POLITIKA

Asaf Savaş Akat: Türkiye’nin AB üyeliği mümkün görünmüyor

Author

Türkiye’nin AB ile ayni değerleri paylaşma yolunda ilerlediğini söylemenin mümkün olmadığını söyleyen ünlü İktisatçı Prof. Dr. Asaf Akat; AB’de ise İslam ve Türkiye karşıtlığı yükseliyor. Bu durumda üyelik zor ama ; farklı nedenlerle de olsa iki taraf da ipleri koparmak istemiyor’ diyor. Asaf Savaş Akat'la, bayram röportajı yaptık, işte sorular ve yanıtları:

Asaf Savaş Akat: Türkiye’nin AB üyeliği mümkün görünmüyor

Hocam merhaba. İhracatın haldeki durumunun fotoğrafını çeker misiniz?

İhracat, Türkiye’de de, başka ülkelerde de karmaşık bir süreçtir. İhracatın performansı öncelikle iktisat politikalarının ne ölçüde ihracat ağırlıklı büyümeyi hedeflediğine bağlıdır. Örneğin geçmişte Japonya, Kore, Tayvan, sonraları Çin gibi Asya ülkeleri büyüme modellerini ihracat artışı üzerine inşa etmişlerdi. Kullandıkları yöntemin özü döviz kurunu düşük değerli tutmaktır. Ne demek? Emek maliyeti yani reel ücretler döviz cinsinden sanayiye rekabet sağlayacak düzeye indiriliyor. Dolayısı ile, ürünleri kalitesiz bile olsa düşük fiyat avantajı ile dış piyasalarda alıcı buluyor. Artan dış satış sanayiye yatırımı teşvik ediyor. İhracat daha da artıyor. Böylece dış açık sorunu ile karşılaşmadan hızlı büyüme sağlanıyor.

Peki Türkiye’de?

Kısa bir tarihçede yarar var. Geçmişte buna benzer bir süreç yaşandı. 1980’leri, ekonominin dış açıldığı dönemi kast ediyorum. Öncesinde Türkiye ithal ikamesi ile sanayileşmeyi denedi. Bir yanda TL aşırı değerli tutuldu, aynı anda yüksek koruma duvarları ve yasaklarla ithalat kısıtlandı. Ama model sanayi ürünü ihracatını engelliyordu. Sanayileşme ile beraber oluşan devasa dış açıklar 1979’da ekonomiyi çökme noktasına taşıdı. 1980’lerde TL’nin değeri düşürüldü. Biri olumlu, diğeri olumsuz iki etkisi oldu. İhracatta büyük bir patlama yaşandı ama enflasyon da tırmandı. 90’larda TL’nin yeniden değer kazanması 1994 krizini tetikledi. Kriz sonrasında rekabetçi kurla ihracat tekrar artarken yüksek enflasyon iyice yerleşti. O arada AB ile Gümrük Birliğinin başladığını da hatırlatalım.

Bu açıdan, 2000’ler hem ilginç hem kritiktir. Enflasyon hızla düştü ama bu kez dış açık aynı hızla büyüdü. Gerisinde, yanlış para politikalarının TL’yi tekrar aşırı değerli hale getirmesi yatıyordu. Ayrıntısına girmeyelim. Ne oldu? İhracatçı üvey evlat muamelesi gördü; iç piyasaya üretim ve ithalat teşvik edildi; dış açık tarihi rekorlara tırmandı. Yeni bir kriz korkusu 2011 sonrasında iktisat politikası çerçevesinin değişmesine yol açtı. “Talebin dengelenmesi” yada “yumuşak iniş” dendi. TL’nin tedricen değer kaybetmesine izin verildi. Yani döviz kuru enflasyondan hızlı yükseldi. Böylece yavaş yavaş ihracatçı sektörlerin üretimi, karlılığı ve yatırımları artmaya başladı. Bu anlama ihracatın örselediği dönemin bitiği, yakın geçmişe kıyasla ihracatın daha fazla teşvik edildiği bir dönemin başladığı söylenebilir. Arada ufak dalgalanmalar olabilir ama ana eğilim değişmez.

Zorlukları var mı ihracatı teşvik etmenin?

Olmaz mı? Döviz kurunu yukarı iterken dikkat etmek gerekiyor. Maliyet enflasyonu yaratıyor. Döviz borçlusu firmaların bilançolarını bozuyor. Ayrıca Türkiye’de toplum kur hareketlerine karşı aşırı duyarlı. Yani iktisat politikası kur yukarı gitsin ama çok yukarı gitmesin dengesini tutturmaya çalışıyor. Kolay olmuyor; biraz doğru, biraz yanlış, düşe kalka yapılıyor.

Gelinen nokta nedir hocam?

Eskisine kıyasla daha rekabetçi bir kur düzeyine gelindiği kesindir. İhracatçıyı rahatlatıyor. Demek ki, ihracat performansının önemli bir boyutu rekabetçi döviz kuru. Ancak, orada bitmiyor. Diğer boyutu, ihracat yapılan ülkelerin ekonomik konjonktürüdür. Resesyonda bir ülkeye mal satmak çok zordur. Türkiye için kritik olan AB pazarıdır. Çünkü, ithal ikamesi döneminde Asya ülkeleri gibi ABD piyasasına odaklanma fırsatını kaçırdı. Gümrük Birliği de gerçekleşince ihracatın ana gövdesi AB’ye yöneldi.

Türkiye’nin ABD piyasası yerine Avrupa’yı tercih etmesi dezavantaj mı?

Olan olmuş zaten; geçmişe takılıp kalmamak lazım. Resmin bütününe bakınca, Gümrük Birliği Türkiye açısından yararlı olmuştur, bu kesin. Ben konuma geri döneyim. Küresel mali kriz sonrasında, AB kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan ilave sorunlarla karşılaştı. Türkiye’de talebin dengelenmesi AB’de uzun bir durgunluk dönemine denk geldi. Ne demek? TL’de değer kaybına rağmen AB’ye ihracat talebin zayıflığı nedeni ile bir türlü artmadı. Neyse ki, son iki yıl AB’de toparlanma belirginleşti. Rekabetçi kurun meyvasını şimdi yemeğe başlıyoruz. AB’ye yönelik üretim yapan sektörlerde çarklar daha iyi dönüyor.

Otomotiv sektörü mü?

En çok göze çarpan sektördür. Otomotiv sanayi önemli bir dönüşüm geçirdi. Ticariden binek araca geçildi. Bugün dünyadaki önemli otomotiv firmalarının global üretim haritalarında Türkiye’de yer alıyor. Özellikle AB pazarı için üretim yeri tercihinde Türkiye gündeme geliyor. Sadece Türkiye değil tabiki; ama Türkiye de var. Şu anda ikisi Avrupalı, ikisi Japon, biri Amerikan, biri Koreli, altı küresel otomotiv firması Türkiye’de AB pazarı için üretim yapıyor. Bunlara büyük araç (otobüs, kamyon) üreticilerini ve yan sanayi tedarikçilerini katabiliriz. Otomotiv sektörü Gümrük Birliğinin ve rekabetçi kurun bir başarı örneğidir.

Bunlara beyaz ve kahverengi eşya sektörlerini ekleyebilir miyiz?

Elbette eklemeliyiz. Vestel ve Arçelik AB’nin önemli üreticileri. Küresel oyuncu olmaya da çalışıyorlar. AB dışı pazarları ihmal ettiğim düşünülmesin. İhracatın yarısı da onlara gidiyor. Gene de önemli bir fark var. AB’ye kıyasla daha küçük ve istikrarsız pazarlar. Kimisi petrol fiyatına çok bağımlı; bazılarında aniden siyasi sorunlar çıkabiliyor; adeta tümü piyasa-dışı etkenlerden etkileniyor; neticede sert dalgalanmalar olabiliyor. İhracatçı için pazarın istikrarı çok önemlidir; girmek için gerekli yatırımın riskini belirler. Nitekim küresel ve büyük şirketler AB pazarına yöneliyor. İçlerinde Türkiye merkezli olanlar da var. Yerel ve daha küçük şirketler diğer pazarları daha iyi kullanıyor. Elbette, sektörler arasında ciddi farklar var.

Otomotiv sektörü Türkiye ekonomisinin lokomotifliğini üstlenebilir mi?

Belirli bir nüfusun üzerindeki büyük ekonomilerde (50 milyon üstü diyelim), ihracatın lokomotif sektörü olmaz. Türkiye de bu kategoridedir. ABD’nin, Almanya’nın lokomotifi nedir? Bu büyüklükte bir ekonominin ancak bütün sektörlerin katılımı ile başarılı olabilir. Bir yada birkaç sektörde uzmanlaşmak küçük ekonomilerde geçerlidir. Büyük ekonomi her şeyi satar. Almanya’ya bakın: Türkiye’ye mısır gevreği, diş macunu, diyabet reçeli, kalem, ayakkabı, vs. akla gelebilecek her şeyi satıyor. Başarısının gerisinde bu çeşitlilik yatıyor.

Ama Almanya’nın otomobil üretiminde ayrı bir yeri var, değil mi?

Bir anlama evet. İnsanlar dünyanın en iyi otomobillerini Almanların yaptığını düşünüyor; çok özel bir durum. Fransa için bile aynı şeyi söyleyemiyoruz. Nedenleri ilginç bir araştırma konusu olurdu. Ona rağmen lokomotif demekte zorlanırdım. Belki kaliteli makine sanayi için biraz söylenebilir. Tekrar ediyorum. Büyük ülkeler için bütün sektörler önemlidir. Türkiye için tekstil, otomotiv, makina-döküm, dayanıklı tüketim, işlenmiş gıda, turizm, sağlık, vs. her biri lokomotiftir. Bu büyüklükte bir ekonomiyi hiçbir tek başına taşımaz. Ancak nüfusu küçük ekonomilerde olabilir. 5000 kişilik Monako’ya iki kumarhane üç otel yeter. 80 milyonluk Türkiye savunma sanayinden çikolataya, saç ekme turizminden havayollarına çeşitlenmiş bir üretim yapısı gerektirir. Bunların hepsinde marka yaratmak ve daha yüksek katma değere geçmek zorunludur.

Başbakan yardımcısı Türkiye ekonomisi bu yıl yüzde 5 oranında büyüyecek diyor. Aynı görüşte misiniz?

Yılın başlarında tablo çok karamsardı. IMF, Dünya Bankası ve piyasa analistleri büyümeyi % 2.5 – 3.5 aralığında bekliyordu. Bana düşük gelmişti. Bir neden mekaniktir; baz etkisi deniyor. 2016 yaz çeyreğinde 15 Temmuz darbesinin etkisi ile ekonomi küçüldü. Ekonomi-dışı etkenlerden kaynaklanan bir daralmadır. Bu yıl üçüncü çeyrek büyümesi yüksek çıkar ve yıllık büyümeyi yukarı çeker. Diğeri maliye politikasıdır. Bütçeden büyümeye destek verileceği çok açıktı. Öyle oldu. Bütçe açığının ve kamu borç oranının düşük olması buna imkan veriyor. Hükümet de bunu kullandı. Vergileri azaltarak ve harcamaları arttırarak iç talebi destekliyor, ekonomide çarkların dönmesini sağlıyor. Sonuncusu ihracattır. Rekabetçi kur ve AB’de toparlanma dış talebin büyümeye katkısını arttırıyor. Bunları düşünerek ben daha yüksek bir büyüme öngördüm.

Bu arada bir soruna değinelim. Yeni milli gelir serisi tahmin yapmayı da zorlaştırdı. Yeni serinin özelliklerine kimse hakim değil; tam hazmedilmedi diyebiliriz. Eski seride diğer göstergelerle ilişkileri öğrenilmişti; büyüme tahmini daha kolay tutturuluyordu. Yeni seri hala bir muamma; diğer göstergelerle ilişkiler değişti. Bu da tahmin yapmayı zorlaştırıyor; sürpriz ihtimalini yükseltiyor. Kendi hesabıma, ekonomi-dışı yeni şoklar olmadığı takdirde, yani ekonomi kendi iç dinamiklerine bırakılırsa, % 5 büyümeyi mümkün görüyorum. Normal senaryo % 4 – 5 aralığıdır. Siyasette normalleşme halinde büyüme daha da güçlü çıkabilir. Az önce de söyledim; Türkiye sürprizlere daima açıktır.

İhracat ve sanayi içinde yüksek teknolojinin payı istenilen seviyeye geldi mi?

Galiba Türkiye’de en çok konuşulan konulardan biri de bu. İleri teknolojinin kullanılması ve üretimi kişi başına gelirin yükselmesinde şüphesiz fevkalade önemlidir. Ama onun yerine “yüksek katma değer” kavramını tercih ediyorum. Öğrencilerime çok vurgularım.

Küresel üretim süreci çok karmaşıktır. Nihai ürüne bakmak bizi yanıltabilir. Tipik bir ileri teknoloji ürünü olan iPhone’u Çin’den ithal ediyoruz; fakat Çin’in katma değeri düşük ücretli montaj işleminden ibarettir. Katma değerde en büyük kalem Apple’ın karıdır. Örnek bize ileri teknoloji ürününün ille yüksek katma değer anlamına gelmediğini gösteriyor. Tersi de geçerlidir. Otomotiv sanayinden çok bahsettik; sıradan bir sanayi ürünü olduğu açıktır. Halbuki üç Alman markası araçlarını muadil markalara kıyasla çok daha pahalı satabiliyor. Marka kavramına geliyoruz: sıradan bir üründe yüksek katma değer üretme olanağını sağlıyor. Tekstilde daha da belirgindir. Taklidi pazarda üç kuruşa satılan gömlek, mayo, kadın çantası (gözlük, saat) vs. lüks malların markalı fiyatı dudak uçuklatır. Aradaki fark kalite ile açıklanamaz.

Marka farkı mı?

Tam üstüne bastın. Herkesin 10 dolara sattığını sen 100 dolara satabiliyor musun? O zaman çalışanına da on katı ücret ödeyebilirsin. Yüksek katma değer o demek. Marka işin özüdür. Mercedes’in, Prada’nın, iPhone’un sırrı budur. Türkiye gibi ülkeler açısından ileri teknoloji kadar kendi markalarını oluşturmak kritiktir. Yüksek teknolojiyi küçümseyelim demiyorum; fazla abartmayalım, marka boyutunu unutmayalım diyorum. Katma değeri yüksek üretime geçmek en az yüksek teknolojiye geçmek kadar önemlidir. Türkiye’nin marka oluşturmaya daha fazla ağırlık vermesi çok yararlı olurdu. Yüksek gelir düzeyine ulaşmanın olmazsa olmaz koşullarından biridir. Bu yönde olumlu işaretler yeni yeni gelmeye başladı. Küresel marka oluşturma yolunda ciddi adımlar atan büyük firmalar var. Sevinerek izliyorum.

Kredi Garanti Fonu kapsamındaki kredilerin bütçede bozulmaya yol açmasından endişeli misiniz? Bütçe açığının yüzde 2’yi geçmeyeceğini ifade ediyor. Katılır mısınız?

Katılmam. Ne kadar geçer bilmiyorum ama bence kesinlikle % 2’nin üzerine çıkar. Ama Maastricht kriteri % 3’ün altında kalır. Bana makul geliyor. Düşük borç oranının amacı zaten gerektiğinde mali piyasaları zorlamadan ekonomiye bütçeden talep desteği verebilmektir. Ekim ayında açıklanan Orta Vadeli Program 2017 ve 2018’de bütçe açığının yükselmesini öngörmüştü. Milli gelirin % 1.7’si kadar bir bozulma planlandı. O civarda tutulabilir. Benim tahminim bütçe açığının milli gelire oranının % 2.5 – 3 arasında gerçekleşmesidir.

İnşaat sektörünün durumu nasıl?

Anladığım bir sektör değil. Çok önemli bir istihdam alanıdır. Hoş, o da değişiyor; konut ve ticari inşaatta teknoloji çok değişti, vasıfsız işçinin payı azalıyor. Eskiden yerinde elle yapılan işler şimdi dışarıdan hazır alınıyor. Altyapı yatırımlarının istihdama katkısı nedir, bilmiyorum. İnşaat içinde önemli payı olduğunu unutmayalım. Genel bir kural olarak şunu söyleyebiliriz. Ülke parasının değer kazandığı ve ekonominin iç taleple büyüdüğü dönemlerde/ülkelerde, inşaat sektörünün öne çıktığı izleniyor. Keza, ülke parasının değer kaybettiği ve ekonominin ihracatla büyüdüğü dönemlerde/ülkelerde inşaat sektörü geri planda kalıyor. Nitekim 2000 sonrasında Türkiye’de inşaat sektörünün milli gelirdeki payı iyice yükseldi. Hatta bence biraz fazla yükseldi; belki de üst sınırı geçti. Şimdi bir düzeltme olması normaldir. Önümüzdeki dönemde inşaat sektöründe büyümenin milli gelir artışının altında kalmasını bekliyorum. O anlama inşaatın altın dönemi bitti diyebiliriz.

Avrupa Birliği ilişkileri nereye gider?

Türkiye’nin AB üyeliği macerası çok ilginçtir. Uzun süre Ortak Pazara üye olma niyeti olmadan üye adayı olduk. Unutmayalım, üyelik gümrük duvarlarını indirmeyi gerekiyordu ve adeta herkes karşı çıkıyordu. İthal ikameci döneme yukarıda değindik. O arada önemli fırsatlar da kaçtı. Ecevit Yunanistan’la beraber üyeliğe müracaatı reddettiğinde iş alemi de onu desteklemişti. Neyse, görünür bir gelecekte Türkiye’nin AB’ye üye olması bana mümkün gelmiyor. Türkiye’den ve AB’den kaynaklanan siyasi nedenler özellikle öne çıkıyor. Türkiye’nin AB ile aynı değerleri paylaşma yolunda ilerlediğini söylemek mümkün değil. AB’de ise İslam ve Türkiye karşıtlığı yükseliyor. Bu durumda üyelik zor; ama farklı nedenlerle de olsa iki taraf ipleri de koparmak istemiyor. Bu günkü, ne içinde ne dışında, garip bir statüko süregeliyor. Şunu söyleyerek bitirelim. Küresel korumacılık eğilimlerinin arttığı bu dönemde AB ile gümrük birliği Türkiye ekonomisi için giderek daha da hayati hale gelmiştir. O perspektifte bir kopuş ihtimalini düşünmek bile istemiyorum. Ekonomide çok ağır ve kalıcı hasara yol açacağı kesindir.