ILIŞKILER

Başka bir hayatta, ikimiz de birer kedi iken

Author

Hiçbir zaman korktuğumu başkalarına itiraf edemedim. Gurur her şeyin sebebi aslında. Bizi aşağıya çeken de, bizi göklere çıkaran da.

Küçükken karanlıktan korkardım. Şüphesiz, o zamanlar hayal gücüm çok daha geniş ve yaratıcıydı.

Büyüdüm, aşağılanmaktan korkmaya başladım.

Yaşlandım, ölmekten korkmaya başladım.

Öldüm ve beklediğim kadar korkunç olmadığını gördüm. Yalnızca bir an.

Öldüm, yalnız kalmaktan korkmaya başladım. Aslında ben hep yalnızlıktan korktum. Küçükken de, karanlığın yalnızlık olduğunu öğrendikten sonra, korkmaya başladım. Aşağılandım, utandırıldım, etrafımdaki insanların hayatımdan çıkıp gitmesinden korktum.

Sahi, yalnız ölmekten daha büyük bir korku ne olabilir? Fani hayaller ve sanrıların artçıları mı? Maddesel canlılar mı? Aklın hayalin bile alamayacağı düşünceler mi? Hangisi daha çok acıtır? Bir yılan ısırığı mı, insanın son nefeslerini boş bir odada bomboş bir duvara bakarak alması mı?

İnsanoğlunun neden olduğu karmaşa, neden olduğu yalnızlık seni de korkutmuyor mu? Her gün kendi kendisine bağladığı görünmez zincirler, birbirinden ayrılmayacağına söz veren çiftler ve kısa bir süre sonra gözü yaşlı evine dönen bir kadın, seni de korkutmuyor mu? Yaptıkları ve yapacakları insanoğlunun, seni derinden yaralamıyor mu?

Her sabah aynı saatte, aynı otobüse bindiğinde karşılaştığın o güzel kız, yorgun gördüğün, gerçekten yorgun gördüğün, aceleyle yataktan kalkışının bir kanıtı olan dağınık saçlarıyla sana dosdoğru bakan o kız, ne görüyor seni görünce? İçindeki sonsuz boşluğu görebiliyor mu dersin? Yoksa onunla her gün aynı otobüse binen ve bir basit selamı dahi esirgeyen insanlar gibi o da seni umursamıyor mu?

Bir zamanlar… Eh bunu kendime hiçbir zaman söylemeyemem, ama sana söyleyebilirim. Bir zamanlar, senden nefret edişimi ve tek kurtuluşumun sen olduğunu farkettikten kısa bir süre önce, insanların iyi olduklarına inanmıştım. Bu, küçük bir çocuğun insanlığa bakış açısından çok da farklı olmamakla birlikte affedici tanrıların varlığına inanmamla hemen hemen aynı şeydi. Elbette, ben de üzüldüm. Hatta o kadar çok üzüldüm ki gözlerim bile bana itaat etmeyi bıraktı, bir süre sonra tek bir damla bile dökmedi. O kadar üzüldüm ki, beceriksiz parmaklarımla sardığım tütünden bile tat alamadım. Günler geceye, geceler karanlığa karıştı. Sen… Sen ise yokluğa.

Gariptir, inancım beklediğinden uzun sürdü. “İnançtır insana yaşam amacı veren” derler. Bu düşünceye ve “kadercilik” kavramına ne kadar tutunsam da olmadı. Neresinden yakalamaya çalışsam; o akıntıda sürüklenen küçük çakıl taşını, hiçbir zaman yakalayamadım. Komik. Halbuki kendimi iyi bir yüzücü sayardım. İnsan ölünce düşünecek zamanı çok oluyor. Öyle tüm hayatının gözünün önünde akıp gitmesi yalanlarına inanma. Zaten yakanı hiç bırakmayan anılardan nasıl kurtulabilirsin? Onları yakabilir misin? Gerçi, bunu düşünmemiştim. Seninle ilgili tüm anıları, gülümsemeni, o hafif kokunu yakabilir miyim dersin?

Öldüm.

Küçük bir odaydı. Tavanı gök mavisi, yerleri simsiyahtı.

Çorba yapmıştım kendime. Annemin çorbasından. O görse ağlar mıydı? Annemi düşünmemiştim uzun zamandır. İlginç. İnsanın kendi ölümünü tekrar yaşaması farklı bakış açılarına sahip olma becerisi kazandırıyor. Ne zamandır annemin elinden çorba içmedim?

Pencere önündeki çiçeklerimi son kez suladım. En sevdiğim şarkıyı son bir kez dinledim. O hiç sevmediğin tütünden içtim.

Sahi, sen neredeydin?