DIĞER

Benim #okulanim Bir Özel Üniversiteden

Author

Özel üniversiteye adımımı attığım ilk gün, anlamıştım buranın bana göre bir yer olmadığını. Her taraf son model arabalar, saçlarını yana yatırmış genç adamlar, kısacık etek giymiş kısacık kızlarla doluydu.

Yanımdan geçen taksinin içindeki saçlarını yana yatırmış genç adam:

- Kadıköy'e kardeşim, dedi taksiciye.

-Tamam abi, dedi taksici taksimetreyi açarken.

Taksici elliden fazla, müşterisi ise en fazla yirmisindeydi.

Yahu ben hayatımda taksiye bir kere bindim, o da dedemi hastaneye götürmek içindi. Zaten dedeme mi baksam taksimetreye mi baksam derken şaşı kalıyordum az daha. Okulun oradan Kadıköy nereden baksan kırk dakika. Biz dedemi hastaneye götürürken on dakika gidip on iki lira vermiştik, e bir de burası İstanbul, adam dolaştırır seni, e paraya bak. Benim İzmir-İstanbul biletimden daha fazla. Canına yandığımın kapitalizmi.

Ama yapacak bir şey yok. Özel üniversitede okuyor ve bunu tam burslu olarak devam ettiriyorsanız böyle şeylere alışmanız gerekiyor. Filmlerde izlemişiz gelmeden önce, "Aa burslu bu!" deyip eziyorlar bizim elemanları, bizimki de üzülüyor. Salak! Neden üzülüyorsun? Hiç oradaki gibi değil zaten olay. Hatta tam tersi.

İlk geldiğim günden beri insanlarla ateş istemek dışında hiçbir muhabbete dahil olmayan, döner kapılarda başka biriyle aynı bölmeye bile girmeyen, asansör zemin kattayken binen biri olduğunda taa onuncu kattan gelen asansörü bekleyen ben, bütün gün tek başıma dolaşıyorum koskoca kampüsün içinde. Geldiğim ortam dünyanın en samimi ortamı, içine girdiğim yerde bana yaşam yok. Sudan çıkarılıp klozete atılmış balık gibiyim.

Arkadaşları arıyorum "Hepsinin köküne dinamit koyayım siz olmadan yaşanan günlerin."diyorum. Aynı duygularla karşılık veriyorlar. Hiçbirimiz sevmiyoruz üniversiteyi. Her şeyin başladığı, her şeyin bittiği, her şeyin bir daha başladığı, kermeslerinden pastalar yürüttüğümüz, sıralarının üzerinde milyon tane maymunluk yaptığımız, teneffüslerde çömezlerin önüne geçip kantin sırasına girdiğimiz, aşık olduğumuz kızların okul numaralarını öğrenmek için sınıf defterlerini arakladığımız, maçlarda adı inek okula çıkmasın diye terimizin son damlasına kadar akıttığımız, camlarını kırdığımız, parası az olan arkadaşlara aramızda para toplayıp kaban aldığımız, sıralarında uykunun en tatlısını uyuduğumuz, öğle aralarında su gibi terleyip kafamızı suların altına soktuğumuz, sınıflarında bağıra çağıra şarkılar söylediğimiz, okul başkanlıklarına aday olduğumuz, öğretmenleriyle kadeh tokuşturduğumuz, aramızdan biri sevgilisinden ayrıldığında hüzünlü şarkılarla bahçesine sığındığımız, kahkaha atarken yerlere düştüğümüz, ağlarken tuvaletine saklandığımız, kopyanın nasıl çekildiğini öğrendiğimiz o Öğretmen Lisesi’nin mavi duvarlarında, çam ağaçlarının altında, o küçücük bahçesinde takılıp kalmışız hepimiz. Lise, insan ömrünün nevruzudur. Bütün baharlar orada başlar.

Eğer lisede çok samimi arkadaşlıklar edinip, hayatınızın en coşkulu zamanında da onlarla ayrı şehirlere gitmek zorunda kalmışsanız, sizi Babil’in Asma Bahçeleri’ne de salsalar, bu üzümler çürük deyip kaçarsınız oradan. Durumum aynen buydu. Deli gibi dolanıyordum işletmenin, pardon okulun içinde. Herkes, her şey bana çok yabancıydı. Okulun içindeki tek eğlencem ise, karşıdaki bakkaldan aldığım ev ekmeklerine, annemin bavula zorla sıkıştırdığı salçaları sürüp yemekti. Mahallede büyümüş çocuklar bilirler o tadı. Salçanın damak kavuran o tuz birikintisini.

Akıp gidiyor hafızam, yıllar öncesi.. Ben, sarı küt saçlarımı kuaförde kestirmiş, uzun saçlarımdan kurtulmuş olmanın verdiği cesaretle, annemle sokağın başında görünürken, bizim çocuklar "toplu saklambaç" oynuyorlar parkta. Sobelemek yerine topa vuruyorsun, hepsi bu. Her zamanki gibi Nihat ebe. Adam bir türlü kurtulamadı ebelikten. Şişman oluşundan mıdır, burnundaki et yüzünden nefes alıp verirken çıkardığı seslerden midir bilinmez, çoğu zaman almıyorduk Nihat’ı oyuna. En sonunda mâkül bir anlaşmayla karara vardık. Nihat toplu saklambaç töreninde her el ebe olacak! Nihat ebe oluyor, biz gelip topa vuruyoruz, Nihat zaten şişman, koşturamıyor, biz de istediğimiz yere saklanıyoruz.

Ben parka giriyorum kısacık saçlarımla. Oyun duruyor. Nihat:

- Çay verdiiim, diye bağırarak herkesi çıkarıyor saklandıkları yerden. Kimse zerre tereddüt etmeden çıkıyor tabii. Nasıl olsa bir dahaki el ebe yine Nihat.

- Kestirdin mi saçları sonunda?

- Kestirdim tabii oğlum. Ne o öyle kız gibi.

Saçlarımı kadın kuaföründe annemin nezaretinde kestirdiğimi anlatmıyorum tabii.

- Benimkilerden bile uzundu, diye lafa giriyor Fadime kıkırdayarak.

Ah Fadime! Adının tersine, yüzünde bir metropol bakımlılığı taşıyan ceylan yavrusu. Gelincik tarlası. Gülümsüyorum sadece; çünkü Fadime ile diğer herkesten sakladığımız gizli bir geçmişimiz var. Fadime informal olarak sevdiğim ilk kız. Bir de Esra var anasınıfında formal olarak aşık olduğum. Oyun hamurunu yere düşürme bahanesiyle eğilip elele tutuşuyoruz sıranın altında ve yemek yerken yanağına bir öpücük konduruyorum Esra’nın, kimseye belli etmeden. Bir gün öğretmen yakalamıştı da eşek taklidi yaptırmıştı bize. Cezaya bak.

Beni o gün, eşek olup sözde cezamı çektiğim gün yani, dedem gelmişti okula almaya. Şaşırmıştım. Eve gittik, baktım bizim eşyaları kamyona taşıyor birkaç adam. İcra mıymış neymiş? Anlamadım tabii. Ben o günden sonra dedemlerde kalacağımızın haberini almanın sevinciyle yeni öğrendiğim örümcek kardeş şarkısını söylüyorum etrafta. Annem ağlıyor. Ben şarkı söylüyorum. Çünkü dedemlerin evinin karşısında park var. E parkta hazır ebe var. Hepsini geçtim karşıda Fadimeler var ve annesi bize salça ekmek veriyor.

Oyuna ben de dahil oluyorum sonra. Nihat topun başında dikiliyor, topun sahibi gelip var gücüyle vuruyor topa. Nihat, üzerinde on tane keleş taşıyan bir asker gibi şortunu tuta tuta topun peşinde… Biz Fadime ile onların bahçesine saklanıyoruz.

- Saçlarımı beğendin mi Fadimem?

- Çok yakışıklı olmuşsun canım.

Annesinin balkondan bizi izlediğini görünce susuyoruz. Gelin salça ekmek vereyim size diye yukarıya çağırıyor Selma Teyze bizi. Merdivenlerden çıkarken, yanağından bir makas alıyorum güzel yârimin. Gülümsüyor utanarak. Bazı kadınların tek silahı bu işte; kendini saklamaya çalışarak gülümsemek. Bütün dolaşım sisteminizi hasara uğratıyorlar.

Annesi salça ekmeği uzatırken ‘sıhhatler olsun çocuğum pek güzel olmuşsun’ demeyi de ihmal etmiyor. Fadime’nin annesinin beğenisi kazanmanın verdiği haklı gururla gülümsüyorum, kulağımın içine kaçmış tıraş artığı kıllara aldırış etmeden.

- Bir dahaki el bizim bahçeye saklanalım.

- Neden?

- Özlemedin mi beni?

Merdivenlerden çıkarkenki gülüşün aynısı.. Daha on yaşındasın be kızım. Bu kadar işveli olma!

Ya sen ebe olursan diye bir düşünce ikimizin de aklından geçmiyor; çünkü Nihat topun başında hazır.

Bizim bahçedeki kömürlüğe giriyoruz bir dahaki el. Fadime'nin elini avcumun içine koyuyorum, başımı yaslıyorum tüyden yumuşak omzuna. Fadime hiçbir şey demiyor.

Ben Fadime’den bir yaş küçüğüm; ama yaş farkını sorun etmiyoruz. Sarılıyoruz sonra. Kokusunu içime çekiyorum. Küçük bir buse konduruyorum ağzının kenarına. Fadimeyle göz göze geliyoruz. Sevgi bu değil midir zaten?

Bütün büyü bir anda "Çanak çömlek patladı!" diye bağıran Nihat’ın sesiyle bozuluyor. Telaşlanan Fadime benden önce çıkıp gidiyor bizim bahçeden. Ben duvardan atlayıp başka yerde saklanmış süsü veriyorum arkadaşlara. Bu yaşta gizli aşk yaşıyoruz, kolay mı?

Sonra toplu saklambaç sıkıyor bizi. Artık yeter. Hem Nihat da çok yoruldu değil mi? Burnundan sümük baloncukları çıkararak "Ben daha olurum ki ebe ya." dese de bizler mahallenin insaflı gençleri olarak kibarca geri çeviriyoruz bu cazip teklifi. Fadime tam gruptan ayrılıp eve gidecek oluyor, piç olarak tabir ettiğimiz tiplerden biri bağıra bağıra şarkıya giriyor birden:

"Hadi gel köyümüze geri dönelim, Fadime’nin düğününde halay çekelim!"

Serçe parmaklarımız birleştirip halaya duruyoruz kızlı erkekli. Sanki ben Fadime’yi daha on dakika önce kollarıma almamışım, elini bir kuş yavrusunu okşarmışcasına tutmamışım gibi, kapılıp gidiyorum türkünün havasına. Halay başı oluyorum. Fadime ağlaya ağlaya eve gidiyor.

O yıl benim sünnetim var. Hazırlıklar son sürat. Dedem koşturuyor deli gibi. Babam yok tabi ortada. Sahi babam nerede? Üzerinden on yıl geçti inanın bunun cevabını ben de bilmiyorum. Hiçbir zaman da sormadım babama onca yıl neredeydin, sonra birden niye çıkıp geldin diye. Duymak istemedim çünkü cevabını. Hem öğrensem ne fark ederdi ki? Babam bana Antalya’daydım dese ne değişirdi? Ya da Trabzon'da? Hiçbir şey. Bazı soruların cevabını öğrenmemek soruyu sormadan önceki hayatınıza aynı şekilde devam etmenizi sağlıyor.

Her neyse. Salonu tutuyoruz aylar önceden. Öğretmen Evi’nde olacak sünnet. Kesim dikim işlemi ise sünnetten bir ay önce. Tarih 11 Eylül. İkiz kulelerin yıkılması anısına sembolik bir ritüelde sünnet olacağım.

Kesim sabahı korkudan kusuyorum. Tuvalete girip son kez bakıyorum aşağıya doğru. Buraya kadarmış diyorum içimden. Anneannem dualar okuyup yolcu ediyor bizi. Bir de sünnetçinin ayağına gidiyoruz sanki yapacağı çok güzel bir şeymiş gibi. Dayımın koluna giriyorum, annem arkadan geliyor. Dedem, sünnetçiye bizden evvel gitmiş sabahın köründe. Kapıyı açıyorum ellerim titreye titreye, kapının arkasında bir gölge. Kafamı uzatıyorum:

Beni yıllar önce lunaparka götürmüş olan uzun boylu, bıyıklı bir adam. Kimdi bu diyorum kendi kendime. Az sonra hatırlıyorum. Babam.

- Aa saygıdeğer ve vefalı babacığım. Hoş geldiniz; fakat sünnete henüz bir ay var. Şu an kesime gidiyoruz. Sen şimdi git bir ay sonra istek bölümünde orkestracı adını söylediğinde gelirsin. Millete karşı da ayıp olmasın hem değil mi?

Dayım sus diyor bana. Annem arkada Kuzey Buz Denizi’ne dalıp yeni çıkmış gibi bakıyor. Babam sigarasını söndürüp beni kucağına alıyor. Bırak beni diye çenesine bir yumruk atıyorum; ama vız. Sarsılmıyor bile adam. Dayım beni alıp arabaya bindiriyor zorla. Babam, anneme bir şeyler anlatma çabasında. Annem yine ağlıyor. Dayım da kilitlemiş kapıyı, çıkamıyorum arabadan. Sünneti filan unutuyorum bir anda. Birazdan başıma neler gelecek, ben arabanın kapısıyla uğraşıyorum. Annem de arabaya biniyor sonra, babamı kapıda bırakıp sünnetçiye doğru basıyoruz gaza. Daha doğrusu dayım basıyor.

- Git bir işe gel haydi.

- Evde yaptım ben.

Tekrar baş başa kalırsak çok duygusal bir ortam yaşanacak tuvalette biliyorum. O yüzden uzanıyorum hemen koltuğa. Arkada dayımın sesini dinliyorum. Dedeme babamın geldiğini anlatıyor. Benim yumruk attığımı da anlatsana dayı. Yok, onlar ayıp şeyler, anlatılmaz.

- Düzgün kes doktor amca. Az şekilli bir şey yap, diyorum sünnetçiye annem birazcık gülsün diye, fayda yok. Annem hala buz gibi. Dedem tepemde türlü şaklabanlıklar yapıyor, üzülmesin diye gülüyormuş gibi yapıyorum. Seviniyor.

- Sen merak etme, diyor sünnetçi. Barok tarzı yapacağım.

Barok ne acaba diye düşünüyorum. Dayım kıs kıs gülüyor sünnetçinin lafına. Komik bir şey herhalde.

Ben burada bütün geleceğimi sana emanet etmişim, üstelik de bunu annem şu haldeyken yapmışım, sen hala komedyenlik peşindesin. Pis sünnetçi.

İçimden geçenleri duymuş gibi, cıppsss diye yapıştırıyor iğneyi kasığıma.

- Yandım doktooooor!

Hastane inliyor.

- Hani sinek ısırığı gibiydi? Hani acımıyordu. Ciğerim yandı, içim çıktı be!diye bağırıyorum avaz avaz; ama bir damla gözyaşı gelmiyor gözümden. Benim yerime annem ağlıyor. Çünkü Fadime ağladığımı duyarsa bir daha benim elimi tutmaz. Ben, bir iğnenin acısına dayanamayıp çocuk gibi ağlamış bir korkağa mı sarılıyorum diye düşünebilir. Zaten üzmüşüz kızı. Bu ihtimalleri düşünerek sıkıyorum dişimi.

- Hangi takımı tutuyorsun sen?

- Mehter Takımı doktor, derken makasın ucunda küçük bir et parçası görüyorum. Doktor gülümseyerek makası sallıyor, oh be diyerek rahatlıyorum. Dedemi ilk defa gözleri dolu görüyorum bunca yıllık ömrümde.

Kesim bitip eve geldiğimizde arka odada adıma düzenlenmiş yatağa uzanıyorum. Üzerime delikli bir kutu koyuyorlar. Arada kaldırıp bakıyorum. Çok güzel bir duygu. Erkeğim artık. Elime tetris tutuşturuyorlar hemen. İlk defa elime almış gibi otomatiğe bağlayıp saatlerce çubuk diziyorum. Hala rüyalarıma girer her şey düzgünken yukarıdan gelen o "Z" şeklindeki çubuk.

Ertesi sabah arkadaşlar ziyarete geliyorlar. Hepsi, bir kere vuruyor kutuya.

-Kuşu kesmişler ha? diyor piç olarak tabir ettiğimiz, türküye girme cüretini kendinde bulan arkadaş.

Herkeste utangaç ve sinsi bir gülümseme.

Bundan sonra içine dalacağımız ve ömür boyu çıkamayacağımız bir kuş muhabbetine kaptırmışken kendimizi, süzüle süzüle Fadime giriyor içeri. Burnumda bir elma kokusu… Yatağın başına oturuyor gizli yârim. Bendeki hava İngiliz Kraliyet Ailesi’nde yok. Bundan sonra hiç üzmeyeceğim seni Fadime diyorum içimden.

- Geçmiş olsun canım. Çok acıdı mı?

- Yok yahu. Sinek ısırığı gibi bir şey. Hissetmedim bile.

Fadime, gururla gülümsüyor. Bir şey anladılar mı acaba diye arkadaşları göz ucuyla süzerken, Fadime annemin elini öpüp çıkıyor kapıdan. Annem müstakbel gelininin arkasından bakıyor uzun süre kapıya, belki babam gitmemiştir diye. Kömürlükten kedi sesleri geliyor.

Salça ekmekten geldiğimiz yerlere bak. Ömür böyle değil mi zaten ama? Küçücük bir andan, yüzyıllara akabiliyor insan. Ben de hiç deniz görmemiş bir nehir saflığında bunları getiriyorum aklıma.

Sabahları dersler oluyor, onlara giriyorum. Şimdi ben buna girmezsem ne olur diye düşünüyorum, bir ton cevap çıkıyor karşıma. En basitinden sınıfta kalırım diyorum. Sınıfta kalırsam ne olur diye düşünüyorum, yine bir milyon cevap. Bu kadar çok düşünmemem lazım.

Derslerde ne işimize yaracağı muamma olan sayısız bilgiyle dolduruyorlar kafamı. Zaten çok küçük zeka parıltılarıyla yaşayan bir insanım, bir de hafıza kartımı ağzına kadar doldurunca, anneannemin uyku hapı içmiş haline dönüyorum. Beynim sadece yaşamsal faaliyetlerimi kontrol edecek seviyede çalışıyor. Bazen beynimin varlığından şüphe ediyorum. Zaten düşmüşüz kapitalizmin göbeğine.. Benim geldiğim yerde çay elli kuruş. Burada dört liraya açma yedim geçende.

İleride ne olur ne biter bilmiyorum. İçimde hep bir çaresizlik hissi. Çaresizlik insanı sakinleştirir. Belki bu yüzden böyle dinginim ne vakittir. Gerçi hep böyleydim ben. Küçüklük halimden eser kalmadı boyum yarım metre uzayıp yirmi kilo alınca. Hem cismen, hem fikren. Bir ara yaklaştım çocukluğuma ki o da lisedeydi, o da erkenden bitti.

İki sene önce taşıdılar bizim liseyi başka bir binaya. Ama bir şey değişmemiştir o sarı gömlek, yeşil süveter giyilen o arkadaşlık hastanesinde, eminim. Her şey samimiyetini kaybeder, orası kaybetmez.

Geçen sene de Fadime’yi evlendirdiler sevmediği bir adamla. Hepimiz halay çektik düğününde, Nihat düğüne gelmedi.