DIĞER

Beklenmedik

Author

(Bana neden öyle bakıyor? Ne ifade etmeye çalışıyorsun delikanlı, anlamıyorum?)

- Gel biraz yürüyelim.

+ Nereye gideceğiz?

- Buluruz bir yer. Hazırlan hadi.

(En sevmediğim şey. Hazırlanmak. O ne yapıyor. Akşam üzeri götüne geçirdiği eşofmanı ile dışarı çıkıyor. Ben ise şimdi uzun süre hazırlanacağım dışarı çıkmak için ve üstüne bir de azarlanacağım geç kalırsam. Hatta şimdi..)

- Çok abartmana gerek yok sadece ‘biz bize’ yürüyeceğiz.

(Şaşırdık mı? Hayır. Keşke doğamızı anlayabilseniz.)

(İşte şimdi biz; geçen sene, birlikte kiraya çıktığımız bu güzel evden dışarı çıkıyoruz gergin bir şekilde. Neden tartıştık çok hatırlamıyorum bile ama beyefendi çok inatçıdır hani. Kendisi her zaman haklıdır çünkü. Ve sanırım bir yedi-sekiz senedir bütün insanlar haklı ve ben herkese özür diliyorum. Ne yapabilirim, çıkar ilişkilerim var ve bu çıkar ilişkileri güvenli denizlere girmeden önce boşa çıkmamalı. Ben makul düşünen bir insanım. Belki biraz materyalist olabilirim ama bir dişiyim sonuçta. Garantiye oynamak zorundayım.) Aslında değilim ama olsun kendimi rahatlatmak hoşuma gidiyor.

- Bir şey mi dedin?

(İşte insan dış düşüncelere içses ile karşılık vermeye alıştığından içsese de karşılık veriyor tabi. Anlatamazsın da şimdi bunu.)

+ Yok ya, kendi kendime düşünüyordum.

- Değişik.

+ Sensin değişik!

- He, he..

(Nefret ediyorum şu jargondan.)

(Şimdi biz, ben ve o; o dediğim de ailemi karşıma alıp evlenmeden-nişanlanmadan birlikte yaşamak için eve çıktığım sevgilim; gergin bir şekilde evden çıkıyoruz. Biraz yürüyüp konuşmak, geçen sessiz günlerin acısını bu gece yatakta çıkarmak istiyor sanırım. Ama yok, öyle kolay değil beyefendi. Burada adil olacağız. Tamam kendi tarafıma biraz çıkarcılık yapabilirim ama biliyorsun ki ben değerliyim. Şimdi bu sözleri dışarıdan söylesem kadın-erkek ilişkilerinde erkeklerin nasıl da haksızlığa uğradığından bahsedeceksin, biliyorum. Ama nafile canım, yatakta kadının sözü geçiyor.)

(İşte şimdi biz; sarmaşıklı bir merdivenin yamacında, balkonu kuzeye nizam evimizin bordo kapısından çıkıyoruz yavaş yavaş. Burası denize yakın ama bir o kadar da yobaz bir mahalledir. Yobaz olduğu için ucuz ve ucuz olduğu için daha da yobaz olduğundan bizim paramız buraya yetmişti. İlerleyen aylarda biraz laik denizlere yelken açmak hedefimiz olsa da şimdilik sakin sulardayız. Merdiveni tırmandığımızda nefesimin kesildiğini fark ettim. Döndü, şöyle bir baktı. İyiyim merak etme, sorun yok.) Gülümsemeler. (Kısa bir süre önce bıraktığım sigaranın izleri kendini hala hissettiriyor. O ise, biraz dargın olsak da beni düşünüp yanına bir fazla şişe su almış. Uzattı. Bu şişeleri sevdiğimi biliyor.)

(El ele tutuşmadan yürüyoruz. Önce evimize yakın hastaneye ilerleyen yokuş ve inişlerden geçiyor, sonra caddeye çıkıyoruz. Bu yolda beni omuzunda taşıdığını hatırlıyorum. Bir yılbaşı gecesi. İğrenç anılar. Dönüp ona bakıyorum. Hatırlıyor musun? Bak, şu taraftaydık, şöyle gelmiştik Acil'e. Kafam ile işaret ediyorum, bakışlarımla gösteriyorum. O da hatırlıyor sanırım. Gözlerinden anlıyorum. Yoksa böyle, biraz acı gülümsemezdi. Birazı çürümüş kabak çekirdeği gibi gülümsemeler çok kötüdür. Önce hoşuna giden tat gelir ağzına ama o acı kısma geldiğinde daha önce çitlediğin diğer tüm kabaklar unutulur bir anda. İlişkiler gibidir.) Acı gülümsemeler.

(Hastaneyi sağımızda bırakıyoruz. Önce güney tarafındaki yoldan yüz metre ileri. Sonra iki kere sola dönüş ve az önce yürüdüğümüz yola paralel, geldiğimiz yoldan terse gitseydik daha çabuk ulaşabileceğimize rağmen sırf biraz daha yürümek için tercih ettiğimiz bu yolda el ele tutuşmadan yürüyoruz. Uzanmalı mıyım? Bilmiyorum. Erkek olan o, o tutsun.) Biliyorum biraz üstüne fazla geliyorum...

(Hay..)

- Neden öyle düşündün?

(Yine bir açıklama ihtiyacı.. Düşündüm işte. Baksana şu gözlere sen. Yani sadece şu gözlere baksana. Bırak, sorgu odalarının uzağından sakince yürüyelim.)

(Masa ve üzerindeki loş lambayı arkamızda bıraktık şimdi. Ama onun aklının bir parçası orada kaldı, görebiliyorum. O pembe pıhtı orada kaldı, ufacık bir şey. Günü geldiğinde büyüyecek, büyüyecek ve kendini Kaf Dağına dönüştürecek. Çünkü günümüzde insan olmak böyledir. Bir kere alttan alırsanız sıçtınız demektir. Kadın erkek ilişkileri artık birbirini sindirmek üzerine kuruludur. Neredeydik? Az önceki yolda soldan devam ederek daha önce varabileceğimiz yere ulaştık bu hiç konuşmadan geçen yarım saatte sağdan ilerleyerek. Alın size Yakın Tarih dersi..)

(Ne el ele tutuştuk ne de konuştuk. Sadece zeytinlerin yanında yürürken, çok önceden dinlediği bir İspanyol ezgisini dinletti bana mırıldanarak. Yaşam Suyu. Zeytinler de içti bu sudan biraz ve serin bir rüzgar esti. Saçlarımı boş verip eteğimi tuttum. Çantasından çıkardığı ceketini uzattı, kabul etmedim. Hangi ülkede yaşıyoruz canım. Benim bu standartlarda ölmem gerekir. Ben cesaret gösterip etek giymişim, davamdan öyle kolay vazgeçmem.. Şimdi ayaklarına bakarak yürüyoruz. Daha doğrusu o öyle yürüyor ama ben de orada bu kadar önemli ne gördüğünü anlayabilmek için ona katılıyorum. Bir 'Minibüs Cinayeti'nden onun kuvvetsiz eli sayesinde kurtuluyorum. Birbirimize bakıyoruz. Hala bana bu kadar değer vermesini anlamıyorum.) Gülümsemeler.

(Biraz ileride oturuyoruz. Bu ıslak söğüt kokularının ve kuru yaprak hışırtılarının altında, denize bakarken düşünüyoruz. Ne yapıyoruz biz? Geçen seneden bu yana ne değişti? Biz kimiz? Bu ilişki nereye gidiyor.)

Ben böyle olmayı sevmiyorum. (Öpüyorum onu.) Bu kadar düşünmek bana fazla geliyor, anlıyorsun değil mi? (İşte yine aynı şeyi yapıyorum. Gözleriyle bütün yükü ona yıktığımı anlıyor.)

(Konuyu Sait Faik’ten açıyorum. İşte orada yine bir hüzün. Adam büyük öykücü, ona bir lafım yok. Ama karşımdaki ne yapıyor ne ediyor konuyu kendi mutsuzluğuna getiriyor. Zaten en sevdiği yazar Sabahattin Ali olan insandan çok fazla bir şey beklemiyorum, bekleyemiyorum.) Sanki kötü bir şey yapıyormuşsun gibi seni suçluyorum... (Anlamadan suratıma bakıyor. Daha önce konuştuğumuz ve benim şu an düşündüğüm şeylerle alakasız, apalakasız şeyler ile bağlantı kurmaya çalışıyor belki ama nafile. Çünkü biz böyle yaratıklarız, her şeyi anlaşılmaz bir hale sokup anlaşılamadığımızdan dem vurmaya, sızlanmaya bayılırız.)

(Ben bu kadar hüznü kaldıramam delikanlı. Sen bile kaldıramıyorsun baksana. Gözlerimin içine bakarken o çökmüşlüğü görmek zorunda değilim ki ben? Neden yapıyorsun bunu kendine? Sanki biz, bütün insanlar senin için üzülecek, elinden tutmaya çalışacak, seferber olup seni hayata bağlamaya uğraşacağız; olmayacak, ölüp gideceksin, sonra biz arkadan ağlayacağız, ben gizli notlarını bulacağım ve ne kadar büyük bir yazar olduğunu tüm dünyaya kanıtlayacağım. Pejmürde hayaller bunlar yavrum. Bayat. O bir kere olur, iki kere olur. Senin kendin olman lazım.)

(Şimdi bir de bu moda. Bu düşüncelerimi dillendirsem bana karşı çıkacaksın, adım gibi eminim: Ne kadar güçlü bir adam olduğunu anlatıp duracak ve boş vaatler vereceksin. Çevrendeki insanlara ne kadar yardımsever davrandığını, onların işlerini bir hamlede nasıl hallettiğini örnek göstereceksin. İnanmayacağım. Kadınım ben. Mantıklı düşün biraz.)

Gülümsemeler.

(Anlıyorsun biliyorum. Ben bu kadar duyarlı olmak zorunda değilim. Ben senin istediğin kişi değilim. Son iki aydır ikimiz de bunun farkındayız ve biliyoruz ki bir şeyler gerçekleşmek zoru..)

+Hadi gidelim!

- Cümlemi bitirmedim..

+ Ne cümlesi. Bir saattir konuşmadan oturuyoruz.

- Olsun, böyle güzel.

(Suyunu yudumlarken biraz sıkıldığını fark ediyorum yüzünden. Oysa ben hayatından gitmek istiyorum ama gidemiyorum. Çünkü kendimi garantiye alamadım. Ayrıl, ağla sızla, tekrar barışmak iste, birbirinize söylediklerinizden dolayı kızın, iki taraf frekansı tutturamasın, frekans tutsun, tekrar bir araya gelin ve bir süre sonra -çok geçmeden- her şey eski berbat haline dönsün; kavga gürültü. Hayır ben buna gelemem. Bir şey olmalı ki kendimi kurtarabileyim senden. Uzaklaşayım, düşünmeyeyim bunca yaşadığımız güzel şeyi ve onların yokluğunu hissetmeyeyim sonraki günlerde. Ve hayatıma normal şekilde devam edebileyim. Hem olmadı, sen git. Ben niye gitme..)

- Yarın eşyalarımı topluyorum.

+(...)