HIKAYE

Uçurtmayı vurmasınlar!

Author

UÇURTMAYI VURMASINLAR...

Yazmak güzeldir...
Hele hele özgürce yazabilmek, çok daha güzeldir...

Ama özgürce yazabilmenin bedeli vardır...
Daha doğrusu "bedel" denilen şeye esir olmamaktır özgürce yazabilmek...

Düşünsene!..
Yazıyorsun ve bundan maddi manevi hiç bir beklentin yok...
Ne para peşindesin, ne de "şak şak"...

İpi kopmuş uçurtma gibisin!...
Çekenin yok, bırakanın yok...
Öylece süzülüp gidiyorsun gökyüzünde...

Ta ki; rüzgâr kesilip, bir ağacın ya da bir tarlanın üzerine düşene kadar...

O da pek umurunda mı sanki!..
Bitmiyor mu?..
Bitmeyecek mi güzel olan her şey, illa ki birgün?...

O zaman uç...
Gittiği yere kadar, bittiği yere kadar...
Ama asla; ipinden çekilen "şeytan uçurtması" olma...

Mesela uçuyorum ben şimdi Ege kıyılarının üzerinde...
Bazen imbatı arkama alıp karaya süzülüyor, bazen poyrazı alıp denize...
Ya da lodosa kapılıp sürükleniyorum günlerce...

İzmir'i seyrediyorum yükseklerden...
Bir yerden bir yere koşuşturan insanlar var aşağıda...
Telaşlı...
Yorgun...
Endişeli, ama kararlı insanlar....

Umutlu kılıyor onların bu hali beni...
"Herkes uyur, İzmir uyumaz" diyorum içimden...
Uyuma İzmir, sakın uyuma sen!..

"Nefes" filmindeki yüzbaşının dediği gibi:
"SEN UYURSAN HERKES ÖLÜR..."

Annen ölür...
Baban ölür...
Evladın ölür...
Eşin ölür...
Dostun, arkadaşın ölür...
Vatan ölür...

Sonra süzülüyorum sahillere; kıyı, kıyı...
Önce içerilere göz atıyorum...
Aydın'dayım!..
Efeler diyarı Aydın; yiğidin harman, kahpenin duman olduğu Aydın....

Tek gözü kapalı Aydın'ın!..
Ama umut var; uykuda değil henüz...

Çünkü kıyılar ışıl ışıl, rengarenk...
Selçuk'un tepelerinde matematik konuşuluyor...
Kuşadası'nın dalgalarında Poseidon'un mızrağı...

Bir küçük tebessümle sekiyorum Muğla'ya doğru...
Kent sessiz!..
O ödünç aldığım tebessüm kayboluyor dudaklarımın kıvrımlarından...
Ta ki, gelene kadar Halikarnas'a...
Balıkçı'yı görüyorum beyaz yelkenlisinde...
Gülerek bağırıyor bana:
"Aganta Burina Burinata"...
Ve cevap veriyorum ona:
"Tutuyorum yelkenleri Balıkçı... Tutuyorum, sen çık mavi yolculuğuna..."
Ve kaybettiğim o tebessüm yine yapışıyor dudaklarıma...

Şimdi "Mekânım Datça olsun" diyen Can Baba'nın yuvasındayım...
Köydeki evinin tam üzerinde!..
Baba açmış yine şişeyi, mırıldanıyor hınzır hınzır...
Biraz da öfkeli...
Soruyorum: "Baba nedir seni yine kızdıran?.."
Bakıyor yukarıya ters ters...
Tam "Sana ne ulan uçurtma...." diyecekken vazgeçiyor...
Sıralıyor dizeleri:

"Şişede durduğu gibi durmaz ki kafir, tutar insana insanIarı sevdirir...
Kimi de tutamağı tutar, tutar insanı insanIardan bezdirir..."

İşte böyle dostlar...
Şimdilik böyle...
Yoruldum biraz ben...
Ama merak etmeyin, dinleniyim şu bulutun üzerinde uçacağız yine birlikte...
Daha gideceğiz Anadolu'ya...
Mevlana'yla, Yunus'la hoşbeş edeceğiz...
Eğer yollara düşmemişse Şems'i de çağıracağız dergaha...

Gideceğiz güneye...
Aspendos'ta güneşi batırıp, Kaş'a soracağız "üstünde gözün var mı?" diye...

Süzüleceğiz oradan doğuya...
Ama önce sıra gecesine katılacağız Diyarbakır'da...
Peygamberler ile sehabe olacağız Urfa'da...
Mardin kapısından geçip gireceğiz Mardin'e...
Buluşacağız "medeniyetler" ile Hatay'da...
Gandi'nin tuz yürüyüşü gibi, bizimkisi de tuz uçuşu olacak kısmetse...

Karadeniz'in ardından da aç kanadını Marmara...
Buluşacağız Fatih'le surların önünde...
Çağıracağız Beşiktaş'a Veli'yi, Nazım'ı, Sebahattin'i..
Daha nicelerini...

Ve uçurtma inecek turunu bitirdikten sonra Anıtkabir'in üzerine...
Selamlayacağız Ata'mızı...
Kemal'imizi...
İşimiz uzun orada...
Anlatacağız kâh kızarak, kâh ağlayarak memleketin hâlini...

Siz sadece dua edin:
UÇURTUMAYI VURMASINLAR...

ADNAN SÖKMEN

Uçurtmayı vurmasınlar!