YERLİ MALI...

Author


Yerli mali haftasıydı. Annem, çantama patates kızartması, iki dilim ekmeğe yağ sürüp üzerine toz şeker gezindirmiş, sonrada şekerli tarafları birbirine yapışacak şekilde kapatmıştı. Bayramdan kalan şekerlenmiş bayram şekeri ve birazda çekirdek koymuştu. Siyah önlüğümü giydirip, öptü kafamdan, kirli yakamı düzeltirken.
Öğretmen herkesin yerini değiştirdi, beslenme saatinde. Bende Buket’in yanına düştüm. Saçlarında hiç bit olmayan, beyaz yakası bizimkilerden daha beyaz olan Buket’in.
İkinci sınıftaydık ve bazen, bana gülümserdi Buket. Öğretmenim herkes getirdiklerini sıraya koysun dediğinde, içimi kaplayan hüznü anlatamam. Gözlerim doldu. Tek istediğim anneme sarılmaktı. Buket kenarları işlemeli örtüyü çıkardı. Avuç içiyle düzledi. Bense sadece yere bakıyordum daha doğrusu kucağımdaki beslenme çantama. Buket başka bir dünyadan gelmişti sanki. bizim mahallede Ayşe var, Fatma var, Zübeyde var. Ama Buket yoktu işte. Hem benim bildiğim kızların saçı ya kafaya topuz yapılır yada arkadan at kuyruğu örülürdü. Onunkiler kulak hizasında küt kesilmişti. İp atlarken izlerdim bazen. Zıpladıkça saçları da atlardı ve bunu sınıfın kirli caminin arkasından izlemek en eğlenceli oyunumdu. Öğretmenim ; hadi oğlum, sende çıkar yiyeceklerini dediğinde zoraki bir gülümseme takmaya çalıştım yüzüme. Ağlamamak için. Utana sıkıla dizdim masaya. Ah annem giriverse kapıdan diyordum sadece.
Buketin serdiklerine göz ucuyla bakıyordum. Çoğunu biliyordum. Mesela sarı olan muzdu. Babam maaş alınca bir bana, bir tane de kardeşime alırdı mutlaka. Annem ve babam pek sevmiyorlardı galiba, muz yemezlerdi! İçinde ki kaşarı dışına taşmış tostu da biliyordum. Hayat bilgisinde öğrendiğim, Karadeniz’li köylülerin yetiştirip sattığı ve parasıyla televizyon buzdolabı gibi şeyler aldıkları fındık da vardı. Ancak bir şey daha vardı. Üzeri simsiyah parlak, alt kismi daha kahverengi. Kare kare kesilmişti. Yumuşacık duruyordu. Üstündeki parlayan siyah şey birazda yanlara akıp orda donmuştu...
Buketin yüzüne bakmadan, şekerli ekmeği birbirinden ayırdım. Bir dilimini beyaz örtüsünün üzerine koydum. Patates kızartmasının olduğu kutuyu da aramıza koydum. Kimseyi görmüyor, kafamı dahi kaldırmıyordum. Bir tane muz verdi bana. Çatlak ellerimle aldım muzu. Fındık da verdi. Utanmasam fındıkları, muzun üzerine yapıştırıp yapıştırıp yiyecektim. Ama utandığım dan mı, yoksa aklımın o siyah şey de olduğundan mı ! bilmiyorum ama tadını beğenmedim, verdiklerinin. Sonra o siyah şeyi verdi. Yok sevmiyorum ben onu dedim, yüzüne bakmadan. O da ısrar etmedi. Aklim, yediği o siyah şeydeydi ama sevmiyorum demiştim nedensiz yere. Öyle güzel yiyordu ki, sanki dünyanın en lezzetli şeyiydi yediği. O yedikçe ben yutkundum, ben yutkundukça o yedi... Öğretmen tahta sıraların arasında dolaşıyordu. Oğlum yesene getirdiklerini dediğinde bir daha yapıştırdım yüzüme o zoraki gülümsemeyi. Şekerli ekmeği
çiğniyor ama yutamıyordum. O gün çok canım sıkıldı. Buket sadece bir kaç çatal patatesimden aldı, o kadar.
Eve giderken hava kararmaya başlamıştı. Kalan yiyeceklerimi etrafı kontrol edip bir duvarın kenarına attım eve giderken. Aç gittim eve. Annem kapıda gülümsedi, her zamanki gibi. Beslenmeme baktı aferin benim paşama, hepsini yemiş dedi. Bir daha yapıştırdım o gülümsemeyi hiç konuşmadan. O gece tek kelime konuştum.! ‘’Anne beraber yatalım mı’’...