POLITIKA

Prof. Dr. Korkut Boratav: "Enflasyon sadece parasal bir olgu değildir."

Author

“Hocaların hocası”, Türkiye iktisat tarihinin duayeni Prof. Dr. Korkut Boratav ile gündemi değerlendirdik.

Prof. Dr. Korkut Boratav: "Enflasyon sadece parasal bir olgu değildir."

Türkiye, ekonomik ve siyasal anlamda hareketli günler yaşıyor. 2019 yılında yapılacak olan cumhurbaşkanlığı, milletvekili ve yerel yöneticilerin seçimleri iktidar partisi için olduğu kadar muhalefet partileri için de önem taşıyor. 7 Haziran seçimi ve 16 Nisan referandumu göz önüne alındığında, bu seçimlerin adil, demokratik, şeffaf ve kuşkuya yer bırakılmayacak şekilde yapılacağını söylemek mümkün mü?

-16 Nisan Referandumu’nun yürütülüş biçimini, YSK kararlarını ve OHAL rejiminin uygulamalarını dikkate alırsak, önümüzdeki üç seçimin “adil, demokratik, şeffaf, kuşkuya yer bırakılmayacak şekilde yapılacağını” söylemek mümkün değildir.

İktidar Partisinin, MHP ile seçim ittifakı yapma olasılığı güçleniyor. AKP’yi seçim ittifakına iten, zorlayan nedenler ne olabilir?

-AKP için hayati olan, Cumhurbaşkanlığı seçimidir. Herhalde ilk turda MHP’nin aday göstermemesine ve Erdoğan’a açık ve tam destek vermesine ihtiyaç duyuyor. Bunu şimdi de sağlamış görünüyor ama MHP bunun karşılığında diğer iki seçim için ittifak talep edebilir. Yerel seçimlerde AKP’nin bazı illerde aday göstermemesi ve MHP lehine kampanya yapması olasıdır; ama belediyelerde yönetimi korumaya büyük önem veren AKP’nin bu seçeneği göze alması güç görünüyor. Parlamento seçimlerinde ise, MHP’nin AKP lehine seçimlere katılmaktan vazgeçmesi; buna karşılık aday listelerinde kota araması akla gelmektedir. Cumhurbaşkanlığı’nı kazandığı takdirde parlamentonun önemi kalmayacağına göre, AKP bu türlü bir ittifaka sıcak bakabilir.

Türkiye için adil seçim sistemi ne olmalı?

-1965’te geçerli olan yüzde 3 barajlı d’hondt sistemi en uygunudur. TİP’in 15 milletvekiliyle parlamentoya girmesini sağlamıştır ve sosyalist, sol partiler arasında işbirliği ve ittifaklara kapı açacağı için de olumlu bir yan etki yaratabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, “Adalet ve Kalkınma Partisi’nin en büyük sınavı, en önemli dönüm noktası” dediği 2019’da yapılacak seçimlere az bir zaman kaldı. İktidar partisinin üç kritik hedefi olduğu söyleniyor; ne dersiniz?

-Ben iki kritik hedef görüyorum: Birincisi, bugünkü Cumhurbaşkanı için kesintisiz dokunulmazlık sağlanmasıdır. Bunun ilk adımı, 2019 seçiminin ne pahasına olursa olsun kazanılması ile atılacaktır. Sonraki dönemde seçim güvencelerinin tamamen tarihe karışması; seçim sonuçlarının peşinen belirlenmesi beklenmelidir. İkinci kritik hedef, 1923 Cumhuriyeti’nin adım adım İslamcı bir rejime dönüştürülmesidir. Bu süreç esasen işlemektedir. 2019 seçimlerinden sonra, yeni bir anayasaya gerek kalmadan fiilen tamamlanması hedefleniyor.

Cumhurbaşkanı, enflasyonun yüksek faizlerden (faiz lobisinden) kaynaklandığını ısrarla dile getiriyor. Bu söylem doğru mu, faiz lobisi gerçekten var mı? Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Yılsonu tahminlerini kaç kere revize ettiniz. Söylediklerinizin hiçbiri tutmuyor, tutmaz! Yanlış yoldasınız.” diyerek, sadece faiz politikasını değil Merkez Bankası’nın para politikasını yürütürken sahip olduğu genel teorik çerçeveyi de eleştirdi. Erdoğan’ın, her türlü yetkiyi elinde bulundurmasına rağmen Merkez Bankası Kanununu değiştirerek kendi felsefesine göre bir dizaynı hayata geçirmeye yönelik bir adım atmamasının sebebi ne olabilir?

-“Faiz lobisi” terimini “finans kapital” olarak değiştirin, Cumhurbaşkanı’nın söyleminde örtülü bir biçimde hedef alınan “Yahudi/Musevi sermayesi” daha somutlaşır; gerçeklik kazanır ve bir itirafa dönüşür: Cumhurbaşkanı çok önce teslim olduğu finans kapitale yenik düşmüştür ve bu durumdan yakınmaktadır.

Açıklayayım: 2003-2008 arasında AKP, IMF’nin stand-by programını harfiyen uyguladı. Bu programın bir önceki aşamasında Merkez Bankası Kanunu değiştirilmişti ve enflasyonla mücadele, TCMB’nin temel hedefi olarak yasalaşmıştı. AKP, bu yasal düzenlemeyi IMF doktrini çerçevesinde “enflasyon hedeflemesi” içinde uygulamayı kabul etti ve hayata geçirdi. Bu doktrine göre, döviz fiyatları serbest dalgalanmaya bırakılacak; buna karşılık sıkı para politikası (enflasyonu aşan politika faizleri) uygulanacaktır. Sonuç, ucuz (veya ucuzlayan) döviz ile yüksek faizdir. Hükümetin yayımladığı son Orta Vadeli Program dahi, Cumhurbaşkanı’nın yakınmalarını umursamıyor ve enflasyon hedeflemesinin izleneceğini taahhüt ediyor.

Bu politikaların izlenmesi, Türkiye’yi 2003-2007 yıllarında bir sıcak para cennetine dönüştürdü. Finans kapital Türkiye’ye bol kepçe para akıttı; dış açıklar yükseldi; şirketler ve bankalar ucuz dövizle borçlanmayı pahalı TL kredilerine yeğlediler; dış borçlar bu nedenle de arttı. Büyüme hızının yükseldiği bu yıllar AKP’nin Lale Devri’dir.

Bu modelde sıcak paranın girişinin ön-koşulu yüksek (en azından enflasyonu aşan) TCMB politika faizidir. Faizler düşük tutulursa veya Cumhurbaşkanı’nın istediği gibi daha da düşürülürse, sıcak para girişleri yavaşlar; çıkış başlayabilir; döviz fiyatları tırmanır. Milli gelirin yüzde 20’sine ulaşan ithalat pahalılaşır; fiyatları yükselen döviz, temel bir girdi olduğu için enflasyon da yükselir. Böylece finans kapitalin yönettiği bir dünyada enflasyonun nedeni Cumhurbaşkanı’nın iddia ettiği gibi yüksek faiz değil, bugünkü koşullarda faizin düşürülmesi olur. Bu bağlantıyı eski TCMB Başkanı Erdem Başçı (kendisini “yüksek faiz uygulaması” nedeniyle ihanetle suçlayan) Erdoğan’a bir brifingde uzun uzadıya açıklamıştı. Anlaşılan Cumhurbaşkanı o açıklamada anlatılanlara inanmadı veya onları unuttu.

Bu durumda TCMB’nin şimdiki başkanı, faizleri indirme yoluna gitmezse, Cumhurbaşkanı sözünü bu bürokrata dinletememiş olduğu için finans kapitale yenik düşmüş olacaktır. Başkan faizleri indirirse sıcak para çıkışları döviz fiyatlarını tırmandıracak; “kur şoku” maliyetleri ve fiyatları yükseltecek; ekonomide rahatsızlıklar patlak verecek; Cumhurbaşkanı’nın iddiasının geçersizliği anlaşılacak; finans kapital yine galip çıkacaktır.

Dolayısıyla Cumhurbaşkanı “faiz lobisi”ni, yani “finans kapitali” yenmek istiyorsa, onu kurallarına karşı çıkması; öncelikle Türkiye ile dış dünya arasındaki serbest, sınırsız sermaye hareketleri düzenine son vermesi gerekmektedir. Bunu yaparsa hem faizleri düşürebilir; hem de döviz kuru için “uygun” bir hedef belirleyip uygulayabilir. Ne var ki, bunun için de geç kalmıştır. AKP’li yıllarda ekonominin cari işlem açığı ve dış kaynak gereksinimi öylesine yükselmiştir ki, iktidar, finans kapitalle iyi geçinmeye mahkumdur. “Meydan okumak” için güçlü olmak; yani emperyalist sisteme karşı kendi ayakları üzerinde durabilecek konumda olmak gerekir.

Ayrıca, IMF’nin sadece sıkı para politikası ile enflasyonun frenlenebileceğine dayalı enflasyon hedeflemesi doktrini de yanlıştır. Bu doktrin, Türkiye gibi ekonomilerde çok daha geçerli olan maliyet kaynaklı fiyat hareketlerini dikkate almamaktadır. Uluslararası fiyatlardan (örneğin ham petrol fiyatlarından) gelen maliyet dalgalanmalarını; ücret maliyetlerindeki dalgalanmaları, eğilimleri; uluslararası sermaye hareketlerinin faizlerden bağımsız etkenlerle giriş-çıkış yapmasının döviz fiyatları üzerindeki etkilerini dikkate almaz. Ayrıca, ulusal fiyat hareketlerinin daima önemli bir öğesi olan tarım ürünlerinin ve gıda fiyatlarının ülkede ve uluslararası piyasalarda kendine özgü etkenlerle dalgalanmasını da dikkate almaz.

Bu etkenler geçerli olduğu için Friedman’ın “enflasyon her yerde ve her zaman parasal bir olgudur” önermesi yanlıştır. Friedman dogmasını kendisine rehber alan enflasyon hedeflemesi doktrini de yanlıştır. Nitekim, ABD ve AB Merkez Bankaları, son yıllarda sırf enflasyonu yeniden yaratmak; %2 oranının üzerine çıkarabilmek için finansal piyasalara 12 trilyon (on iki bin milyar dolar) para pompaladılar; enflasyon o ülkelerde de parasal bir etken olmadığı için başaramadılar.

Kısacası, TCMB’nin enflasyon hedeflerini tutturamaması da dayandığı yanlış doktrinden kaynaklanıyor. Cumhurbaşkanı sadece bu tespitinde haklıdır. Bizde salt parasal daralmayla (yüksek faizlerle) enflasyon hafifletilemez; Batı’da da salt parasal genişlemeyle (sıfır, hatta negatif faizlerle) enflasyon yükseltilemez; hatta yaratılamaz. Zira, enflasyon sadece parasal bir olgu değildir.

Prof. Dr. Korkut Boratav: "Enflasyon sadece parasal bir olgu değildir."

Türkiye’deki faiz oranları; Brezilya, Meksika gibi eşdeğer ülkelerle aynı mı?

-Brezilya’da Merkez Bankası faiz oranı %8,25; enflasyon yüzde 3,7’dir. Meksika’da Merkez Bankası politika faiz oranını (%7’yi) enflasyonun (%5,8’in) üstünde tutuyor. Yani bu iki ülke “enflasyon hedeflemesi” doktrinini uyguluyor. Türkiye’de enflasyon yüzde 11,2; TCMB faizi yüzde 8’dir. Bu iki ülkenin tam tersine.

Hocam, sizin de bildiğiniz üzere Cumhuriyet Hükümetleri, seçim zamanında seçmenin karşısına; enflasyonu düşürmek veya kontrol altına almak, işsizliği sıfırlamak veya ‘kabul edilebilir’ noktaya çekmek vaadi ile gelmişlerdir. Fakat ne enflasyon ne de işsizlik sıfırlanmıştır. Kapitalist toplumlarda enflasyon alt gelir gruplarından üst gelir gruplarına para transferi olduğuna göre, enflasyon kapitalist toplumda (ücretli çalışmada) sıfırlanır mı? Nasıl ekonomik politikalar uygulanırsa sıfır enflasyon olur?

-Kapitalist bir toplumda yaşıyorsak, solcu iktisatçıların enflasyonu sıfırlamak tutkusu yerine, var olan enflasyonu bir olgu kabul ederek emekçi sınıf ve katmanları enflasyona karşı etkili bir biçimde koruyabilecek yöntemleri düşünmeleri, savunmaları, iktidarı etkiledikleri ölçüde geliştirmeleri gerekir.

Bunun mümkün olabileceği, 1989’u izleyen yıllarda Türkiye’de kısmen gözlendi. Tüm bölüşüm değişkenleri (asgari ücretler, emekli aylıkları, memur maaşları, tarımsal ürünlerde taban fiyatlar, devletin denetleyebileceği tarımsal girdi maliyetleri) geçmiş enflasyona endekslenir; farkların telafisi güvenceye alınır. Toplu sözleşme düzeni içindeki ücret pazarlıklarının başlangıç noktası da aynı ilke olur. Buna ek olarak, iki stratejik değişken olan döviz kuru ve faizlerin de geçmiş fiyatlara (belli esneklikler içinde) endekslenmesi mümkündür. Ancak, ikisinin birden yapılabilmesi için sermaye hareketlerinin denetlenmesi gerekir. Ayrıca, “hangi faizler?” sorusu da kritiktir. Rantiyeler kayırılacak, korunacaksa, en düşük mevduat faizi; üretken sermaye yeğlenecekse en yüksek kredi faizi hedeflenmelidir.

Kapitalist toplumun vazgeçilmezi olan işsizlikle baş etmek mümkün mü? Çünkü sermaye sınıfı çalışanları sürekli olarak ‘yedek işsizler-yedeğindeki işsizlerle’ tehdit ettiğine göre kapitalist toplumda ‘işsizliği önleyeceğim’ söylemi ne kadar doğru?

-Kapitalist sistem, varlığını pürüzsüz sürdürmek için işsizliğe ve sürekli, geniş bir yedek emek ordusuna muhtaçtır. 1960-1979 döneminde, işgücü piyasalarında tam çalışma (tam istihdam) ortamı uzunca bir süre gerçekleşince, Batı dünyasında emekçi sınıflar kapitalist üretim ilişkilerinin ve temsilî burjuva demokrasilerinin sınırlarını aşan taleplerle ortaya çıktılar. Emperyalist metropollerin egemen sınıfları da sistemi tehdit eden bu taleplere karşı, yeni bir toplumsal uzlaşma yolunu değil, sermayenin sınırsız tahakkümünü tekrar oluşturmayı hedefleyen neoliberal karşı devrimi yeğlediler.

Bugün dahi, ABD ve AB’de işsizlik oranlarının düşmesine rağmen reel ücretler bir türlü yükselmemektedir; enflasyonun düşük kalması da bu yüzdendir. Bu tuhaf durum, emperyalist sistemin yedek işgücü ordusunu, ABD ve Avrupa dışında, Güney coğrafyasında yaratmış olması sayesinde mümkün olmuştur. Batı sermayesi, üretim merkezlerini Asya’daki, Latin Amerika’daki düşük ücretli ülkelere taşımış; ABD ve Avrupa’nın geleneksel işçi sınıflarının ücretleri Çin, Hindistan, Malezya, Meksika; Güney Afrika ve Haiti ücretleriyle rekabet eder duruma gelmiştir. Yedek emek ordusu, artık tüm dünyayı kuşatmaktadır.

Korkut Boratav hakkında:

1959 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi.

1964 ile 1966 yılları arasında Cambridge Üniversitesi'nde araştırmalar yaptı.

1974'te Birleşmiş Milletler Cenevre Ofisi'nde danışmanlık yaptı.

1980'de profesör oldu.

1983'te 1402 sayılı yasaya göre üniversitedeki görevine son verildi.

1984-1986'da Zimbabwe Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptı.

1997 yılında TÜBA Hizmet Ödülü aldı.