DÜNYA

Kültür(süz)

Author
Kültür(süz)

Toplumu şekillendiren olguların başında tarih ve bilinç önemli bir yer tutar. En genel tanımla; geçmişi ile barışık yaşamayan toplum benliğini ve özdeğerlerini yitirmeye mahkumdur.

12 Eylül darbesinden sonra doğmuş biri olarak, apolitize edilmek ne demek tam anlamını yirmili yaşlara geldiğimde anlamaya başladım. Okullarda bizi eğiten, öğretmenlerden tutunda, çevremizde ki aile hayatımıza kadar hep bir bencillik ve mükemmeliyetçilik düşüncesi hakimdi. Hiçbir şeye sesimizi çıkarmamayı ve karışmamayı öğütleyen ve telkin eden bir zaman dilimiydi. Büyürken tek amacımız; yarış atı misali sınavlara sokulmak ve sözüm ona en iyi okullarda eğitim alma şansına erişerek, maddi zenginliklerle dolu hayata adım atmaktı. Babamla yaşadığım bir anı hiç unutmuyorum. Ortaokul yıllarım, eve moralim çok bozuk olarak gelmiştim. Neden moralim bozuktu tam hatırlayamıyorum. Ama ders, sınav, okul ya da gelecek kaygısı için değil onu iyi hatırlıyorum. Babam işten geldiğinde annem yemek masasına çağırdı, aç olmadığımı söyledim. Annem sanırım babam geldiğinde birşeyler söylemiş ki babam odaya geldi, “Neyin var oğlum?” diye sormuştu. Ardından derslerle ilgili birşeyler mi var gibisinden bir konuşma yapmıştı. Sonra o unutamadığım, aklıma mıh gibi çakılan sözü söyleyivermişti; “Senin ders çalışmaktan başka ne problemin olabilir oğlum!” Böyle bir zaman dilimiydi büyüme çağımız. İyi bir hayat(!) için zorlanan bireyler olarak yetiştirilmeye zorlandık. Zaman zaman ailemi yargılasam da onları suçlamamayı öğrendim. Çünkü o zamanlar (ki bu zamanlarda anne-babalar daha çılgın) trend olan olgu, maddi zenginliği üst seviye çocuklar yetiştirmek bir zorunluluk gibiydi.

Sınıfsal farklılık her yaştan bireye bulaşmış, kapitalizm hedefleri doğrultusunda yetiştirilen sürüler haline gelmeye başlamıştık. Üniversite, iş kapısını aralayan yegane kurum olmuştu. Her çocuğun aklı, fikri ve vicdanı, okuduğu okullarda başarılı olmak üzerine kurulmuş düşüncelerle doldurulmuştu. 8 yıllık zorunlu eğitim yasalaşmadan önce ilkokulda, anadolu ve fen liselerine giriş sınavları vardı. Ben ne ilkokulu bitirince ne de ortaokulu bitirince bu sınavlarda herhangi bir yeri kazanamadım. Hayatım normal veya düz denen okullarda geçti. Çocukluktan gençliğe geçişin şekillenmeye başladığı ilk yıllarda, ailemin kötü bir ortaokul seçimi ile daha ilginç bir hal almaya başlamıştı. Gittiğim ortaokul daha çok çocuklarının eğitim hayatıyla pek ilgilenmeyen ailelerin çocuklarının geldiği bir okuldu. Bugün hala anlayamadığım bir şekilde, babaları dedeleri mafya olan hatta çocuğu ders geçsin ya da diploma alabilsin diye okul basıp hoca tokatlayan velilerden oluşan bir güruh bulunmaktaydı. Oyunlar genelde, şiddet ve dayak üzerine kuruluydu. Böyle bir okulda hayatınızı yönlendirmek üzere yapacağınız seçimler, aşina olduğunuz arkadaşlık ortamıyla çok ilintilidir. (Burada hayatımı anlatmayacağım. Sadece konunun derinliğini anlatabilmek için kullandığım bir argüman.)

Her yıl okul bitince yaz aylarında, çok güzel bahçesi olan, denize 250 metre mesafede olan bir sitede ki evimizde yaz tatilimi geçirirdim. Çok farklı insan gruplarının bulunduğu bir siteydi. Burası; hayat konusunda tecrübeler edindiğim ve sosyalleşme dürtümü kazandığım bir yer olarak hep hafızamda güzel anılarla yer edinmiştir. Sınıfsal farklılığın en vahşi halini burada görmüştüm. Siteye yeni taşınan birkaç aile olmuştu. Bu aileler, okumuş, kültürlü ve refah seviyeleri yüksek görünen ailelerdi. Bu ailelerden üçünün çocuklarını hatırlıyorum. Bu üç kız sürekli beraber gezer ve beraber bişeyler yaparlardı. Sonradan kuzenim vasıtasıyla tanıştırıldık ve bizim arkadaş grubumuzda bulunmaya başladılar. Öğrendik ki şehrin en iyi anadolu liselerinde okumaktaydılar. (O dönem 5 tane anadolu lisesi vardı Adana’da bunlardan Adana Anadolu Lisesi Fen Lisesi ile eşdeğer eğitim vermekteydi) Bir süre sonra onların eğlence anlayışı ve bizim eğlence anlayışımız arasında farklılıkları gözlemlemeye başladım. Onlar hep derslerden, okullardan ve üniversitelerden konuşuyorlardı ve bu benim hiç ilgimi çekmiyordu. Şu an neden yaptığım konusunda bir fikrim olmasa da düz bir ortaokul öğrencisi olarak aralarından birine çıkma teklif etmiştim. Kız nerdeyse bana “Sen Kimsin ki?” diyecekti ama dememişti. Yıllar içinde hep “düz” okullarda hayatıma devam edince bu insan gruplarından çok karşılaşmaya başladım.(Aileleri zengince olanlardan) Sizinle beraber yapacak birşeyleri olduğuna inanmayan, önyargıları oldukça keskin ve paylaştıkları tek şeyin materyal bir dünyada nasıl daha iyi para kazanırım fikrine odaklanmış bireyler oluşları, ülke şartlarında görünümlerine daha bir anlam katıyordu sanki.

İnsan hayatı boyunca değişik yaş gruplarından birçok kişiyle sosyal ortamlarda buluşabiliyor. Benimde çok farklı yaş gruplarından arkadaşlarım oldu. Kendi yaş gruplarımda gördüğüm en fazla arzu iyi bir iş ve çok para kazanma duygusu oldu. Paranın meta halinden tanrısallaştırıldığı bir dönemin çocukları yetişiyordu sanki. Okul hayatım boyunca her dönem çalışkanlık ile tembellik arasında gidip gelmiş biri olarak, hiçbir zaman para amaç olmadı. Hep araçtı hala araç olarak hayatımda devam etmekte.

İhtilal sonrası doğmuş olan bizlerin sürüldüğü en büyük kargaşa; kapitalizmin damarlarımıza kadar işlemiş olduğu gerçeğidir.

Bugün tanıdığım insanlara baktığımda tek gördüğüm gerçeklik para. Bizleri yetiştiren eğitmenler, aileler ve devlet hep bize bu yarışı empoze etti. Ailelerimiz en iyi okullarda en iyi meslekleri seçmemizi öğütledi. Hiç kimse sormuyordu çocuklarına “Ne olmak istiyorsun?” diye. Soranlar elbet olmuştur. Kendi istediği hayata kavuşanlar da olmuştur elbet. Ama benim dünyamda bu sorular yeterince saçma ve absürddü. Çünkü herkes bu okullara gitmeli ve buralardan mezun olup kariyer yapıp hayatı sorgulamamalıydı. Yaşadıklarımdan hiçbir zaman pişmanlığım olmadı. İmkansızlıkların içinde yapmak istediklerim oldu yapamadım ya da yapmadım. Esas sorunda burada. Bize ne öğretildiyse onu öğrendik ve uygulamaya çalıştık. Eksik ya da tam olmasının bir önemi yok. Esas önemi olan, insan olarak sorguladıklarımız. Bu yaşıma kadar hep sorguladım, düşündüm ve karşı çıktım. Daha çok okumaya anlamaya çalıştım. Yaşadığımız toplumun bozukluğu beni hep üzdü. Kendi ailemde ve çevremde insanların düşüncelerine saygı duymaya özen gösterdim. Arkadaş ve dost bildiklerim için yalnızca gerçekleri söyledim. Hep dokuz köyden kovuldum. Hep çok konuşan, geveze ve gereksiz olarak nitelendim. Ama bunun bir önemi yok. Bildiğim tek şey; ben düşündüklerimi söylerken hep haklı olarak nitelendirilip, “Ya baba sen haklısın da hayat öyle değil işte” anlamında sürüyle laf işitmem olmuştur.

Günümüzde, materyalizme olan aidiyet artarak devam ediyor. Tüketen bir toplum haline getirildik. Zamanında, kendi özkaynaklarıyla 300'e yakın uçak üretmiş, köy enstitüleriyle kırsaldan 15.000'e yakın çocuğu bilime, edebiyata ve ülkeye kazandırmış, kendi toprağını ekip biçerek kendi kendine yeten hatta dünyaya ihraç eden bir toplumken şu an sadece tüketen ve ithal eden bir toplum haline geldik. Başka ülkelerin yaşam standartlarına olan merak ve ülkenin anahtarını kaptırdığımız çok uluslu şirketler eliyle kendi benliğimizden ve özümüzden koparıldık. Kim olduğumuzu, yaşam amacımızı ve esas olan kendi kimliğimizi bize ait olmayan bir kültürle takas ettik. Yakın zamanlarda yaşadığımız gezi olaylarında yaşadığım ilginç bir anı daha var. (Tamamen kişisel gözlem ve yorumlara dayanan bir değerlendirmedir. Gezi olaylarının yanlış veya doğru olması ile ilgili değildir. Orada bulunan insanların haklı isyanını anlayabilmekteyim.)

Fotoğrafçı olan çocukluk arkadaşım olaylarla ilgili çekim yaparken tanık olduğu bir durum. Yaklaşık 2–3 saat boyunca polis ve göstericiler arasında belirli bir nezaket durumu varken o da bu durumu fotoğraflamaktadır. Göstericiler tepkilerini uygar bir şekilde gösterirken, polisler sadece olayları gözlemliyormuş. Yani herhangi bir saldırı veya aşırılık durumu ortada yokmuş. Birden ara sokaklardan birinden 20–30 kişilik bir grup kaldırım taşlarını yerlerinden sökerek herhangi bir tepki vermeyen polislere fırlatmış ve olaylar büyümüş doğal olarak. Olay sonrası kahve içmek için buluştuğumuzda ortak bir arkadaşımızla bize anlatmıştı. Bende o sıralar kimin parmağı var bu olaylarda ve kim provoke etmekte diye bir araştırma yapmaktaydım. Anladım ki bu olay o insanların haklı tepkisinden çıkıp bir provokasyon durumuna dönüşmüştü. İnsanların haklı istekleri birden bambaşka bir yöne çekilerek farklı bir hale girizgahın temellerinin atılmış olduğunu anladım. Çevremdeki insanların çoğu bu olaylara katılmaktaydı ve ardı arkasına telefonlar geliyordu bana. Geliyor musun? Neredesin? gibisinden. Ben bu olayları biraz daha araştırmaya başlayınca anladım ki bunun aslında tamamen bizleri birbirimize çarptırma çabası olduğunu, yıllardır kutuplaştırma hevesi içinde olanların “Tam da sırası!” Diyebileceği bir hale dönmüştü. Ben ne bu olayları ne de hükümetin tepkisini doğru bulmuyordum. Bu fikrimi arkadaşlarım ve dostlarımla paylaşmaya çalışıyordum. Üzerinden yaklaşık 1 ay geçmişti. Çocukluk arkadaşlarımdan biri bu olayları o kadar benliğine almıştı ki, bu olayların üzerinden 4 ay geçmesine rağmen görüşme isteklerimi reddediyor ve çeşitli bahanelerle beni başından savıyordu. Tabii ki tepkisini anlayabiliyordum. Neden bu olaylara katılmadığımı neden onlarla birlikte olmadığımı sorgulayıp yaşadığı sinirlilik haliyle adeta yargısız infaz gerçekleştiriyordu. Burada esas olanın benim bu olaylara bakış açımın ne denli doğru bir kanı içinde olduğu ile ilgili. Görev tamamlanmış, biz en yakınımızda yediği içtiği ayrı gitmeyen insanlar birileri eliyle birbirinden ayrıştırılmaya başlamıştık. Aylar sonra görüşüp konuştuk. Bu durumu anlattığımda gözlerinde ki dehşeti unutmuyorum. Bana şöyle demişti; “O zaman neden anlatmadın tüm bunları?” Bu soruyu sorması bile bu tepkileri neden verdiği konusunda fikri olmadığını gösteriyordu. Yaptığının kendi bilinciyle olmadığının farkında olarak bu konuşmayı yapıyorduk. Tam manasıyla anlatmaya çalıştığım asıl durum bu olayda başımıza gelenlerle çok alakalı. Birileri biz yok olalım ya da benliğimizi yitirelim diye bizim birleşmek için gösterdiğimiz çabadan fazlasını gösteriyor. Bizse, şoförü tanımadığımız birisi olan, o diyar senin bu diyar benim nereye gittiğini bilmediğimiz bir otobüsün saf yolcularıyız.

Neden anlatıyorum tüm bunları? Çünkü içinde yaşadığım toplumun temel taşı para, kariyer ve alışveriş çılgınlığı. Üretmek sadece batı toplumlarına mı ait? Hayır olamaz. Çünkü beyni çalışan dünyadaki tek topluluk onlar olamaz. Düşünsenize Ortadoğu ve Afrika dünyanın yeraltı zenginliklerinin yüzde altmışından fazlasına sahip. Oralarda yaşayan insanlar açlık,kaos ve savaştan başka bir huzur bilmiyorlar. İnsanları temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getirilmiş. Bu bile yeterli değil mi birşeylerin yanlış olduğunu düşünmemize. Ben; bu hayatın içinde kültür, eğitim, demokrasi katliamı yapmış, sınıfsal farklılıkları benliğimize sokarak bizi birbirimize kırdırmış, sorgulamayı, okumayı, eleştirmeyi hayat sözlüğümüzden çıkarıp her türlü “Düzen bu yersen” anlayışına karşı çıkıyorum. Şu unutulmamalıdır ki toplumun benliğini oluşturan özkaynaklar yabancıların eliyle üretilmektedir. Biz sadece bu tiyatronun oyuncularıyız. Daha fazla maddiyat kazanma uğruna, çocukken öğrendiğimiz birçok duyguyu anormalleştiren bir hayatın sunulması ne kadar doğru geliyorsa, vicdanı olan bizlerin bu yanlışların karşısında durması, paraya tamah etmemesi ve ezilmesi o kadar normaldir. Eğer bu toplumda bir suçlu arıyorsak bu suçlu toplumumuzun ta kendisidir. Yanlışı ve doğruyu sorgulamadığımız, öğretilen olgularla yaşıyorsak, yarının nesillerine öğreteceğimiz kültür; bizim olmayan, kendi edinimlerimizden vazgeçtiğimiz kozmopolit bir kültür olacaktır.