EDEBIYAT

BART SIMPSON KILIKLI PİÇ

Author

Uzun ve yorucu bir işsizlik gününün akşamında evimin balkonuna oturmuş gün batımına karşı biramı içyordum. Mahallenin çocukları –hiç değilse bir kısmı- evimin karşısındaki boş arsada top oynuyordu. Onların orada top oynaması değil de sesleri oldukça rahatsız ediciydi. Oynarken bağrışıp çağırmasalar, birbirlerine ağızlarına gelen küfür etmeseler, kızılın laciverte evrildiği turuncunun büyüleyici tonlarının bulutların arasında birer şerit gibi süzülmesinin tadını daha çok çıkartabilecektim.

  İnsan burnunun kötü bir kokuya bir süre sonra alışıp, kokuyu algılamaması gibi ben de bir süre sonra seslere alışmaya başlamıştım ta ki kulak tırmalayan bir çocuk sesi – çocuk çıkabildiği en yüksek desibele çıkmıştı ve sesi çatlamıştı- “Senin ta ananı avradını sikeyim” diye bağırana kadar. Yoldan geçmekte olan elli beş yaş üstü, hala tütün sarabilen, halk arasında “hacı amca” diye hitap edilen bir kaç ihtiyar dönüp çocuklara –daha çok küfreden çocuğa- baktı. Birbirlerine dönüp “Ne terbiyesiz çocuk” diyerek ayıpladılar ve yollarına devam ettiler. Onların bir ellerinde bastonla ağır ağır evlerine gidişlerini izlerken, karşıdaki arsadan gelen gürültüye çevirdim başımı. Küfreden çocuk ve küfrü yiyen çocuk kavga ediyordu -Ta avradıydı sikilen sonuçta-. Diğer çocuklar araya girip ayırdılar. Küfreden çocuk aynı zamanda topun da sahibiymiş meğer, topunu kolunun arasına sıkıştırıp, başı önde sert adımlarla çıktı arsadan. Kaldırımın kenarına oturdu, topunu bacaklarının arasına koydu. Hızlıca diğer çocuklara göz attıktan sonra başını öne eğdi onlara bakmamak için. Topsuz kalan çocuklar da söylene söylene evlerinin yolunu tuttular.

  Ortalık durulduktan sonra başımı tekrar günbatımına çevirdim. Ne büyüleciyi bir güzellikti, “Acaba bu renk seramonisini olduğu gibi saçlarında taşıyan bir kadın var mıdır?” diye sordum kendi kendime. Biraz düşündüm ve cevap verdim,

“Yok lan ne olacak”

“Olsa iyi olurdu ama”

Bunları düşünürken pat... pat... sesleri tüm düşüncelerimi karıştırdı. Ne oluyordu? Başımı eğip yere baktım. Yalnız kalan çocuk benim evin altındaki boş evin duvarını arkadaş edinmişti kendine. O topa vuruyor, top da duvara çarpıp geri geliyordu ve çocuk topa tekrar vuruyordu, tekrar, tekrar ve tekrar.

Çocuğun suratına baktığımda, arakadaşları tarafından siktir edilmiş her çocuktaki standart ifadeyi gördüm. Asık ve nefretle bakan bir surat. Bu çocuk yüz yapısı, jöleyle dikilmiş sarı saçları ve yaptıklarıyla bana birisini anımsatıyordu hep ama kimi anımsattığını bir türlü bulamıyordum.

Biten biramın yerine yenisini almak için ayağa kalktım, boynumu sağa sola büküp kütlettim, siktir olup giden her kız arkadaşımın arkasından yaptığım gibi. İçeri girip mutfağa yöneldim.

Elimde bira tekrar balkona gelip, salondaki koltuk takımından devşirdiğim tekli koltuğa oturdum. Ayaklarımı balkonun demirine attım. Çocuğu duymamak için elimden, zihnimden, kulaklarımdan ne geliyorsa yapıyordum. Nafile! Duyuyordum. Kalkıp bir şey söylesem olmaz, babasıyla aramı bozmak istemem, ne de olsa biraları yazdırdığım tekelin oğlu. Tekelciye bira yazdırdığımın duyulmasından ödü kopuyordu. Umursamazdan gelip, gitmesini beklemeye karar verdim ama kesinlikle içire girmeyecektim, bir adım bile geri çekilsem bu bana yakışmazdı, yediremezdem kendime. Bir süre böyle devam etti, umursamazdan geldim. Çocuk topu alıp yürümeye başladı. İtiraf etmeliyim ki sevindim, heyhat! Çocuk durdu, döndü, topu önüne koydu. Meğer sadece duvarla arasına biraz daha mesafe koymak istemiş. Yalnız ve gürültülü oyununa devam etti. Umursamazdan gelmeye devam ettim ama artık çocuğun görüş alanındaydım. Adımı sonuna “ağbi” ekleyirek seslendi. Hep öyle seslenirdi bana. Bunun çocuğun aldığı terbiyeyle alakası yok, toplumun alışılagelmiş hitab biçimlerinden biri. Umursamadım hiç yokmuş gibi davrandım. Omuzlarını silkip kendi kendine devam etti. Kararlıydım umursamayacaktım. Biradan büyük bir yudum içtim. Başımı tekrar gökyüzüne çevirdim. Tam bu sırada bir gürültü -halk arasındaki deyimle “Şangırtı şungurtu”- koptu, başımı çevirip baktım orospu çocuğu camı çerçeveyi indirmiş. Tam ayağa fırlayacaktım, bir an kendimi tutup, düşündüm

 “Biraları yazdırabileceğim başka bir tekel var mıydı?”

  “Yok lan ne olacak”

“Olsa iyi olurdu ama”

Umursamamaya devam ettim, çaresiz. Çocuk aşağıdan bağırdı, “Ağbi topum senin camdan içeri girdi, geri ver” bir de emir kipiyle konuşuyordu velet. Umursamamaya devam ettim. “Ağbi beni duymuyor musun?” diye bağırdı. Birayı fondipleyip, ayağa kalktım, balkon korkuluklarının üzerine yerleştirdim avuç içlerimi. Başımı eğip çocuğa baktıp ve cevap verdim,

“Duyuyorum” dedim. Bir an duraksadı, yüzüme odaklandı.

“Tanrı gibisin, duyuyorsun ama umursamıyorsun” dedi.

İşte o zaman buldum bu çocuğu kime benzettiğimi Bart Simpson.