SPOR

İlk ne zaman spor yazarı oldum?

Author

Benimki de mantıktan çok duygunun ağır bastığı 80’ler Türk ailelerinden birisiydi. Anam babam “Bu çocuk çok zeki” diye gaza gelip beni zamanından önce ilkokula yazdırmıştı. Hâlbuki hiç bitmeyecek eğitim hayatımın daha ilk haftası bitmeden anne babama göre bendeki “fazla zekâ”nın en büyük belirtisi olan hızlı ve çok konuşma yeteneğimi kaybedecektim…

İlk ne zaman spor yazarı oldum?

Bir Salı sabahıydı. 6 yaş sınıfı-normal 7 yaş sınıfı karmaşasında bir kekeme oldum, tam 10 yıl boyunca bir daha okul öncesindeki gibi akıcı konuşamadım. Kekemeliğim ve nasıl geçtiği daha doğrusu tam olarak geçmediği başka bir yazının konusu. Hatta buradaki bir sonraki yazımın konusu... Peki, çocuk da olsan derdini konuşarak anlatamayınca ne yaparsın? Kâğıda yazarsın!

Kekemeliğimin 4. sezonunu tamamlamıştım. İlkokul 4’ü yeni bitirmiş, 60 kişilik sınıftaki tek konuşamayan olma acım yaz tatilinde 3 aylığına buzdolabına kalkmıştı. Daha ilk okuma fişlerinden itibaren bizim eğitim sisteminin mantığını çözememiştim. “Ali topu tut!” Ben neden topu tutacaktım ki, ben kaleci değildim. Sıra arkadaşlarımdan birisi Milli Takımımız’ın o dönemki kalecisi Yaşar ile adaştı. Herhalde o da pek top tutamadığı için, topları tutması için Yaşar’a atılmıyordu! Yaşar abi her gol yediğinde ertesi gün yanımdaki Yaşar, benim yerime dalga konusu olurdu. Hem sıradaşım Yaşar hem de Milli Takımımız’ın gerçek kalecisi Yaşar benimle karşılaştırılınca Schumacher olduğu için hiç kaleye geçmek istemezdim: Hem kekeme, hem kaleci olunmazdı ki! Ben “Allah’ını seven defansa gelsin” cümlesini tamamlayana kadar bizimkiler ancak santra yapmaya yetişebilirlerdi…

Lakin kekeme olmayanlar da kaleye geçmek istemediği için tüm maçlarımızda gol atan kaleye geçiyordu. Ben de o yüzden kırk yılın başında rakip kaleciyi geçsem bile boş kaleye atmıyor, o dönemde istatistiği tutulmayan asistlerden yapıyordum. Sahi 80’lerde asist istatistiği tutulsa Oğuz Çetin, Rıza Çalımbay, Ünal Karaman, Tekin İncebaldır’dan birisi Avrupa asist kralı olmaz mıydı? Neyse ki onların maçlarında gol atan kaleye geçmiyordu. Türkiye Ligi’nde kalecin iyiyse Simoviç örneğindeki gibi 14 yıl sonra lig şampiyonu olabiliyordun. Ya da Engin İpekoğlu kalecinse üst üste iki kez şampiyon olabiliyordun. Lakin kaleci Engin bile olsa Türkiye’de tuttuklarından çok yedikleriyle değerlendirilip kimseye yaranamıyor, takımdan gönderiliyordu.

Hadi biz küçücük veletlerdik de koca koca adamlar neden kalecilere bu kadar hakaret ediyor, kova ile falan karşılaştırıyordu? Misal Milli Takımımız’ın kalecisi Yaşar neden Erol Taş muamelesi görüyordu? Evet, o yiyordu ama önündeki 10 takım arkadaşının hiç mi hatası yoktu? Bütün kaleciler mi kovaydı yani? Bu yüzden mi mahallede, okulda hep gol atan kaleye geçiyordu? Peki, bizim Türkiye Milli Takımı neden 1986 Dünya Kupası’nda yoktu? Tüm bu soruları önce bir deftere yazacak, sonra da aynı defterde cevaplarını arayacaktım.

Konuşamadıkça daha çok yazacaktım, mesela yeni okula başlayacak kardeşime annemin ve babaannemin hiç beğenmediği alternatif okuma fişleri yazmıştım: “Maradona pası ver”, “Rossi topa vur”, “Schumacher topu tut!”…

1986 Dünya Kupası başladıktan sonraki gün bahçeye çıktık. Mahallenin bütün çocukları oradaydı. Tüm arkadaşlarım birer küçük Mehmet Demirkol veya Uğur Meleke gibi maç üzerine harıl harıl konuşuyorlardı. Bana ise küçük İslam Çupi rolü düşmüştü: Bir harita metot defteri, bir kırmızı kurşun kalem ile durmadan yazan bir kekeme ile onun spor müdürü gibi takılan dedesi…

Dedem tıpkı Euro 84’te olduğu gibi ilk olarak sorumlu yazı işleri müdürü edasıyla statlar, teknik direktörler ve futbolcuların çıkartmalarının yer aldığı Panini albümünden almıştı. İlk sayfasında Pique’nin resmi vardı ama Barcelona’da oynayacak Pique’nin babası ile alakası yoktu. Bu Pique bir Meksika biberiydi. Kafasında çizgi filmlerde görüp hiçbir anlam veremediğim, başının en az üç katı büyüklüğünde şapkası olan bıyıklı biber Pique!

Sonraki sayfalarda statlar vardı. Finalin de oynanacağı Azteca Stadı 100 binden fazla seyirciye ev sahipliği yapabiliyordu. Hemen o zamana kadar beni maça götürdükleri statlarla karşılaştırdım. Dedeme göre adı Mithat Paşa, babama göre Dolmabahçe olan ama kapısında babaannemin dediği gibi “İnönü Stadı” yazan yerin kapılarını açıp kaldırımdakileri de dâhil etsek yine de 100 bin kişinin aynı anda orada maç izlemesi imkânsızdı.

Sonra Guadalajara’daki stadın çıkartmasını yapıştırdım. Resmin altında “deniz seviyesinin bilmemkaç metre” mesafesinde diyordu. Yıllar sonra asıl demek istediğini yani rakım ve futbolda yarattığı farkı anlayacaktım ama 1986 yazında “O da ne ki, bizim eve en yakın stat olan o zamanki adıyla Fenerbahçe Stadı’ndan çıkan taraftarların beş dakika yürüyüp denize girdiği” aklıma gelmişti! Kâğıda yazıp dedeme “Peki, İnönü Stadı’nın oradan denize girilir mi?” diye sordum. “Amcan, Beşiktaş 15 yıl sonra şampiyon olunca Dolmabahçe’den denize girdi ama normal insan girmez!” cevabını vermişti.

Peki, ya Meksika’da Ali Sami Yen’deki gibi en üste oturana otoyolda trafik sıkıştığında arabadan “Maç kaç kaç?” diye sorulabiliyor muydu ki? Dedem sadece “Meksika’da deprem oldu, herhalde birçok yeri baştan yaptılar” dedi. Ta 13 yıl sonra 17 Ağustos’ta ne demek istediğini anlayabildim.

İlk izlediğim maç son şampiyon İtalya ile Bulgaristan arasındaydı. Nasıl olurdu da biz vasat bir kaleci bile çıkaramazken, ihtilaflı komşumuz Bulgaristan Mihaylov kadar iyi kaleci çıkarabilirdi. Yıllar sonra Mihaylov’un oğlu Türkiye’ye gelip kalecilik yaptı ancak babasının çeyreği kadar bile iyi değildi. Babası ise Bulgaristan’dan gelen en güzel şey Naim Süleymanoğlu halter kaldırmakta ne kadar iyiyse o da top tutmakta o kadar iyi gözüküyordu.

İtalya’da oyuna ilk Vialli girmişti. Halen Sabah Spor Servisi’nde çalışıyor mu bilmiyorum ama Galatasaray Üniversitesi’nde her ders yan yana oturduğum Bülent Değerli, halı sahaya hep Vialli formasıyla gelir maçta kendisine “Bülent” diye hitap edene değil “Vialli” diyene pas verirdi. Tesadüfün öylesi ki 1986 Dünya Kupası’nda izlediğim ilk maçta oyuna sonradan girenlerden Kostadinov 10 yıl sonra Türkiye’ye geldiğinde yabancı sınırı nedeniyle Fenerbahçe’de yeteri kadar şans bulamayınca “Vialli Bülent” Kostadinov forması giyecekti…

İtalya son şampiyondu ama sanki 4 yıl değil de 44 yıl önce şampiyon olmuşçasına tatsız oynuyordu. Gruptaki diğer maçlarda yazı yazdığım kalan sayfalarda neredeyse her cümlede Maradona olacaktı. Okuma fişine uyarlarsak: “Maradona topu al, oyun kur. Valdano’ya ver, gol olsun!” Ya da İtalya karşısında olduğu gibi “Maradona topu al, kendin golü at!” Maçı anlatan spiker abi “Maradona’nın boyu 1.65” demişti. İyi de benim boyum 1.75’ti. Sonradan mahallede kendimden 10 santim kısa çocuktan bacak arası çalımı yediğimde boyumun ölçüsünü fazlasıyla alacaktım!

Spiker abiler ne diyorsa, oydu: Lineker fırsatçı, Mattheus dinamo, Scifo süper gençti. Santrforları Careca süperdi ama Brezilya Zico ve Socrates’e rağmen 1982’deki kadar iyi değildi. Bats uzun yıllardır Fransa’nın aradığı kaleciydi. Altobelli, Rossi’yi bile aratmıyordu. Platini, Giresse ve Tigana’lı orta sahaya karşı rakiplerin işi çok zordu. Ancak Maradona 40 yılda bir gelen olağanüstü bir yetenekti…

Halit Kıvanç da dedem gibi Pele’ciydi ama o ikisi bile Maradona’nın şahaneliğini kabul ediyordu. Artık defterime maçı kim anlatıyorsa onun da adını yazıyordum: Tansu Polatkan, İlker Yasin, Akın Göksu, Murat Ünlü… Ankara’dan yardımcı olmaya çalışanlar ise Hüseyin Başaran, Ercan Taner ve Levent Özçelik… 25 sene sonra son iki ismin moderatör olduğu programlarda yorumcu olmak hayatımda başıma gelen en güzel şeylerden altıncısı ve yedincisi…

Halit Kıvanç’tan Tansu Polatkan’a hepsi de benim kendi seçimim olan ilk öğretmenlerimdi. Maç anlatırken verdikleri tüm bilgileri defterime özenle yazıyordum. Onları öğrenirken o kadar mutlu oluyordum ki 32 yıl sonra o bilgileri hatırlayınca yine o kadar mutlu hissediyorum. TRT’nin o ekibi adeta küçük bir çocuğa futbol nasıl öğretilir yaz kursu gibiydi…

Amcam ile babam ise kimseye ihtiyaçları olmadan her şeyi biliyorlardı! Daha doğrusu bildiklerini sanıyorlardı. Danimarka – İspanya maçından önce “Danimarka, Almanya’yı yendiğine göre bu İspanya’ya da 5 atar” demişlerdi. Hâlbuki amcam hep Real Madrid’i tutardı, Butragueno’yu oradan bilmesi gerekirdi. Ben ise Butragueno’yu o gece öğrendim: İspanya’nın sarışın boğası tam 4 gol attı, İspanyollar maçı 5-1 kazandılar. Spikerin kullandığı “gol olup yağma” deyimini ilk kez kâğıda yazdım. Maçın başında ilk golü atmasına rağmen tarihin en hatalı geri paslarından birisini veren Jesper Olsen’e bir de Danimarka santrforu Elkjaer’e üzüldüm. Neden Elkjaer? Çünkü Euro 84 yarı finalinde süper oynamasına rağmen penaltıyı kaçırınca kameralara aldırmadan şortunu yırtmıştı. Çünkü Elkjaer, Messi’den yıllar yıllar önce kramponu ayağından çıkınca çorabıyla gol atarken gördüğüm ilk oyuncuydu. Futbolcudan çok okuldaki abilerin kekemeliğim geçsin diye kasetlerini ödünç verdikleri heavy metal gruplarındaki adamlara benziyordu. Neden Elkjaer? Çünkü Panini albümü için dedemin aldığı ilk paketten çıkan ilk çıkartmada da Elkjaer vardı. Aynı paketten çıkan İspanyol Michel’e de o gece hayran kalmıştım, dönemin Iniesta’sı Xavi’si gibi bir oyuncuydu. Lakin bir Maradona değildi! İslam Çupi, babamla amcamın aksine en doğru tahmini yapmıştı: “Almanlar, Danimarka’ya yenildi ama yine makine intizamıyla finale kadar çıkarlar. Gerisini Maradona belirler.”

Benden 2 yaş büyük yeğenim Aydın da Almanya’yı tutuyordu çünkü o yıl Alman Lisesi’ne başlamıştı. Aydın benimle konuşurken en az kekelediğim kişiydi çünkü beraberken sürekli futbol konuşuyor, futbol oynuyor, adeta futbol yiyip futbol içiyorduk! Bir Pazar sabahı ikişer tane olan Panini çıkartmalarını değiştik. O şanslıydı, ona 3 Maradona çıkmıştı ve onda olmayıp bende ikişer tane olan 5 oyuncu karşılığı bir tanesini bana verdi.

O pazarın gecesinde efsanevi Arjantin – İngiltere maçı oynanacaktı… Hani şu Maradona’nın “Bir kısmını Tanrı’nın eli, diğer kısmını Maradona’nın kafasıyla attım” dediği halen çok tartışılan gol ve 20. yüzyılda atılmış en iyi gol olduğu konusunda kimsenin şüphesinin olmadığı Maradona Slalomu’nun yaşandığı İngilizler hariç herkes için mükemmel maç! Maradona, “Tanrı’nın Eli” golünde ilk önce “Bu kaleci Fas’ın kalecisi Zaki kadar iyi değil, küçücük Maradona’dan kafa golü yedi” yazmıştım. Hâlbuki “o kaleci” Shilton izleyip izleyebileceğim en iyi İngiliz kaleciymiş, spiker abinin söylediğine göre o zaman da 36 yaşındaymış ve 16 yıldır milli takımda oynuyormuş. Brezilya’nın topla samba yaptığı, sağ bek Josimar’ın Maradona Slalomu’ndan sonra 1986 yazındaki en güzel ikinci golü attığı Kuzey İrlanda kalecisi Jennings ise o gün 41 yaşına girmiş ve 22 yıldır milli takımının kalesini korurken, o gün son maçıymış! Hâlbuki babam bile o yaz daha 35 yaşındaydı.

Neyse, Maradona – İngiltere maçına dönersek sonradan oyuna giren solak siyahi Barnes da İngiltere’nin Maradona’sıydı. Hatta Maradona’nın İngiltere’ye attığı slalom çalım golünün ikizini daha önce Brezilya’ya atmış. 26 yıl sonra Türkiye’ye gelip beraber program yaptığımızda o golü yayınladığımız için defalarca teşekkür etmişti. Ne kadar şahane futbolcuysa o kadar şahane bir insan Barnes… Keşke bizim Türkiye Milli Takımı’na karşı da o kadar şahane oynamasaydı!

Bu yazıda olduğu gibi 31 yıl önce uzun uzun yazdım. Öyle ki 1986 Dünya Kupası bitmeden üç ortalı harita metot defterim bitti! Dedem yazdıklarımı tek tek okuyup çok beğendi, ödül olarak paket paket Panini çıkartması aldı. Annem ve babaannem de defterimi okumadan çok beğendiler, zaten Panini çıkartması da almadılar. Bu arada artık günde 15 dakika kekelemeden konuşabiliyordum: Evin yeşil beyaz çizgili halısında mekanik adamları liberolu 3-5-2 ve çizgi defans 4-4-2 olarak iki takım halinde dizip misketi top olarak kullanıyordum. Onlara maç yaptırtıp araya tribün seslerini de katarak anlatıyordum. Ancak kekelemediğimi kimse duymuyordu çünkü tek başımaydım: “Bendeniz Tansu Polatkan, sizlere Azteca Stadyumu’ndan yardımcı olmaya çalıştım, tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür ederim. Esenle kalın!”

Gerçekten de final Azteca Stadı’nda Almanya ve Arjantin arasında oynandı. Kaleci Schumacher maç öncesi seremonide gözlerini kapamıştı, herkes Maradona’nın şutlarına konsantre olduğunu zannederken meğerse Alman kaleci o anda mavi bir lagünde sırt üstü yüzdüğünü hayal ediyormuş. O gece ilk kez Schumacher’in hata yaptığını gördüm. Aydın bile çok sevdiği, babasından ısrarla kaleci kazağı, şapkası ve eldiveninden almasını istediği Schumacher’e kızdı. Ben ise “Maradona” dedim hâlbuki en çok M ve K harfleriyle başlayan kelimeleri söylemekte zorlanıyordum. Arjantin 2-0 önce geçtikten sonra Almanlar skoru 2-2’ye getirince içimden konuşurken bile kekeledim! Fakat Maradona bir süper kahraman gibi son anda sahneye tekrar çıktı. O gece Süpermen’e bile çalım atabilecek kadar süperdi. Sonrasında tek hatırladığım spikerin “Burruchagaaaaaa…” bağırışı. Birazdan kupa Maradona’nın ellerindeydi. Sanki Maradona değil de ben Dünya Kupası şampiyonu olmuşçasına mutluydum. Yatmadan önce maç defterinin tek boş yeri olan arka kapağına büyük harflerle Maradona yazdım.