HIKAYE

Uzun Bir Yürüyüş

Author

Madem babalar günü gelmiş, hoşgelmiş. Size babamla ilgilimi bir anımı yazayım dedim. Yıl 99.

Birinci sınıfı yeni bitirmişim. Yaz aylarından birindeyiz. Deprem bu olaydan birkaç ay sonra oldu. Onu hatırlıyorum. Babam Gebze’de çalışıyor, daha torna tesfiye işlerine başlamamış. Bir bowling salonunda elektrikçi. Bense günümü aylaklık ve atariyle yiyorum. Öğleden sonraları güneşin yakıcı sıcağında oynanan mahalle maçlarından sonra salçalı ekmek yenilen vakitler.

Yine o günlerden bir gün. Dışarıda günümü öldürmüş akşam yemeği yenmeye yakın bir vakitte evime varmıştım. Kardeşim daha iki yaşında. Her şeyden habersiz. Daha dünyayı benim kadar tanımayan minik bir şeytan. Dünyayı tanımak derken, topa ayak içiyle nasıl vurulur bilirdim yani.

O gün, akşam yemeği sofrası kurulmaya, baba da beklenmeye başlandı. Yemekte öncelik her zaman kardeşime aitti. Maması hazırlanır, karnı doyurulur. Biraz öpüp koklanır. Sonra uykuya teslim edilirdi. Ben pek bir gece kuşuydum. Birden önce beni hayatta yatağa sokamazlardı. Yine aynı seremoni gerçekleşti, kardeşim doyuruldu. Uyudu. Bizse kurulmuş sofra başında beklemeye başladık yemekler sıcaklığını korurken. Gelmesi gereken saat geçmişti. Yarım saat geçti. Yok. Bir saat, yok. Babam ortada yoktu. Annemin telaşlı hali aklımda. Tabi o zamanların imkanı cep telefonu her evde yok. Ev telefonumuz bile yoktu. Memleketten birileri aradığı zaman üst komşumuz aranır, bize haber verilir, ailecek telefonla konuşmaya oraya giderdik. Garip zamanlar. Yaşlı olmamama rağmen yeni nesilin aklına hayaline bile gelemeyecek zamanlar. Üst komşuya soruldu, arayan eden yok. Annem, “Herhalde mesaiye kaldı. Zaman bulamadı haber veremedi,” diye düşünüyordu. Ben ise ne düşündüğümü tam olarak hatırlamıyorum. Tasvir edemeyeceğim. Ama içimde bir endişe durumu hakimdi. Evet, evet. Onu hatırlayabiliyorum. Annemin mantığı düz mantıktı. Düz yurdum insanı mantığı. Fakat doğru. Kara bir haber olsa tezden ulaşırdı. Tarih boyunca da öyle zaten. İletişimin 99’dan daha kötü olduğu zamanlar bile savaşlarda insanlar ya zafer haberini erkenden alırdı ya da felaket haberini. Hiçbir zaman savaş şu an devam ediyor diye haber almazlardı. Bir felaket olmamıştı demek ki, haber gelmedi. Zafer de yoktu. Zaten bir işçi ne zaferi kazanabilirdi ki? Babamın sınıfı orada belliydi. Savaşa devam edenlerden. O yüzden haberini alamamıştık demek ki, demek ki mesaiye kalmıştı. Biz öyle düşünüyorduk. Nesilden nesile geçen bir gen aktarımı. Savaşanın haberinin ölümden ve zaferden önce gelmemesi gibi.

Yemekten sonrasına dair pek bir şey hatırlamıyorum. Fakat saat gece yarısını geçtiği zaman ki dilim ben de hala mevcut. Atariyi açmıştım. Annemin oynamayı çok sevdiği Tetrisvari bir oyun olan Jewellery oyunun açmıştım ona. Candy Crush oyunun ilkel versiyonu. Kafa dağıtmak, kafasını “Nerde kaldı bu adam?”dan uzak tutmak için oyuna tutulmuştu. Sonra bahçe kapısının sesini duyduk. Babam. Annem telaşla kapıyı açtı. Alkol yoktu. Gayet alkolsüzdü babam. Fakat üzgün ve yorgun görünüyordu. İçeri girer girmez koltuğa oturdu. “Bir su,” dedi sadece. Ellerini başının arasına koydu.

Bense meraklı gözlerle onu izledim. Ne olduğunu ancak ertesi gün öğrenebildim. Hala da aklımdadır. Bazen hatırlar, “Lan bakın babamın başına ne gelmiş?” diye anlatırım arkadaşlarıma. Bir de sizle paylaşayım dedim. Bir buçuk saat kadar mesaiye kalmış. Oraya kadar doğru bilmişiz. Kendisi dönüş yolunda mesai yüzünden otobüse binmek zorunda kalmış. Servis çoktan yolunu almış gitmiş bile. Son otobüs parası. Otobüste uyuyakalmış. Son durak Kadıköy. Kadıköy’de inmiş babam. Evimiz Maltepe’de. Mağrur bir karaktere sahiptir. Kimseye de böyle böyle bir durum var beni bırakır mısınız diyememiş haliyle. Başlamış günümüzün değimiyle tabanvaya. Onca yolu yürümüş gelmiş. İki buçuk belki de üç saatlik bir yoldan bahsediyorum. Yorgunluk ve bitkinlik. Savaştan yorgun dönen bir asker. O gün suyunu içti uyudu ve ertesi gün işe gitti.

Bense bu olayı her hatırladığımda yemin ediyorum. Bir daha böyle şeyler yaşanmayacak diye. Belki de o yüzden okudum. Hem de çok okudum. Haddinden fazla. Şu an Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde okuyan yüksek lisanslı bir işsizim. Tıpkı babamın Kadıköy Maltepe hattında yaptığı gibi uzun bir yürüyüşteyim. Savaşıyorum. Yorulmak üzereyim. Babam gibi.

[NOT: Babamın çalıştığı o bowling salonu, 17 Ağustos depreminde büyük hasar görerek kapandı.]

Uzun Bir Yürüyüş

Görsel kaynağı: https://1.bp.blogspot.com/-GS7xpo_fSSg/U1VSIup3kfI/AAAAAAAAACQ/Y76C6o_qaO4/w506-h910/yalniz+yuruyen+adam.jpg