SINEMA & TV

Türk sinemasının usta aktörü Engin Çağlar: “Sinema bir toplumun okuludur.”

Author

Yeşilçam’ın ve Türk sinemasının yorulmak bilmeyen çınarlarından Engin Çağlar ile sinemayı, dünü, bugünü ve yeni projelerini konuştuk…

Türk sinemasının usta aktörü Engin Çağlar: “Sinema bir toplumun okuludur.”

“Çağlan…”

Ünlü oyuncu; İstanbul’da, Taksim Alman Hastanesi'nde bir memur ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Babası Sadık Övet ve annesi Lamia hanım ilkokul öğretmeni. Baba Sadık Övet, 1938'den beri ilkokullara harita, atlas, küre gibi ders malzemeleri üreten ''Öğretmen Yayınları''nın kurucusu. Doğu Anadolu Bölgesi'nde yer alan ‘Çağlan’ köyünün okuluna da malzeme göndermiş. Çağlan köyünden çok etkilenen Sadık Övet, 1940 yılında doğan oğluna ‘Çağlan’ adını koymuş.

Çağlan Övet “Engin Çağlar” oluyor…

Şişli Terakki Lisesi ve Robert Kolej’de okuduktan sonra Almanya’ya gider. Hildesheim Üniversitesi Güzel Sanatlar Okulu’nda dört yıl iç mimarlık okur.

1968 yılında Ses Dergisi’nin açtığı “Kapak Yıldızı” yarışmasında, erkekler arasında birinci olur ve ilk film teklifini alır. Bilge Olgaç’ın yönetmenliğini yaptığı “Öksüz” filminde Fatma Girik ve Bilal İnci ile birlikte rol alır. Çağlan Övet, 28 yaşında beyazperde ve Yeşilçam ile tanışır: “Memnun oldum, ben Engin Çağlar!”

Türk sinemasının usta aktörü Engin Çağlar: “Sinema bir toplumun okuludur.”

Engin Bey, kaç yaşındasınız?

-1940 doğumluyum. 2018 Ağustos’ta 78 yaşına gireceğim.

Film-San başkanısınız…

-Evet, Film-San’ın 14. başkanıyım. 2016 Nisan ayında göreve geldim.

Şu ana kadar kaç filmde oynadınız?

-75 filmde oynadım. Bütün oyunlarım başroldü... Sonradan, dizi dönemi başlayınca 14 TV dizisinde rol aldım.

Yeni projeniz var mı?

-Üç yeni proje var. Sinema filmi. Birini Hatay’da çekeceğim. Hem yönetmenliğini hem başrolünü üstleneceğim.

Adı ne olacak?

-“Babam Benim”

Konusundan bahsetmek ister misiniz?

-Bu bir “baba-kız” hikâyesi. Baba balıkçı. Küçük bir tekneyle balığa çıkıyorlar. Fırtına kopuyor, teknedeki herkes ölüyor. Baba kayıp. Fırtınanın olduğu akşam, karısı doğum yapıyor ve bir kız çocuğu doğuyor. Sonra bir zaman aşımı var... Adam kayıp; boğuldu mu, sağ mı belli değil… Kadın, kızını güçlüklerle büyütüyor. Aradan 25 yıl falan geçiyor. Kız okuyor, doktor oluyor; o civarda bir kasabaya atanıyor. Kasabada bir balıkçıyla tanışıyor… Kız babayı, baba kızı tanımıyor. Baba, deniz kazasından sonra konuşma yeteneğini kaybettiği için konuşamıyor. Kasabadaki herkes babayı çok seviyor ama kimse hakkında fazla bir şey bilmiyor, öğrenemiyorlar da… Şimdilik, bu kadarını anlatmış olayım.

Filmi nerede çekmeyi düşünüyorsunuz?

-Hatay-Samandağ’da çekilecek. Önce Adana-Yumurtalık’ta çekmeyi düşündük. Hatay Büyük Şehir Belediyesi destek vereceğini açıkladı. Deniz sahneleri Samandağ ilçesinde, diğer bölümler ise Hatay’ın değişik semtlerinde çekilecek. Belediyeler Hatay’ın içinde ve Samandağ’da bize destek veriyor.

Bir proje daha var, Çanakkale’de çekilecek. Onlar da sinopsis (senaryo özeti) gönderdiler… Filmde bir subay var, sert bir adam… Ben subayın babasını oynayacağım. Oğulun akıl hocalığını babası yapıyor. Aristo ile Büyük İskender gibi. Böyle bir hikâye getirdiler önümüze.

Bu filmin adı nedir?

-Adı henüz belli değil ama çekimi yakındır. Şubat ayında başlamak istiyorlar, konuşuyoruz.

Daha sonra Manisa’da bir projemiz var. Manisa, üzüm bölgesi. Oraya uygun bir senaryo hazırlanıyor. Sponsorlar da var. Üzüm mevsiminde, Manisa’da çekeceğiz…

Şubat’ta Çanakkale, Nisan-Mayıs Samandağ, diğeri de üzüm mevsimi sonbaharda Manisa’da.

Türk sinemasının usta aktörü Engin Çağlar: “Sinema bir toplumun okuludur.”

Sinemaya atıldığınız dönemle şimdiki dönemi karşılaştırır mısınız?

-Sinema, dünyanın en güzel işlerinden bir tanesi. Sinema oyuncuları da Türkiye’nin en sevilen insanları. Benim sinemaya adım attığım sene 1968 senesi. 68’de Ses Mecmuası’nın yarışmasını kazanarak sinemaya girdim ben. “Ses Mecmuası” vardı o dönem… Ayhan Işık, Belgin Doruk, Ekrem Bora Ses Mecmuasının; Murat Soydan, Cüneyt Arkın Artist Mecmuasının düzenlediği yarışmayla sinemaya adım attılar.

1960-1974 arası Türk sinemasının en üst düzeyde olduğu dönemdi. Türkiye’de sinemanın başlangıcı 1914’tür. 1946’da bir kanun çıkıyor, Türk sinemasında vergiyi yüzde 70’ten yüzde 25’e indiriyorlar. Yüzde 25’e inince, sinema filmi çekmek cazip oluyor, yapımcıların işi kolaylaşıyor.

Burası “Yeşilçam Sokak”tır; bizim vakfın da bulunduğu sokak. “Yeşilçam” Türk sinemasına ismini veren sokaktır. Sokağın ismi Yeşilçam, sinemanın ismi Yeşilçam!

50-60 film firması… Hepsi burada, bu sokakta. Birbirleriyle dirsek temasındalar.

Şimdi?

-Şimdi sinema yok. Şimdi sinema dizilerde… Oyuncular, çalışanlar yazın belirli yerlerde; 4-5 haftada çektikleri “şey”i film yapıyorlar. Bizim dönem Türk sineması, hem yurt içinden hem yurt dışından romancıların, hikâyecilerin yazdıklarını konu alarak Türk insanın kalbinde yer etti. Gerek oyuncular gerekse yapımcı ve yönetmenler, o dönemin sinemasını oluşturdular.

Ne zamana kadar devam etti bu durum?

(Oturduğu koltuktan kalktı, gözleri doldu. Derin nefes aldıktan sonra…)

-1989 Yeşilçam’ın sonu oldu. Televizyon çıkınca, insanlar evlerine televizyon alınca sinemaya gitme alışkanlığını bıraktılar. 1974-80 arası, kimsenin sinemaya gitmediği dönemdir. O zaman düşünüp taşındı yapımcılar, “insanları sinemaya nasıl getiririz?” İşte o dönemde çıktı başladı “seks filmleri furyası”. Erkek seyirciyi sinemaya getirdi ama kadın seyirciyi tamamen sinemadan kaçıran bir dönemdi. 1980 darbesinden sonra bu tarz filmler son buldu. O seks filmleri furyasında, 6 sene boyunca hiç film çekmedim. Bizim kuşaktan bilinen kadın-erkek oyuncular da o tarz filmlerde rol almadılar. Başka oyuncular geldi Yeşilçam’a. Birtakım soyunan kızlar ve onların üstüne çıkan erkekler...

1980 darbesi sinemayı olumsuz etkiledi. Sokağa çıkma yasağı var, geceleri sokağa çıkma sorunu var. İnsanlar mecburen evde oturup televizyon izledi. Bu şekilde 1990’lara kadar geldik…

Türk sinemasının usta aktörü Engin Çağlar: “Sinema bir toplumun okuludur.”

Bugün bakınca ne görüyorsunuz?

-“Romantik komedi” diye bir tür var. Çekenler belli. Belli isimler var, üç beş kişi… “Komedi filmi” adı altında çekiyorlar. Bu tarz şeyler sinemalara giriyor. Bizim dönemde yılda 298 film çekiliyordu. Şimdi, 50-60 film çekiliyor. Bu aralar filmlere ilgi var ama sinema salonunu dolduruyor mu, belli değil. Biletler pahalı. Bizim dönemde her gelir grubundan insan vardı. Fiyatlar makuldü. Şimdi öyle mi?

Beş yüz kişilik, bin kişilik salonlar vardı. Sinema salonlarının yerini plazalar ve alış veriş merkezleri aldı. Sonra salonları dörde-beşe böldüler. Bir de, yeni yapılan plazalarda 7-8 salon yapıyorlar. Her biri 80 ila 160 kişilik. Onlar bile dolmuyor.

Bizim dönemde yazlık sinemalar vardı. Anne, baba, çocuk, dede, nine; yediden yetmişe ailece sinemaya geliyordu. O dönem bitti…

“Yazlık sinemalar vardı” dediniz. Bahseder misiniz?

-Vardı. Çok vardı. Yazlık sineması olmayan mahalle yoktu. Kendi çektiğimiz filmleri arkadaşlarımız ve mahalle halkıyla çoğu zaman birlikte izlerdik. Sinemada olduğumuzu kimseye hissettirmemeye çalışırdık.

Yazlık sinemalar şehrin göbeğindeydi. Şimdi o yerler çok kıymetlendi, oralara plazalar, alış veriş merkezleri yapıldı. Şimdi sinema yapılacak yer yok. O dönemler üç-dört mahallenin ortasında bir yere “bahçe sineması” yaparlardı. İnsanlar, hangi film oynarsa oynasın, izlerlerdi. Şimdi bahçe sineması yapacak yer yok. Bunun yanında, sinema dağıtım ağı da sekteye uğradı. Birçok ilde sinema salonu bile yok. Bundan sonra ne olacak bilemiyorum. İnsanların sinemaya gidip film izleme alışkanlığı da kalmadı. Neden? Evinde oturuyor, basıyor bir düğmeye, bir film çıkıyor karşına…

Ama “sinema” teknik olarak da çok gelişmedi mi?

-Evet, sinema teknik olarak daha ileride. Biz kamera ile negatife çekerdik, o negatifi yıkardık, banyo ederdik. 90 dakikalık bir film 2 bin 400 metredir. Onun için 5-6 bin metrelik film çekilir. O yıkanır, banyo edilir sonra pozitife çevrilir. Pozitif üzerinden montaj yapılır. Fazlalıklar, tekrarlar kesip atılır, tekrar basılırdı. Sonra da kopya çoğaltılırdı…. Ama “oyuncu kalitesi” olarak çok yukarıda idik.

“Oyuncu kalitesi”ni biraz açar mısınız?

-İnsanımızı çok iyi araştırıp etüt etmiştik. Senaryo yazarı, yönetmen, oyuncu… Hepimiz yürekten çalışırdık. Türk insanın yürüyüşünü, duruşunu, hayat tarzını, mahalleyi, kasabı, manavı, bakkalı çok iyi analiz etmiştik. Şimdi apartmanlarda oturuyor insanlar. Üst katta kim var, alt katta kim var, tanımıyor. Eskiden mahallelinin birbiriyle dayanışması vardı. Birinin üzüntüsü, mahallenin üzüntüsüydü. Sevinci, herkesin sevinciydi. O güzel duygular, insanlar arasında dostluğu, dayanışmayı güçlendirirdi.

Şimdi “Neydi o filmler” diyorlar. Televizyonlarda o dönemin filmleri oynuyor. 50-60 kere seyretmiş, yine aynı filmi severek seyrediyor insanlar…

Ne değişti?

-O alışkanlık gitti buralardan. Bir filmi sinema salonunda seyretmek müthiş bir duygudur. Herkes aynı anda aynı hissi paylaşır. Ağlanacak yerde bütün seyirci ağlar, gülünecek yerde hep beraber güler. Hepsi aynı anda heyecanlanır, endişelenir. Sonunda hepsi rahatlar, kızla erkek kavuşunca.

Türk sinemasının usta aktörü Engin Çağlar: “Sinema bir toplumun okuludur.”

Röportaj adetidir; bir anınızı anlatır mısınız?

-1970 falan, Adana’ya davet ettiler beni. Bir filmimin Adana’daki ilk gösterimi. Gittiğimde, yan yana 8 tane bahçe sineması gördüm. Aralarında sadece bir briket duvar! Hepsinde başka filmler oynuyor. Karşıda bir perde, insanlar film seyrediyor. Ara verildi, beni anons ettiler: “Engin Çağlar aramızda” diye. Bir baktım, komşu sinemalar filmlerini durdurdu, hepsi ışıkları yaktı! Ben sahneye çıktım konuştum, hepsi beni dinledi. Bunu hiç unutmam. Şimdi öyle bir şey yok…

Nasıl bitti bu dönem?

-Bir Amerikan filmi modası başladı o dönemde. Amerikan filmleri gelirdi. Bu filmlere dublaj yapılır, gösterilirdi. Türk sineması olarak biz, o zamanlar Amerikan filmlerinin çok üstünde hasılat yaptık…

Turgut Özal, George W. Bush’un babası H.W. Bush’un daveti üzerine Amerika’ya gitmişti. Orada sinemayla ilgili de konuşuyorlar. Baba Bush diyor ki; “Hollywood çok önemli, bizim sinemacılara çok zorluk çıkartıyorsunuz. Formalitesi çok, bunu yumuşatın, serbest bırakın.”

Bu konuşmadan sonra, iki Amerikan şirketi İstanbul’da büro açtı. Kendi büroları olduğu için ABD’den gümrüksüz film getirdiler. Aldıkları sinema salonlarında Amerikan filmleri oynatmaya başladılar. Türk sinemacılar kendi filmlerini oynatacak salon bulamadılar. O dönem, yıllık çekimler 12-18 filme kadar düştü. Bir süre sonra “video filmleri” yapmaya başladılar. Bu filmlerin maliyeti düşüktür. 1989-1992 yılları arasında, çoğu video filmi, 485 film çekildi. Bunların 385’i vizyona girmedi. Sinemada yer bulamayınca da satıldı veya kiraya verildi.

Ödülünüz var mı?

-Çok... 40 tane falan var. Altın Portakal var, Sadri Alışık Onur Ödülü var, Erzurum Dadaş Film Ödülü var… Konya Selçuk Üniversitesi, Erzurum Atatürk Üniversitesi ve İzmir 9 Eylül Üniversite’sinden de ödüller aldım.

Üniversitelerde sinema üzerine söyleşiler yapıyorum, ders veriyorum. 2 saat süren konferanslarım oluyor.

“Yılmaz Güney” desem?

-Yılmaz, benim çok iyi arkadaşımdı. 1970 Antalya Film Festivali’nde beraberdik. Bir akşam, bir yerde film ekibimizle yemek yiyorduk. Beni anons edip sahneye davet ettiler: “Engin Çağlar aramızda” diye. Gözüm yan masaya takıldı, Yılmaz var masada. “İlginize teşekkür ederim ama aramızda Yılmaz Güney var. Yılmaz’ı da sahneye davet edelim” dedim. Alkış kıyamet koptu…

İstanbul’a dönüyorduk. Festivale katılanlar için bir uçak hazırlanmış. Herkes birbirini tanıyor; oyuncusu, yapımcısı, yönetmeni… Yılmaz geldi, hal hatır sordu. “Adana’da bizim festival var, gelir misin?” dedi. Tamam, dedim. Bir ay sonra Adana’ya gittim. Yılmaz’ın “Umut” filmiydi. Filmin özel gösterimiydi, 20 kişiydik. Unutulmaz bir filmdi. O filmden ödül aldı. Dostluğumuz böyle başladı…

Daha sonra Yılmaz, Fatoş’la evlendi… Emel Sayın, İsmet’le (Kasapoğlu) evli o zaman. Bizim bir grubumuz vardı. Emel Sayın, ben, Yılmaz Güney… Ayda bir kez toplanırdık. Tarabya’da restoran kapatırdık. Müşteri almazlardı biz gittiğimizde. Güzel bir dostluğumuz vardı. Daha sonra Levent’teki evi basıldı. Ada’ya, oradan da yurt dışına çıktı. Ama ben hep haberleşiyordum Yılmaz’la. Fatoş’u ne zaman görsem, aynı nezaketi gösterir bana. Allah rahmet eylesin; çok sevimli, çok iyi bir insandı.

Ayhan Işık için ne söylersiniz?

-Ayhan Işık herkesle konuşmazdı. Beni gördüğü zaman merhaba falan derdi, o kadar.

Unutamadığınız filminiz hangisi?

-İlk filmim “Öksüz.” 1968’de Fatma Girik’le birlikte rol aldık. Şan Sineması’nda Öksüz’e gala yaptık. Yer yerinden oynadı. Bu filmi unutmam mümkün değil. Daha sonra Türkân Şoray’la arka arkaya üç film çektik. Hülya Koçyiğit’le çektiğimiz “Kınalı Yapıncak”ı da unutamam.

Son olarak… Sizce “sinema” nedir?

-Sinema, toplumun okuludur. Nefes aldığı alandır. Sinema, toplumun hayatı öğrendiği yerdir. Sinemaya giriş, ayine giriş gibidir. Salona girersiniz; karşınızda büyük, iki parçalı kadife perde… Her ikisi de sağa ve sola açılır. Sanki başka bir dünya açılır. Heyecanlanırsınız. Sinema çok şeydir…

Engin Bey, çok teşekkürler. Başka bir röportajda buluşmak üzere; yolunuz açık, aydınlık olsun.

-Teşekkür ederim. Senin de yolun açık olsun Ahmet kardeşim.

Türk sinemasının usta aktörü Engin Çağlar: “Sinema bir toplumun okuludur.”