HIKAYE

Kekemeliğim (%90) nasıl geçti?

Author

Tam olarak nasıl olduğunu hatırlamıyorum. Hatırlamak da hiç istemiyorum. Sadece bir Salı günü olduğu aklımdan çıkmıyor. O ilk herkesin fark edeceği şekilde kekelediğim gün, sınıf öğretmeni geçici olduğunu düşünerek beni temiz hava almaya çıkarmıştı. Geçti gerçekten de ama 10 yıl sonra!

Kekemeliğim (%90) nasıl geçti?

İlk önce K ve M ile başlayan kelimeler zorluyordu daha sonra tüm alfabe hep beraber boğazıma takılıp kaldılar. Geçmek bir yana ilk zamanlarda kekemeliğim ilerleyebilecek en ileri safhaya kadar ilerledi. Bir süre derdimi anlatmam gerektiği zaman sadece kâğıda yazdım. O kadar geriye kapandım.

Ailem “Sen dilsiz değilsin ki kekemesin” diyerek bu duruma daha çok üzüldü. İyi de daha sınıf yoklaması yapılırken adım okunduğunda bile “Buradayım!” diyemiyordum. Yani pratikte yok hükmündeydim. Aileme de içimden “Keşke dilsiz olsaydım en azından başka bir okulda kendim gibilerle eşit şartlarda eğitim alırdım” diyordum. Hiç kimse duymuyordu!

Bütün sınıfın sözlüye kalkıp sadece benim kalkmıyor olmamı bazı sınıf arkadaşlarım avantaj olarak görüyordu. Hâlbuki ben de en az onlar kadar çalışıyorum, en büyük dezavantajım da bunu kimseye gösterememekti. Duyarlı öğretmenler yazılı notumun aynısını sözlüden sayıp ortalama notumu o şekilde hesaplıyordu. İlerleyen yıllarda duyarsızları da oldu, durumumu bile bile sözlüye kaldırdılar. Benle dalga geçenlerle kavga etmek zorunda bıraktılar. Daha iyi kavga etmek için Kadıköy’deki Hakkı Koşar karate kursuna bile gittim. Karateyi kullanmama yeminimi hiç tutmadım, içimden “Kekemeliğimle dalga geçenlere karşı kendimi savunuyorum ama” diye aklımca kitabına uydurdum.

Kekemeliğim (%90) nasıl geçti?

Dedem yaramı deşmemek için kâğıda yazardı. Sadece ben konuşmaya çalışınca konuşurdu. Anneannem sabırla dinlerdi. Eşimle tanışmadan öncesine kadar hayatta beni en çok sevenin o olduğunu düşünürdüm: Zaten anneannem öldüğünde de cüzdanından sadece benim resmimin çıkmasına başta annem kimse bir anlam veremedi. Ben ise hiç şaşırmadım: Torunu bile olsa ağır kekeme torununu bu kadar derviş sabrıyla dinleyen bir insan gerçekten de onu çok seviyordur.

Babaannem çok üzülür ama belli etmemeye çalışırdı. Annem hem daha çok üzülür, hem de belli ederdi. Babam ise kendi halime bırakırdı. Babamın en yakın arkadaşı olan doktor (sonradan çok başarılı ve ünlü olduğu için adını yazmıyorum çünkü yazıyı yazarken arayıp sorduğumda “Adımı yazma sakın!” dedi) “Boşuna bana getirmeyin, en sevdiği şeyleri yapmasına izin verin, elbet geçer. Geçince hiç kimsenin konuşmadığı kadar çok konuşacak.” demişti. Doktor House M.D. bile öngörüde babamın arkadaşının yanında halt etmiş!

O zaman en sevdiğim şeyler halen en sevdiğim şeyler listemde ilk 10’dalar: Futbol oynamak ve izlemek, müzik çalmak ve dinlemek ile Kemal Sunal filmleri izlemek.

En ağır kekeme bile şarkı söylerken kekelemeyebilir. Bunu ilk fark ettiğimde odamda yalnız başıma Rolling Stones’un “Satisfaction” şarkısını dinliyordum. Gitarda ilk çalmayı öğrendiğim şarkı da “Satisfaction”. O zamanlar ne zaman okulda moralim sıfırlanacak kadar kekelesem eve gelir gelmez Unkapanı’ndan alınmış ucuz bir klasik gitarla “Satisfaction”ı çalar söylerdim. Önce şarkı söyler gibi konuşmayı denedim, en başta başarılı bir sonuç alamadım. Sonrasında çok katkısını gördüm.

Annemlerin çözüm formülü ise farklıydı. “Beyaz Gölge” dizisinden sonra basketbol Türkiye’de popüler hale gelmişti. Ben de sürekli “Beyaz Gölge”yi izliyordum: Salami, Kuliç ya da Coolidge ve harika koçları Rivers… Futbolu daha çok seviyordum ama o zamanlar TV’de sürekli Pele’nin başrolde olduğu “Zafere Kaçış” hariç başka futbol filmi olmuyordu. Herhalde “Beyaz Gölge”ye olan ilgimden dolayı ailem beni o zamanki adıyla Efes Pilsen altyapısına vermeye karar verdi. Boyum da yaşıtlarıma göre uzundu, ben en başta kekeme olduğum için en arkaya oturttuklarını sanmıştım, hâlbuki asıl kriter boymuş ve o dönem eğitimdeki birkaç mantıklı uygulamadan birisiymiş!

Kekemeliğim (%90) nasıl geçti?

Biz Kadıköy’de oturuyorduk, Efes tesisleri ise ta Merter’deydi. Yazları babamla giderdik. Kışları ise hafta içi ise ben kendi başıma gitmek zorunda kalırdım: Önce Bostancı-Mecidiyeköy otobüsünü beklerdim, sonrasında Mecidiyeköy’den Bakırköy- Merter ve civarına giden 85A, 85B vs… Tarihin en büyük basketbol koçlarından birisinin kendi arabasıyla ben ve takım arkadaşlarıma gönüllü şoförlük yaptığı sürpriz güzel günler hariç…

Ünlü olduktan sonra yaptığım tek kapris, zaman zaman iş için görüşmek isteyenler karşıdaysa onları Kadıköy’e çağırmak çünkü önce basketbol sonra da Topkapı-Bayrampaşa arasında yer alan kulüplerde amatör futbol oynarken derme çatma İETT şoförü kadar yol gittim, geldim! İlk yıllarda hiç üşenmedim çünkü yol uzun olsa da yolun sonu güzel bir yere çıkıyordu: Rahmetli Aydan Siyavuş, Allah uzun ömürler versin Aydın Örs, Ergin Ataman, Nejat Sayman, Menderes Gümüşdal ve Fikret Doğan gibi birbirinden değerli hocalardı. Basketbol kadar pedagojinin de uzmanıydılar. Birkaç yıl sonra Merter’deki altyapıdan bizzat çiçek gibi yetiştirdikleri Ufuk, Volkan, Altar’ların yer aldığı kadroyla Türk basketboluna ilk büyük başarısını kazandırdılar ve ülkemizde basketbolun popüler olmasında “Beyaz Gölge”den bile büyük ve gerçek bir rol oynadılar.

Kekemeliğim (%90) nasıl geçti?

Benim küçük dünyamda ise asla tarif edilemez bir insani büyüklükteler: Okuldaki hocaların aksine bir dakika bile kekemeliğimle dalga geçirtmediler. Yaşayan efsane Aydın Örs, A takım koçu olduğunda bile biz minik takımdan beri bildiği oyuncularını Vosvos’uyla alıp Kadıköy’den Merter’e götürdü. Beni hep öne yanına oturttu, bazen yanımda sevdiğim müzik kasetlerinden olup olmadığını sorar, ben eğer bir tane uzatırsam kendisi de çok dinlemek istiyormuş gibi arabanın teybine koyardı.

Sadece Caferağa’daki kendi küçük maçlarımıza değil abilerin maçlarına Spor Sergi’ye de götürürlerdi. Çok disiplinli ama disiplinin mantıklı bir dayanışma üzerine kurulduğu gerçek bir aileydik. A takım maçlarına giderken en büyükten en küçüğe bütün takım aynı otobüse binerdik. Şoför koltuğunda sürekli Zeki Müren ve Barış Manço dinleyen Selim abimiz vardı. Yıllar sonra ilk çok kekelemeden kurduğum cümle ona söylediğim bir söz olduğu için asla unutmam: “Selim abi, Barış Manço kasetini bir daha koysak olur mu?”

Ergin Ataman’ın bir 3 sayılık çalışmasında “10’da 7 atarsan büyük ödülü sen kazanırsın” dediğini ve akabinde hayatımda ilk ve son kez 3’lük atarken 10’da 7 attığımı da asla unutamam. Çünkü “büyük ödül” o zamanlar genç takımın süperstarıyken bir yandan da A takım ile antrenmanlara çıkmaya başlayan Ufuk Sarıca ile Beşiktaş – Inter maçına gitmekti.

Yani Efes basketbol kulübündekiler benim en çok futbolu sevdiğimi babamdan bile daha fazla farkındalardı. Basketbol da güzeldi, hele o dönem Efes’te olmak şahane bir eğitimdi. 1986’dan 1991’e kadar haftada ortalama 4 gün Merter’deki tesislere gittim. Aydın Örs hoca, yine geç kaldığım bir gün odasına çağırdı. En başta gözlerim doldu, kabullenemedim ama en doğrusu buydu: Kekemeliğim geçmeye başlamıştı, özellikle konuşmayı sevdiğim insanlarla konuşunca en azından 3-4 cümle kekelemeden konuşabiliyordum. Aydın hoca da o insanların başında geliyordu: “Ali senin okulun zor, seneye liseye başlayacaksın. Derslerin basketboldan daha önemli, bu kadar çok yol gidip gelmek, hem okula hem kulübe yetişmek zor. Hem orada futbol takımı da var” dedi. Ertesi gün okulumdan yürüyerek bile 10 dakika mesafede olan Fenerbahçe Dereağzı Tesisleri’nde yeni takımımla ilk antrenmanıma çıktım. Aydın hoca haklıydı: Bir değil, iki futbol sahası vardı. İkinci antrenmana giderken kapıda dönemin en iyi Türk oyun kurucusu Oğuz Çetin’le aynı kapıdan girdik. O zaman hemen fotoğraf çekilebilecek bir teknoloji yoktu, şimdi beraber program yapıyoruz. Tabii ki Oğuz hoca o günü normal olarak hatırlamıyor ama ben hiç unutmuyorum.

1991-92 sezonundan itibaren her geçen gün özgüven eksikliğim azalıyor yerini daha az kekelemeye bırakıyordu. Bir akşamüstü Caferağa’da yeni takımımla müsabakada oynuyordum. Son dakikada benim attığım üçlükle öne geçip maçı kazandık. Aslında normal atmıştım ama potalı diye tabir ettiğimiz şekilde basket oldu! Hemen savunmaya geri koşarken çıkış tünelindeki beyaz formalıların alkışlarını fark ettim: Bizden sonra da Efes’in maçı varmış, takımın yarısı değişmişti ama beni tanımayanlar bile alkışlıyorlardı. Müthiş bir duyguydu, öyle ki savunmada ribaundu bile ben aldım ki hayatımda toplam 15 ribaunt belki almışımdır. Parçaları birleştirince tam da o maç döneminde kekemeliği %90 oranda atlatmış gibiyim.

Tabii ki babamın Doktor House’a bile öngörüde şırıngasını ters tutturacak doktor arkadaşının tavsiyesindeki tüm parçaların ortaklaşa, senkronize bir tedavi edici etkisi oldu. Fenerbahçe’de oynamaya başladığım sezon grunge müzik patladı: MTV Türkiye yayınına başlamıştı ve Nirvana ile Pearl Jam her çaldığında “o üçlüğü” tekrar atmışım gibi hissediyordum. Grunge’dan önce Punk’a oradan Post-Punk, New Wave, Madchester, Indie derken kekemeliğim “Satisfaction”ın sadece akorlarını çalabildiğim ucuz klasik gitarım kadar geride kalmıştı. At yarışından bulduğum parayla alınan bas gitar ve anfisi derken kısa süre sonra lise mezuniyet hediyesi ayağına elektro gitarı da pedallarını da aldım. Liseyi bitirdiğimde basketbol yerini çoktan futbola bırakmıştı, yine Kadıköy’den Topkapı’ya doğru yollara düşmüştüm ama üniversitede bir sezonda 8 dersten 7’sinden kalana kadar umurumda bile olmadı. Artık yalnız değildim, yolda ya takım arkadaşlarımla ya da hiç tanımadığım insanlarla konuşuyor konuşuyor hatta bazen hiç susmadığım için 500A otobüsünde minimum 1.5 saatlik yolun nasıl geçtiğini bile anlamıyordum. Bir keresinde bir teyze haklı olarak “Evladım kafam şişti ama” demişti, yerden göğe kadar haklıydı.

Son olarak Kemal Sunal filmlerinin ruhum ya da zihnimdeki tedavi edici niteliği hiç geçmedi. Zorlu bir askerlik görevimden sonra yine daha önce belki 100 kere izlediğim birçok filmini ilk kez izliyormuşçasına gülüp etkilenerek izlerken ruhumdaki yaraları iyileştirdim. Hazırlık ve orta sınıfın ilk yıllarında kekemeliğimle dalga geçen arkadaşlarımın lise zamanı sürekli Kemal Sunal taklidi yapmamı istemeleri tedavi ediciden de fazlasıydı. Maçın ilk yarısında 3-0 yenik olup 2. yarı işi penaltılara bile bırakmadan 5-3 öne geçmiştim. Sayelerinde lisede bir sürü disiplin cezası aldım. Bir tanesinde edebiyat hocamız Sıtkı Badem “Olsun ya bu senin şeref madalyandır, yeter ki takılmadan konuşmaya devam et, bende verecek daha bir sürü uyarı, kınama kâğıdı var” dediği an maçın bitiş düdüğüydü.

Biliyorum, bazen özellikle de TV’de ilk yorum yaptığım yıllarda halen kekeleyebiliyorum ama en fazla 1-0 yenik duruma düşüyorum, geriden gelmesi kolay oluyor. Kekemeyken ilerleyen yıllarda konuşmak karşılığı maaş alacağımı söyleseler dalga geçiyorlar diye kavga çıkartırdım. Bu yazıyı okuyan aynı dertten mustarip birisi ya da o kişinin çocuğu varsa hiç kendisini fazla yıpratmasın. Ben konuşmak karşılığı para alıyorsam bu hayatta herkes her şeyi, çok çok daha zorlarını başarabilir. Bu arada bence kekeme olmayanlar da zaman buldukça en sevdikleri şeyi yapsınlar. Hayat cidden çok kısa, yazıyı yazarken Aydan Siyavuş efsanesinin aramızdan ayrılmasının ardından 20 yıl geçtiğini fark ettim. Allah gani gani rahmet eylesin… Hâlbuki daha dün gibi: “Aliciğim ben seni sabaha kadar dinlerim, rahat rahat anlat…” Rahat içinde uyu hocam…

Bu yazı da ilginizi çekebilir