EĞLENCE

Bartın'da iş sahibi nasıl oldum?

Author

Yüksek lisansın ders dönemleri bitmiş, tezimin konusu ne olsun karın ağrısıyla sokaklarda dolanırken ben telefonum çaldı. Bilinmeyen bir numara, bilmediğim bir kod. Klasik selamlaşmadan sonra karşımdaki beyefendi (daha sonra uzun uzun anlatacağım Cüneyt Bey) ile ilginç bir konuşma yaptık.

- Cemre Hanım size İşkur sayfasından ulaştık. Bartın ilini duymuş muydunuz? Sanıldığı gibi Doğu Anadolu’da değil. Yerel güzelliklerini görmeniz lazım mutlaka… Zonguldak var, Karabük var; duymuş muydunuz onları? Duymamışsanız bile gelin sizi gezdire…

Ben o esnada bana şaka yapabileceklerin listesini hazırlamış, intikam planlarını oluşturmuştum bile. Bartın neresiymiş?!

Yaklaşık 15 günlük bir süreçten sonra anlaşıldı ki bu şaka değil, gerçekten benimle çalışmak istiyorlar, gerçekten Bartın, gerçekten bir firma, gerçekten davet ediyorlar, gerçekten! Neyse kalktım gittim ben de. Bir de güvenlik olsun diye akraba bulduk hemen Bartın’da. Bilirsiniz biz Türklerin güvenlik önlemleri paha biçilemezdir. Hırsız girmesin diye ışık açmak, başına bir şey gelmesin diye il sınırında yaşayan tanımadık akraba bulmak…

Sabah 05.48 itibariyle Bartın’a oturmaktan düzleşmiş ve balon gibi olmuş bacaklarımla indim. Kargayı bırakın, hava bile aydınlansam mı aydınlanmasam mı derdinde. Telefon ettim ben geldim diye… Karga diyorum uyanmamış, Cüneyt Bey bir geldi ki sanırsın düğüne gidiyoruz! Ben çapaklarımı yere bırakıyorum falan adam üzerinden parfüm akıtıyor; öyle ihtimam. “Haydi” dedi, “Bartın’ı gezdireyim sonra da kahvaltı ederiz ofisinizde…”. Bu kısmını hatırlamıyorum, uyuyordum. Olur anlamına gelen “heaa” tadında bir şey söyledim ama ben söylemedim onu, ağzımdan çıkıvermiş. Nitekim Bartın’ı gezdirmesi 10 dakikamızı aldı, o 10 dakikanın içinde de arabaya bin, bavulu koy falan var. Siz anladınız ne demek istediğimi…

Şimdi ben sanıyorum ki patron Cüneyt Bey, zaten tanıştık, bir rahatladım ben. Zaten uyurken koca (!) şehir gezmişim, sabahın 06:00’sında daha da kanıtlayacak bir şeyim yok. Ofise bir girdim ki bir sofra hazırlanmış bütün Bartın doyar. Bence tabii. Etrafında da 3 adam daha. Bunlar kim? Bunlar 4 ortakmış efendim. 4. Sayı ile yazayım dört. Hepsi, dördü birden, benim patronum olacaklar. Sözleşme imzalarsam ama onlara sorarsam zaten ben işe başladım çoktan da ilk gün kahvaltısı ediyoruz. Öyle de oldu ama onu biraz sonra anlatacağım.

Hacı Bey, adından da anlaşılacağı üzere din ile hiçbir alakası olmayan, geceleri bir büyük içen, içmediği geceleri yaşanmamış sayan, aklı var fikri yok bir adam. Komik mi komik… Ekibin en ortada, en eğlenceli üyesi kendisi. Hep ortak karar verelim, mutlu olalım sarılalım sıkı sıkı kafasında. Rahat adam tabii…

Cüneyt Bey, sabahın köründe giydiği düğün kıyafetinden anlaşılacağı üzere kibar bir bey; yalnız Bartın gibi bir il için fazla kibar. Öyle kire pasa dokunamaz, hemen ellerini yıkar. Hanımcığım, Beyciğim diye konuşur; o esnada elleriyle farklı hikayeler anlatır. Titiz olduğu kadar da kurnaz. Bu hal hareketin ardına sığınır, arkadan bir ton iş çevirir.

Mustafa Bey’i ben size anlatmayayım da siz Google’dan “Hugo” yazarak aratın. Arattınız mı? Tamam onun takım elbiselisi. Biber almaya pazara giderken giydiği takım elbise bile marka, öyle söyleyelim. Tam bir pazarlamacı. Zayıflama ilacı işine de girmiş bu zamanında, siz anladınız onu. En samimi görünen ama en işleri bulandıran da bu.

Son olarak da efsane adam… Bu adamı anlatmaya ne benim sayfalarım yeter, ne sizin zamanınız. Bir piknik tüp düşünün. Şimdi ona gözlük ve saç ekleyin, işte Fahri Bey. Doğal komik. Sizin için peynir doğradım dese yerlere düşüyorsunuz gülmekten o derece. Demirel’in saati diye bir hikaye anlattı, hiçbirimiz anlamadık ama öyle çok güldük ki en son ağzımı tutuyordum. Onunla muhteşem anılarım var…

İşte bu dört ayrı tip birleşmişler efendim, bir şirket açmaya karar vermişler ve tabii ki bana denk gelmişler. Ne olacaktı? Yemekler yenilirken daha sözleşme imzaladım ama nasıl oldu, neden oldu hiçbir fikrim yok. O esnada etrafa telefonlar edilmeye başlandı, Cemre Hanım sekreter arıyor diye ama ben o sırada sosis kemirmekle meşgulüm. Kısaca konuşmaya çalışırken ağzımdan düşen peynir parçası ile dolgun ücrette iş sahibi oldum.

Ne ara o sofra kalktı, ne ara önüme Türk Kahvesi geldi, ne ara o aranan sekreterler iş ilanına cevap verdi, ne ara ben bacak bacak üstüne atmış mülakat yapıyordum hiçbir fikrim yok. Bu arada ben İstanbul’da yaşıyorum söylemiş miydim? Seçtim. Kevser Hanım… O kız var ya hayatım boyunca aldığım en iyi karardır ben size onu söyleyeyim.

Her şey öyle çabuk oluyor ki ben algıyı falan devre dışı bıraktım. Ne derlerse “hee” tadında bir ses çıkarıyorum. Durmak bilmeksizin çoğalıyoruz. Günün başında iki kişiyken olduk mu sana 6. Ofis tutmaya gidiyoruz diye yola çıktık, 6 kişi aksiyon filmi tadında yürüyoruz. Gören kenara kaçıyor o derece… Bu arada uykusuzluk ve olan bitenden beynimi, düşünme kapasitemi ve karar verme yeteneğimi yanımda taşıyorum. Koluma girdi benimle yürüyor ama benimle değil o derece.

Ofisi tutmamız 13 dakika sürdü. Bartın’a indiğim saat 05:48; işim, maaşım, ofisim, sekreterim ve bir odamın olduğu saat 12:36. Esnaf lokantasında yenilen yemek, görüşürüz, hoşça kalın gibi iyi dileklerle beraber otobüse binmem ve İstanbul’a dönmeye başlamam da yaklaşık 13 dakika.

Bartın’a yerleşme maceramda görüşmek üzere…