HIKAYE

Kumarbaz ve Alkolik: Bir Anneler Günü Hikayesi

Author

Bir yerde kahve içiyoruz.
Nazlı ve Zeynep’in arkadaşlıkları lise yıllarına dayanıyor. Koltukta yan yana oturuşlarında birbiriyle fazlaca vakit geçirmiş iki insanın rahatlığı var.
“Böyle oturur mal mal MTV izlerdik bizim evde…” diye başıyla video kliplerin döndüğü televizyonu işaret ediyor Zeynep gülerek.

Kumarbaz ve Alkolik: Bir Anneler Günü Hikayesi

Bu lafın üstüne anlatımda olayların biri bir diğerini izlemeye başlıyor.

Zeynep çok para kazanan bir kadının kızı. Babası ağır solcu; “Kapitalist bir kumarbazın yetiştirdiği çocuğu kabul etmem” diyen bir tip. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama aile fotoğrafında beyefendinin yeri yok.
Onun yerine annesi bir başka zengin ve tanınmış gazeteci ile evli. Bodrum’da, Nazlı’nın tabiriyle jiplerden inip yatlara binilen bir hayat sürüyorlar. Arada kafasında ahşap korniş kırılması gibi ekstra olaylar yaşayan Zeynep fiziksel şiddeti hayatının neredeyse bir rutini olarak görür durumda o günlerde.

Bodrum’da kumar ve çocuğa şiddet uygulama üzerine kurulu hayat düzeni, paranın denklemden çıkması ile son buluyor. Annesi ünlü gazeteciden ayrılıyor. İstanbul’a taşınma kararı alıyorlar.

Zeynep ve Nazlı bu dönemde tanışıyor.

Doksanlı yıllardan sizin de aşina olduğunuz bir şarkıcı hanımın kızı olan Nazlı “Ben evlerine gittiğim ilk günü hatırlıyorum” diyor ve anlatmaya başlıyor; evde bir dolap, dolabın içinde balya balya duran dolarlar, onların hemen alt rafında ise Zeynep’in annesinin tüm hayatı boyunca tuttuğu günlükler var.

Kızlar lisede.
Bugün “Keşke o yaşta okumasaydık...” deseler de elbette günlükleri okuyorlar.
Zeynep’in annesi, akıllarında kaldığı kadarıyla, kendisine hamile olduğu dönemde tuttuğu günlüğüne aşağıdaki cümleleri not düşüyor:

“Bugün eve vardığımda çocukların sokakta bir köpeğin kulaklarını kestiğini gördüm. Köpeğe bakarken hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. Karnımdaki çocuğu düşündüm; yine bir şey hissetmedim.
Sonra yukarı çıktım.”

Daha ileri yıllara ait bir başka günlükte ise:

“Neden doğurduğumu bilmiyorum; bu çocuk bana bir külfet gibi geliyor. Ölmesini dilerdim.”

Nazlı arkadaşlıklarının gerçekten başladığı an olarak günlükleri okudukları güne işaret ediyor. “Travmanın birleştirici gücü yüzünden yakın arkadaş olduk biz...” diyor ikisi de gülerken. Bu yaşananları sindirip geride bıraktıkları konusunda hiç şüphe yok.

O günler konuşulmaya devam ediliyor.

Zeynep’in annesinin gazeteciliği tamamen bıraktığı günlerde evde kumar oynanmaya başlanıyor. “Kıbrıs gazino tipi kadınlar ve yaşlı başlı adamlar doluydu ev...” diye hatırlıyor Zeynep.

Kumar, maddi sorunlar yüzünden gelinen İstanbul’da kazanmaya devam ediyor. Evde MTV’dir, Dream TV’dir müzik baktıkları, Zeynep'te kaldığı günler için “Kadın çok fazla adamla sevişti o evde...” diyor Nazlı.

Zeynep ile göz göze gelince kahkaha atmaya başlıyorlar. Benim kafası karışmış ifademle yüzleştiğinde açıklıyor. “Zeynep kendisini o günlerde hala ‘Benim annem tek eşliliğe her daim karşıydı’ diyerek kendini avutuyordu ama kadının para karşılığında seks yaptığı belliydi.”

Sonra Nazlı niçin Zeynep’te kalması gerektiğini anlatıyor.

O günlerde annesinin Ankara’da yaşayan bir sevgilisi var. “Annemin sevgilileri hep benden daha önemli olmuştur...” diyor Nazlı artık sıradanlaşmış bir kabullenmeyle. “Ben herhalde 12 ya da 13 yaşımdan beri sürekli yalnız kalmaya alıştım. Tabi bu kadar yalnız kalan bir çocuk olarak tüm boş vaktimde kitap okuyacak halim yoktu... Sigaraya başladım, enteresan insanlarla tanıştım. Asıl olayın yaşandığı gün ise annem yine Ankara’daydı ben de eve 30’a yakın insan çağırmıştım. Parti veriyorduk.”

Salon dağınık, yemek masasının üstü sigara ve içki ile dolu; içilmeye aday ve içilmiş olanlar şeklinde.

“Gece çok da geç olmadan annemi aradım; gelip gelmeyeceği konusunda ağzını aramak için. Ona göre evi toplayıp yatacaktım. ‘Ben daha iki gün buradayım...’ dedi bana telefonda, sonra kapattık.”

Kısa bir boşluktan sonra “Bana kumpas kurmuş halbuki...” diyor gülerek “Biz gece yattık. Ben odamdayım. Zeynep ve sevgilisi annemin odasında. Evin geri kalanı da dolu zaten. Sabah 5 gibi yatmıştım. Herhalde bir, bir buçuk saat sonra bir tokatla uyandım.”

Bu noktada konuşmamız sırasında pek çok kez tekrarladığım gibi “Yok artık...” diyorum ben. Nazlı eliyle geçiştiriyor beni.

“Başta ne olduğunu anlayamadım tabi. Zeynep sandım önce. Ama bana neden vurdu, üstelik Zeynep neden annem gibi gözüküyor emin olamadım da bir yandan. Bir iki saniye sonra uyandım ama gerçek bir uyanmadan söz ediyorum. Sanırım hayatımdaki tüm bilince o an kavuştum ama bu beraberinde bir de sinir krizi getirdi...”

Ne demek istediğini soruyorum, Nazlı da yanıtlıyor;

“Baya gözüm karardı aslına bakarsan. Ben de ona vurdum. Hatta yatağın üstüne çıkıp zıplamaya başladım ‘Bana artık karışamazsın’ diye. Zaten bu gürültüye Zeynep dahil herkes uyanıp ufak ufak evden çıkmaya başladı. Bir süre sonra, hala zıplarken, aklım başıma geldi tabi. ‘Hassiktir ben ne yaptım’ diye düşündüm çünkü normal bir insan olarak annene vurmazsın. Dahası; o güne dek yediğim dayağın haddi hesabı yok. Bu kadın yaşadığı şoku atlatınca bana ne yapar kim bilir diye düşünmeye başladım; sonra ayağımda çorap üstümde pijama yokuş yukarı koştuğumu hatırlıyorum evden çıkıp...”

Ayağında sonradan ne kadar kirli gözüktüklerini hatırladığı beyaz çoraplarıyla Nazlı yokuşun tepesindeki askeriyeye kadar koşuyor. Durduğu yerden annesinin sokağa çıktığını, ettiği küfürleri duyuyor.

“Bana bir kaban verdiler ama nöbetçi askerler bir hayli şok olmuştu...” diye anımsıyor. “Ben de öyleydim düşününce. Ayıkken bu kadarını yapmazdı muhtemelen ama bazı günler 12 saat içtiğini biliyorum. Fakat o an için derdim bu değildi. Ben yokuşun üstündeydim. Ev ortasında. Annem aşağıya doğru yürüyordu. Eve gidip ayağıma ayakkabı giymem, bir gün bu ya da benzeri bir olay yaşandığında lazım olur diye sakladığım parayı almam gerekiyordu. Tekrar koştum. Eve girdim, alacaklarımı aldım. Babama gitmeye karar vermiştim zaten. Çıktım gittim sonra ona.”

Babasına ulaşıyor. Bir süre uyuyor ve uyanıyor.

“Babam yanıma geldi ve ‘Burada da kalamazsın...’ dedi. Üstelik haklıydı da. Bir şey diyemedim. Annem babamı da öldürürdü yani... Ben de çıktım Zeynep’e gittim sonra...”

Bir süre sonra Zeynep'in yanından ayrılıyoruz Nazlı'yla.
Artık konuştuklarımız yüzünden mi, konuştuklarımıza o kadar yüksek sesle güldüğümüz için bilmiyorum ama biz giderken sevinen garsonlar görüyorum.

Anlattıklarına nasıl bu kadar rahat gülebildiğini soruyorum son olarak.

“Çat diye olmadı tabi; bir süre hayatımdaki başarısızlıkların tümünü anneme yükledim. Ama bir noktadan sonra kendin de dahil olmak üzere kimse yemiyor bunu. Kendine acımana sebep olan travmalardan çıkman, yüzleşmen gerek. Çünkü kaçışı yok. Dünya bu kadar çeşitli bir yerken ne dört dörtlük insan ne de dört dörtlük ebeveyn olmak mümkün. Dahası; annemin sorunları bana benim sorunlarım çocuğuma diye ilerlerse bu iş sürekli katlanarak artacak sorunlar. Bir noktada dur demek gerekiyor.
İlişkimizin başındaki oturmamış rollerimiz tamamen değişmiş durumda bugün. Zeynep için de aynını söylemek mümkün galiba. Bugün annem ilişkimizdeki çocuk çünkü bir ancak bir noktaya kadar sürekli içebilir, bir noktaya kadar yaşantısını romantize edebilir. Bir noktaya kadar cinsel açıdan çekici olabilir.
Sonra etrafında kimse kalmayınca çocuğuna odaklanıyor bu kadınlar.
Mecburen ilgileniyorsun.”