IŞ & EKONOMI

Ömer Koç: Kültürel mirasımız sonsuz zenginliğimiz, yeni nesil üzerine titremeli

Author

Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ömer M. Koç, Güngör Denizaşan'ın Gazette 13'ünde yayımlanan özel röportajında, Türkiye'nin kültürem mirasının toplumsal kalkınmaya destek olacak sonsuz bir zenginlik kaynağı olduğunu belirtti. Gelecek nesillerin de kültürel miras üzerine titremeye gerektiğini söyledi. Koç Holding Kurumsal İletişim Müdürü Şeniz Akan’ın sorularını yanıtlayan Ömer M. Koç, kültürel mirasın korunmasının önemini, üzerimize düşen görevleri, kültür ve sanatın toplumsal kalkınma için ne ifade ettiğini şöyle anlattı:

Ömer Koç: Kültürel mirasımız sonsuz zenginliğimiz, yeni nesil üzerine titremeli

Vehbi Koç Ödülü, kamuoyunun sonucunu merakla beklediği, kendi geleneğini oluşturmuş önemli bir ödül. Siz bu hikâyeye en yakından tanık olan kişilerden birisiniz. Fikir ilk kez nasıl ortaya çıktı? Biraz bundan bahsedebilir misiniz?

Vehbi Bey hayattayken kendi adını taşıyacak uluslararası bir ödül ihdas etmek için çok çalışmış; önem verdiği her konuda olduğu gibi fikrine güvendiği uzmanlara danışmış, raporlar hazırlatmış. Hayalinde Nobel gibi saygın bir ödül varmış ancak dönemin koşulları bu hayalini gerçekleştirmesine engel olmuş. Hatırladığım kadarıyla Nelson Mandela’nın kendisine verilmek istenen Atatürk Ödülü’nü reddetmesi de bu projenin rafa kaldırılmasında etkili olmuş. Vehbi Koç Ödülü fikrinin yeniden gündeme geldiği yıl 2001’dir. Halam Suna Kıraç Koç Holding’in 75. kuruluş yıldönümü nedeniyle planlanan faaliyetler kapsamında bu konunun da yeniden ele alınmasını istedi. O yıllarda Koç Holding’te KOÇSİM (Koç Topluluğu Stratejik İletişim Modeli) adını verdiğimiz bir proje tatbik ediyorduk; bu projeyi yürüten ekip ve Vakıf yönetimi birlikte çalışarak 2002 yılında Vehbi Bey’in bu hayalini hayata geçirdi.

Dünyada, kendi geleneğini yaratmış tüm ödüllerin arkasında güçlü bir felsefe vardır. Vehbi Koç Ödülü için bu felsefeyi nasıl tanımlamak gerekir?

Bir kişinin ismini taşıyan ödülleri o kişinin hayatından, karakterinden, başarılarından bağımsız düşünemezsiniz. Vehbi Bey hayatı boyunca yalnızca iş dünyasında değil, hayır faaliyetleri alanında da çok mühim projeler başlatmış, önemli kurumların hayata geçmesine öncülük etmiştir. Bu bakımdan, kendisinin adını taşıyan ödülün, Vehbi Koç Vakfı çatısı altında ve Vakfın üç temel faaliyet alanı olan eğitim, kültür ve sağlık konularında öncü ve örnek çalışmalar gösteren kişi ve kurumları ödüllendirecek şekilde ihdas ettirilmesini çok manalı buluyorum. Ödülle ilgili iletişim faaliyetlerimizde kullandığımız “Önde Gidenlerin Arkasındayız” sloganının da amacımızı doğru bir şekilde ifade ettiğini düşünüyorum.

Ömer Koç: Kültürel mirasımız sonsuz zenginliğimiz, yeni nesil üzerine titremeli

Türkiye’nin gelişimine katkı sağlayanları desteklemek için yola çıkan ödül, aynı zamanda Türkiye’nin değerleri ile evrensel değerleri buluşturma işlevi görüyor. Örneğin, geçen yıl Nobel Ödülü alan Aziz Sancar, 2007’de de Vehbi Koç Ödülü’nü kazanmıştı. Bu, aynı zamanda güçlü bir öngörüye işaret ediyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

İçinde yaşadığımız küreselleşme çağında başarı ve öncülük, belirgin bir şekilde uluslararası bir nitelik kazanmaya başladı. Bir çalışmanın ulusal ölçekte bir değer olarak tescillenmesi için küresel ölçekte de değer taşıması gerekiyor artık. Araştırmacılarımız, kültür ve bilim insanlarımız, gayretlerini artık bu küresel kriterlere göre yönlendiriyor. Böylece, hepimize gurur veren uluslararası başarılara imza atıyorlar. Bunlar, bir kez daha kurucumuz Vehbi Koç’un vizyonunu doğruluyor.

Öngörü konusuna gelince, bu açıdan Seçici Kurullarımızın hakkını teslim etmek lâzım. Bildiğiniz gibi ödülün verileceği alanın önde gelen uzmanlarından beş kişilik bir Seçici Kurul oluşturuyoruz ve Seçici Kurul da Vakıf Yönetim Kuruluna üç aday sunuyor. Bu üç adayın hepsi ödüle layık kişi veya kurumlar; bazen içlerinden yalnızca birisini seçmek güç olabiliyor. Aziz Sancar Nobel Ödülü’ne layık görülünce kendisini öneren Seçici Kurul üyelerine tekrar bir teşekkür mektubu yazmış ve gelecekteki seçici kurullar için çıtayı çok yükselttiklerini söylemiştik.

Anadolu topraklarının kültür varlıkları alanında emsalsiz bir zenginliği var. Sizce, ülke ve toplum olarak yeterince farkında mıyız bu değerin? Bu zenginliğin hakkını yeterince verebiliyor muyuz? Bu konuda özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarına düşen görevler var mı?

Ömer Koç: Kültürel mirasımız sonsuz zenginliğimiz, yeni nesil üzerine titremeli

“Kültürel ve tarihi zenginliğin hakkını verebiliyor muyuz?” sorusunun cevabı hem evet, hem hayır. Evet; çünkü Zeynep Ahunbay gibi nice değerli bilim insanının ve sivil toplum ile özel sektör kuruluşlarının, iğneyle kuyu kazar gibi sürdürdüğü çabalar sayesinde, derecikler bir nehre dönüşüyor. Kamu, yasalar ve toplumsal farkındalık alanında da iyileşmelere yol açıyor. Pek çok önemli eser bu çabalar sayesinde yaşamaya devam ediyor. Dolayısıyla farkında olanlarımızın sayısı her geçen gün artıyor.

Öte yandan, pek çok sevindirici gelişmenin yanı sıra üzücü olanlar da eksik olmuyor. Toplumsal farkındalık alanında hâlâ almamız gereken önemli bir yol var. Ekonomik gelişmeye, kalkınmaya yönelik arzumuz, maalesef zaman zaman toplumsal gelişimin kültürel boyutuna kör ve sağır kalıyor. İşte o zaman kültürel miras konusunda tam bir mirasyedi gibi umursamaz davranabiliyoruz.

Bana göre; bu alanda ilerlemek için kültürel mirasımızı sadece manevi bir değer değil aynı zamanda kalkınma arzumuza destek olacak devasa ve sonsuz bir zenginlik kaynağı olarak görmeye başlamalıyız. Onu da tıpkı diğer zenginliklerimiz, fabrikalarımız, tesislerimiz, evimiz, servetimiz gibi üstüne titreyerek korumalıyız. Ayrıca şehir planlaması ve koruma konularındaki uygulama kararlarında, bağımsız bilimsel mercilere ve sivil topluma daha fazla söz hakkı tanımalıyız. Her şeyi devletten bekleyemeyiz. Ancak devletin liderlik ve birleştiricilik gücüne de ihtiyacımız var. Kamu, bu toplumsal mutabakat ve davranış değişikliği seferberliğine manevi anlamda liderlik yaparsa, eminim ki özel sektör, sivil toplum ve kamu arasında önemli bir iş birliği gerçekleşmiş olacaktır.

Konu kültür olduğunda şahsınızın bu alana beslediği özel ilgi de kamuoyu tarafından biliniyor. Ulusal ve uluslararası pek çok kaynakta, kültür ve sanatla olan yoğun ilişkinize, katkılarınıza, önemli bir koleksiyoner olma özelliğinize vurgu yapılıyor. O yüzden bu soruyu size özellikle sormak istiyoruz: Kültür, neden önemli size göre? Eğitim ve sağlığın önemi daha kolay anlaşılıyor ama kültürün insanın, bireyin yaşamındaki önemi nereden kaynaklanıyor?

Kültür, her insanda mevcut olan temel bir melekeyle alâkalı: Beğenme, takdir etme ve hayranlık duyma kabiliyeti. Sorgulama, gereğinden fazla merak etme, farkındalık ve hayal gücü gibi, sadece insana özgü olan pek çok diğer özellik de bu kabiliyet sayesinde mümkün oluyor belki de.

Gezegeni paylaştığımız diğer pek çok canlıdan farklı olarak, biz insanlar var olabilmek için kendimizi ve çevremizi, anlamaya, anlamlandırmaya ve bu anlamları paylaşmaya ihtiyaç duyuyoruz. İşte bu noktada yaratıcılık ve sanat üretimi devreye giriyor. Bireysel varoluşumuzu manen güvenli, katlanılabilir ve tatmin edici kılmak için yaratıcılık ve sanat en temel ihtiyaçlarımızdan ikisi. Farklı görüşlerin çok seslilik içerisinde ifade bulabilmesinin, en önemli mecrası da sanat zaten.

Vehbi Koç Ödülü’nün Türkiye’nin ve Türk insanının gelişimine katkıda bulunanları desteklemek misyonunu taşıdığını biliyoruz. Gelişim deyince ülkemizde akla, kültürden hatta eğitimden önce milli gelir artışı, ihracat, ithalat vb. gibi ekonomik nicelikler geliyor? Kültür ve eğitim alanlarındaki göstergelerin ekonomik göstergelerin gölgesinde kalmaları bir sorun mu sizce? Türkiye’nin toplumsal gelişimi ve geleceği açısından kültür ve eğitimin önemi ve ağırlığı nedir ve ne olmalıdır size göre?

Biz gelişmekte olan, bir an önce gelişmek isteyen, bunun için de hızlı koşmak zorunda olan bir toplumuz. Ekonomik göstergelerin hayati bir önemi var elbette, ama ekonomik konularda olduğu gibi, gelişmiş ülkelerde eğitimde, sağlıkta, kültürdeki standartlar neyse, Türkiye olarak o konularda da kendimize hedefler koymalıyız. Bugünün dünyasında ekonomik gelişimin ana kaynağı, dinamosu, insandır. Yaratıcı, eğitimli, katma değer yaratabilen yeterli insan kaynağına sahip olmadan ne ekonomik gelişimi sürdürebiliriz ne de rekabetçi olabiliriz. Bu tür bir insan kaynağı ise ancak standartları yüksek bir eğitim ve kültür hayatı ile mümkündür.

Kültürle birlikte sanat da akla geliyor. Türkiye’de sanat ve kültür ekonomisi ne kadar gelişmiş? Sanatçıların sadece sanat ve kültür faaliyetleriyle geçimlerini sağlayabilme şansı artıyor mu zaman içinde? Sanat ekonomisi ve pazarının gelişimi konusunda özel sektör kurumlarının ne gibi katkıları olabilir?

Sanat ekonomisi alanında Türkiye’de son 20 yılda gerçekten kayda değer bir ilerleme oldu. Bunda özel sektörün payı büyük. Bizim gibi pek çok Topluluk büyük galeriler, sanat merkezleri açtı. Açılmaya da devam ediyor. İstanbul’da artık her yıl 3-4 büyük sanat fuarı gerçekleşiyor. 2007-2026 yılları arasında ana sponsorluğunu üstlendiğimiz İstanbul Bienali her yıl yüzbinlerce kişi tarafından ziyaret edilen, heyecanla beklenen önemli bir sanat geleneği haline geldi. Maalesef, bunların büyük çoğunluğu sadece İstanbul’da yoğunlaşıyor. Sanat ve kültür yatırımlarını tüm ülkeye yaymak önceliğimiz olmalı.

Sanatsal üretim ve tüketim belirli kültür politikaları olmadan yaygınlaşmıyor, dolayısıyla pazarı da ancak bir yere kadar büyüyebiliyor. Bu politikaların oluşturulması ve uygulanmasında kamu özel sektör el ele çok daha yoğun çalışmamız gerekiyor.

Ülkemizde kültürel hayata erişim kültür, sanat, tüketim alışkanlıkları, 'kültür ve sanat' katılım olanaklarının artırılması için önerileriniz ne olabilir?

İKSV’nin hazırladığı bir rapor var: Sanatta Katılımcı Yaklaşımlar isimli bir rapor. Önemli veriler ve çözüm önerileri içeriyor. Yine bu rapor bize henüz arzu ettiğimiz noktada olmadığımızı gösteriyor.

Her şeyden önce bu konuda bir zihniyet değişikliğine ve kararlılığa ihtiyacımız var. Çok küçük yaştan itibaren, eğitimde sanatsal faaliyetlere ağırlık tanımamız gerek. Çocuklarımızı yaratıcı düşünmenin dinamikleriyle donatmalıyız. Sadece çocuklarımız değil, yetişkinlerin de sanata erişim ve katılım hakkını yaygınlaştırmalı ve sürekli kılmalıyız.

Sanatseverler olarak sanata erişimin yaygınlaşmasını istiyorsak kamu, sanat ve kültür kurumları, sivil toplum ayrımı yapmadan bir araya gelmeli, uzun vadeli ortak stratejiler, ulusal politikalar üretmeli; sinerjiye, işbirliğine, yatay örgütlenmelere dayalı ortak uzun soluklu uygulamalarla bu politikaları hayata geçirmeliyiz. Çünkü sanatın toplumsal gelişim ve barışa yapabileceği katkıya bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.

Türkiye’de müzecilik ve koleksiyonculuğun gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere özel sektör müzeciliği önemli hale geldi. Biz de Koç Topluluğu olarak müzeciliğin gelişmesini çok önemsiyor, ülkemizde çağdaş müzecilik anlayışının yerleşmesi için çalışıyoruz. 2018 yılı sonbaharında Dolapdere’de Çağdaş Sanat Müzesi'nin açılışını yapacağız. Bu alanda atılan her adım diğerleri için örnek teşkil ediyor. Öte yandan sermaye birikiminin yaygınlaşmasıyla birlikte sanat ve kültür koleksiyonculuğunun gelişmesi için de münbit bir zemin oluşuyor. Sanat ve kültüre olan ilginin yaygınlaşmasıyla bu zemin üzerinde koleksiyoncuların sayısının da artacağına inanıyorum.

Kültürel mirasın korunması konusu Topluluğun duyarlı olduğu bir alan. Koç Topluluğu’nun kültürel mirasın korunması ve arkeoloji alanındaki desteklerine değinebilir misiniz?

İnsanlığın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Anadolu’nun eşsiz kültürel mirası, bugün bu topraklarda yaşayan herkes için büyük bir zenginlik, büyük bir şans aslında. Bu mirasın korunmasına destek vermek, Koç Topluluğu’nun ve Vehbi Koç Vakfı’nın kültüründe var.

1980’den itibaren Vakfımız, bu alanda eksikliği hissedilen önemli çalışmaların öncülüğünü yaptı. Kültürel miras çalışmalarının devamlılığı için üretken ve kalıcı kurumlar oluşturdu: 1980’de Türkiye’nin ilk özel müzesi olarak kurulan ve uluslararası müzecilik standartlarını uygulayan Sadberk Hanım Müzesi, Arkeoloji ve İslam Eserleri alanlarına odaklandı. Müzecilik ve akademik alandaki çalışmalarının yanı sıra, Türkiye’nin kültürel mirasını çocuklara tanıtmaya yönelik düzenli eğitim çalışmaları yapıyor.

1994’te Vehbi Koç ve Ankara Araştırmaları Merkezi VEKAM, 1996’da Suna ve İnan Kıraç Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü AKMED ve Kaleiçi Müzesi, 2004’te ise Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü faaliyete geçti.

Hem Vehbi Koç Vakfı, hem de Topluluk şirketleri, yıllardır önemli arkeolojik kazılara ve yenileme çalışmalarına destek veriyorlar.

Vehbi Koç Ödülü, 2002, 2008 ve 2014 yıllarında da, kültür mirası alanında başarılar kazanmış isimlere verildi.

Kültür alanında gurur verici bir ödül almanın mutluluğunu aile olarak da yaşadık. Dünya Anıtlar Vakfı’nın her yıl dünya kültür mirası ve sanatına sahip çıkan kişi ve kurumlara verdiği Hadrian Ödülü’ne, 2007 yılında Koç Ailesi layık görüldü. Bize çok gurur veren bir olaydır.