepimiz. Hımmm… Müdüre hanım da sağlammış. Taş maşşallah taşşş…

Şimdi bu hareketleri arz-ı endam eden birinden de düzgün bir karakter beklemiyordum. Ancak bu kadar hakarete varan yorumları da hesap edememiştim, doğal olarak. Madem o bana kaşın gözün oynuyor demişti, şimdi topu ayağıma oturtup gelişine vurma sırası bendeydi. Bi Alex değil yine de..

“İnsanlar tiyatroculardan özel ders alıyorlar mimik kullanabilmek için, bu bendeki doğal bir yetenekse ne mutlu bana! Öte yandan ben insanım, öyle canlı cenaze gibi bakamam insanların yüzüne…”

Canlı cenaze benzetmesi için anneciğime teşekkürlerimi sunuyorum, öyle lafları vardır ki apışır kalırsın. Ben de üç beş almışım bişeyler. Bu tabiri (canlı cenaze) kullanırken de birebir onun taklidini yaptım. Boynunda sorun varmış gibi kafası biraz eğik bi ablaydı. Gram ifadesiz, beton gibi konuşurdu. Gülerken bile kolpadan bikaç kaz ayağı belirir, kar küreği gibi protez dişlerini gözümüze sokardı. Ulan bi insana gülmek yakışmaz mı? Bazen yakışmıyor…

Ben de başımı eğdim, gözlerimi devirdim, yüzümü dondurdum ve repliğimi attım. Kalakaldı. Sadece baktı. Bişey diyemedi. Bence jetonun keyfini bekliyordu, ha düştü ha düşecek 😊

Öyle veya böyle iyi yerlere kapak atmış ablamız, duydum en son bilmem nerde koskoca bölge müdüresi. Hem o da evlendi ve doğurdu, ne demiştim hikayemin birinde; esnek yuvarlandı elek oldu 😉

Arkadaşım olduklarına inandığım iki tane kızımızla paylaştım durumu. Feedback diyoruz tabi, feci İngiliççemiz var. Tepkiler; “aaaa saçmalamış” tadında. Attılar tuttular, tutamadıklarını sektirdiler falan. Helal diyorum delikanlı kızlar. Salaksın sen salak. Babayı delikanlı onlar.

Gacıların “tavşana kaç, tazıya tut” dediklerini çok geç öğrendim. Bana destek verdiklerini söylerlerken, beni müdüreye kötülüyorlarmış. Zaten müdüreyle de duygularımız karşılıklı idi. Yattı mı benim kariyer heveslerim!

Tamam be dedim, alla alla çok da fifi.. Ben de istifa eder, başka iş imkanları ararım. O zaman Gezi Olayları’na daha 3 sene var, ciddi çok iş ve imkan var piyasada. Güveniyorum da kendime. Skerler dedim!

Verdim istifayı, güle oynaya aldı elimden şırfıntı. Götürdü IK direktörüne. Hani şu bahsettiğim, hamamböceğinin topalladığını bile işiten ama yamuk ağızlı Kaltak’a asla müdahele etmeyen Omurgasıza. Dürzük Sıçmışoğlu’ndan hakaretleri yedikten sonra beni kolladığını düşündüğüm şefim ile bu Omurgasız arasında bi toplantı gerçekleşmiş. Eğitim geçmişim öğretmenlik ve formasyon kökenli olduğundan (ki o kısım çok karışık), IK’da eğitim ile alakalı pozisyonda doğacak olan boşluk için beni düşünmüşler. Bunu ilk şefim haber verdi bana, bi tuhaf hissettim. İçimde gene bi umut; “ulan sanırım değerimi bilen birileri hala var, yeni bi branşla toparlarım ben bu işi”

Vardım Omurgasız’ın odasına, bak yalan yok, 45dk sürdü toplantımız. Beni nelerle ikna ediyor “istifa etsen boş boş evde oturacaksın, cebinde paran olmayınca kendine bir tişört dahi alamayacaksın, ne güzel okumuşsun babandan mı harçlık isteyeceksin, durumunuz çok mu iyi, yakıştıracak mısın kendine evde oturmayı”….

Makul ve mantıklı buldum ama yukarıya karşı da kırgınım. Peki dedim el mahkum. Ya ne yapacaktım?

Omurgasız ile mutluluğumuz 10-15 gün sürdü. O da bana işleri devreden hanım ablamızın yüzü hürmetineymiş. O varken sesini çıkarmamış ve cici rollere girmiş Omurgasız’ımız. Zaman içerisinde, yaptığının mobbing olduğunu sonradan araştırarak öğrendiğim birtakım delirtme seansları başlayacaktı. Otel içerisindeki yönetmeliği kendi eziklik ve zaaflarına göre yeniden düzenlenmiş, uluslararası zincire aykırı pek çok yasak eklemiş. Kendisi boylu poslu ama armut tabir edilen biçimde vücutlu bir kıldı. Hiç memesi yoktu, 70 beden sütyen bile büyük gelir, içine pamuk tıkılır. Basenleri geniş, bacakları kalındı. Hiç kilo almamaya gayret ederdi bu nedenle. Birer lokma atıştırır, ağzı koksa da “tamam doydum ben” derdi. Naneli mintler ne güne duruyor…

Şimdi kendisinin fiziksel çirkinliklerini örtecek her kaide, yönetmeliğin esas maddeleri arasındaydı. Kırmızı oje sürmek yasak (kendi tırnak yapısı kısa ve biçimsizdi), dizden yukarıda etek giymek yasak, iddialı bluz veya gömlek giymek yasak, saçlarını açık bırakmak yasak (fönlü de olsan), belirgin renkteki rujlar yasak (dişlekliğini örten incecik çıkık dudaklara ruj da yakışmazdı).. Kadının kadın gibi görüneceği her görsel yasak. Kendisinin giyemediği, süremediği ne varsa yasak. Anlatabiliyor muyum?

French yaptıktan sonra minnacık nazar boncukları işlemiştim tırnaklarımın en ucuna. O kadar belli belirsiz ki.. Gitti o boncuklara taktı, kazıttı bana onları. Eteğimi beğenmediği için değiştirmem için beni evime yolladı. Gür ve sağlıklı saçlarımı bir gün açamadım, nadir zamanlarda karışmadı. Bluzumun açık penceresinin üstünden görünen meme çatalım için kıskanç erkek arkadaş edasıyla “elinle çekiştir” işareti yapar, memelerime dik dik bakardı.

Bunlar sadece kılık kıyafet zorbalıkları. Bunun işle alakalı olanı ise; hiçbir yaptığımı beğenmemesi, beğenilecek iş ortaya koyabilmem için hiç yardım etmemesi, kaynak ve kaynakça sunmaması, önce hata yapmamı bekleyip sonra hata için fırçalaması, tüm işleri üstüste verip aynı zamanda bitmesini beklemesi, attığım maillerdeki üsluba, ona takamazsa yazı karakterine, ona takamazsa da büyük harf kullanımlarıma takması, statü olarak kendimden alttaki (!) mavi yakalılarla hala arkadaş kalmama kızması, aslında gözü kulağı olup bu insanların ipini çekecek doneleri taşımamı istemesi ama buna yanaşmadığım için hıncını benden çıkarması vs vs vs… Arada da kocasının kendisini aldattığından korkan espriler yapardı, herif kendine bakıyormuş, gözlüğünün kenarlarının rengini bile değiştirmiş. Saçlarını da uzatmış, bide buna çiçek alıyormuş. Yoksa bişiler mi yapıyormuş.. Kızım sana bunun korkusu yeter (savunmuyorum ama) müstehaksın!!!

Yerim Sizin Mevkiilerinizi...

Tam 11 ay boyunca ebemi skti. Bak samimi söylüyorum, ebem skildi!!!

Attığım her adım, söylediğim her söz, yaptığım her davranış, gülümsediğim her saniye başıma kakıldı. Ne yapsam beğendiremedim. Bunlara mukabil, bir tane de dalkavuğu vardı. Erkekti. Çok iyi anlaşırlardı. Enteresan bir bağları vardı. Oteldeki dedikodular “eleman buna çakıyo” şeklinde pislik moddaydı. E ama o kadar dikkat çekici bir samimiyetti söz konusu olan. Gene de ben kalbimi bozmayandım. Biliyordum ki “köpeklerin dostluğu, aralarına kemik atılana kadardı”…

Dalkavuk ne derse kanundu. Dalkavuk neylerse güzel eylerdi. Dalkavuk ne anlatırsa hakikat oydu. Gözü kapalı imzalardı Omurgasız, Dalkavuk’un önüne sunduğu her belgeyi.

“Sen böyle gidersen müdür falan olamazsın” diyordu bana hep. Psikopatlar gibi herşeyi ajandama not almadığım içindi bu öngörü. Balık hafızalı olmadığımdan, herşey ama istisnasız herşey zaten mıh gibi aklımda çakılı idi. Tıngır mıngır hallediyordum ben işlerimi, herhangi bir anımsatıcı kullanmadan. Bu da batıyordu ona. Sonsuz bir batış…

Ailemin bi ihtiyacı için yenilerde kredi çekmiştim, maaş hesabımdan peyderpey kesinti vardı. Onu bildiği için çantamı alıp çıkamayacağımdan çok emin biçimde tatmin etti kendini 1 seneye yakın. Şimdi bu insandan sevgiyle nasıl bahsedeyim ben? Ağzıma geleni söyledikten sonra da ben kötü oluyorum. “Beş dakka odama gelir misin?” sözüne Pavlov’un itleri gibi koşullanmıştım, otomatikman tansiyonum yükseliyordu. Bak 23 yaşındayım ve 17/10 tansiyonla geziyorum. Normal mi? Herhangi bir hastalığım yok, kalıtımsal bi derdim yok, ilaç kullanmıyorum falan.. Ne ayak bu kan basıncı?

En sonunda baktı ki kredi mredi her türlü direniyorum, genel müdürün (ki her 3 yılda bir değişir, yabancıdırlar) kanına girdi ve bana tenzil-i rütbe önerdiler. Sıradaki numaranız ne tadında bi gtünüze koyayım konuşması yaptım İngiliççe. Sonra da ske ske verdim istifayı.. Borç ödüyorum, kim uğraşacak şimdi dava ile, avukat ile.. O kadar yaşar mıydım lan ben bu hastalıklarla??

Acayip acayip takıntıları bende hastalık boyutuna gelmişti. En tepede kurduğum cümlenin hala arkasındayım, takıntı iyidir ama dozunda. Şimdi ben de zaman zaman Outlook reminder (anımsatıcı) kuruyorum, ben de attığım maillere dikkat ediyorum. Bunlar beni iyi kılan özellikler oldu. Ama be kevaşe! Bunu bu şekilde mi vermek zorundaydın?

Karmaya hastayım. Bak neden?!

Herşeyin kaydını tutan çok profesyonel bir insandı ya… Operasyon bölümlerinden birinde çalışan bir abimiz, gece vardiyasında sabit kalmak istediğini iletmiş bunlara. Bunlar da çok sıkı takipteki IK’cılar ya, abimizden bi yazılı kağıt veya imza istemeyi akıl edememişler. Abimiz de sırf ibneliğine bunları iş mahkemesine şikayet etmiş, beni hep gece çalıştırıyorlar, ne sağlığım kaldı ne özel hayatım diye. Evet yaptığı doğru değil ama müstehak annem! Şimdi burdan da kefaller bekliyorum, sana da başına gelenler müstehak diyecek olan! N’olur sektirin, size sürprizlerim olacak 😉

Neyse efendim, bunların elinde herhangi bir delil olmayınca, abimiz açtığı davadan tam tamına 100 bin TL indirmiş. Anasının ak sütü gibi helal olsun bence. O paraları, bizleri skerek kazanıyorlardı; sen de onları skebildiysen beline sağlık derim abim!

Tabii mal sahibi IK’ya abanınca n’olmuş? Aralarına kemik düşen itler birbirine girmiş. Profesyonel ajandacı Omurgasız’ın işine son verilmiş (kendini başka yerlere kakalasa da adam olmaz ondan). Dalkavuk da meslek değiştirmiş diye duymuştum. Birbirlerini bence cümle içinde bile kullanmıyorlardır artık 😉

Peki mobbinge maruz kalan ben ne oldum? Azıcık AGD olarak, her iş yerimde kasılarak ve her an bana bişi dicekler sanarak tırsak biçimde yaşadım. Ekmekle tehdit edilmek ne eğlenceli dimi??? Kendime gelmem zaman aldı ama olsun, bikaç kurumsal zırva öğrendim hiç değilse. Mahkemelik olmadığıma pişman oldum mu? Evet. Ama o günün şartları bambaşkaydı…

Üzgünüm.