HIKAYE

Her şey ne ara oldu?

Author

Tüm bunlar nasıl oldu? Sen ve ben nasıl buralara geldik? Nasıl gelişip palazlandı her şey? Ne ara oldu bu? Öyle ki, bu gelişigüzel cümlede bile ‘biz’ öznesini kullanmaktan imtina ederek ‘sen ve ben’ diyebiliyorum yarım ağız. Çoğulluğu tanımlamak için dahi olsa biz demeyi eğreti buluyorum. Bununla birlikte, sen ve ben artık iki yabancıyız tiradını da atamayacağım maalesef. Çünkü iki yabancı birbirine karşı bu denli ruh kemiren, iç karartan hisler duymazlar. Dolayısıyla yabancılık bile, tam üstünde durduğumuz son noktayı ele alırsak fazla kaliteli ve yüceltici bir tanım olurdu. İlla ki bir tanım yapmak gerekirse, yolları kesinlikle kesişmemiş olması gereken iki insanın, kozmik bir teknik hata sebebiyle birbirine ne yazık ki aşina olması durumu diyebiliriz sanırım.

Sen ve benim an itibariyle ortak bir geçmişimiz yok artık. Anlatımıma arabesk bir şiirsellik katmak için söylemiyorum; gerçekten yok bir geçmişimiz. Geçmiş olsun, geçmiş oldu. Çünkü ortak geçmiş dediğin şey her türlü kavganın, rezaletin, saygısızlığın arasından bir biçimde sıyrılır. Lavanta görevi görür bir yerde, yatıştırır insanı. Dizginleri ele alarak insani saflara davet eder tarafları ve bunu başarır. Oysa bizim yaşadığımız üç beş güzel şey çoktan çamura bulandı, boka battı, paslandı, mikrop yuvası bir şey oldu. Kimyasal değişime uğradı anlayacağın.

Bana, beni arayacağın söylendiğinde içimden geçen ilk cümle; “Allah’ım keşke aramasa” oldu. Hesaplaşmaları her şeyden öte tutan ve hatta bunun için yaşayan ben o an senin sesini duymamayı hesaplaşmaya yeğledim. Sesini duymak istemedim, buna katlanamayacağımı hissettim. O sırada hissedeceğim tüm kötü ve güdüsel olarak iyi hislerin hepsinden korktum. Yaşayacağım iğrenme hissinden korktum, öfkemden korktum, korkumdan korktum, sistemimde bir yerlerde kodlanmış olan bir özlem, varsa eğer ondan korktum ve ağzım bizzat eşlik etmeyecek olsa bile, gıyabında içten içe gülümsemekten korktum sesini duyduğumda. Çünkü tek bir hücrem dahi sesine tebessüm etseydi kendimden nefret edecektim. Bütün kalelerim yıkılacaktı. Gel gelelim sen de aramadın zaten. Aramayı beceremedin. Aslında bu yüzden de ayrı bir kinim oldu sana nur topu gibi. Zannettiğin gibi sana kin kusma şansını bana vermediğin için değil, oraları çoktan geçtik, parselledik. Seni arama eylemini gerçekleştirmekten alı koyan en temel sebep kudurttu beni. İşin özüne delirdim: İşin özü sen yaptıklarının, eylemlerinin sorumluluğunu alamayacak, hadi zor bela yarsını üstüne alsan bile bunu sözlerle esas muhatabına iletemeyecek kadar korkak ve acizsin. Korkaklığına hasta oldum. -En sevmediğim şeylerden biri de, gerçeğin sadece küçük bir kısmını ele alarak, durumları ve olayları üst perdeden açıklamaya giden ağır ağdalı söylemlerdir; ancak maalesef bu ender durumda senin oluşunu ve nedenselliğini anlatacak başka bir kelime grubu yok.

Sana karşı içimde tarifi imkansız bir öfke var. Ve bu adını her duyduğumda belirli dozajlarla yinelenecek bir öfke. Sen, bile isteye ruhumu bataklığa çevirdin. Sonra da çamur kendi üstüne sıçrayınca üstüm pislendi diye mızmızlandın, küstahlaştın. Nitekim bu bahsettiğim nispeten evrensel bir durum, çünkü bir şekilde ortalık kırılıp dökülebiliyor. Ancak bu sana yetmedi işte, sen bunu bir insanın diğerine yapacağı en alçakça şeyle taçlandırmak istedin. Ve buradayız.

İşin ironik yanı sen de bana karşı aynı duygular içindesin. Duygularımız ilk ve son gün olmak üzere yine karşılıklı, karşı karşıya. Ne kadar da masalsı değil mi? Masalsı evet. Absürd öğelerden gerçekler görünmüyor çünkü. Sen hayatında hissettiğin ve hissedebileceğin tüm karanlık duyguları benim içime tıkıştırdın. Ve beni o ihtiyacın olan nefret nesnesi seçtin. Birinin bu olması gerekiyordu, yoksa elinde kalan keçilerini de kaçıracaktın. En yakınında ben vardım ve beni tayin ettin. Pazartesi gel başla dedin. Ve ben o gün bu gündür görev başındayım.

Sen beni anlayabilirdin, çünkü benim derdim dümdüz ve netti, senin anlamam gerektiğini iddia ettiğin şeylerse aslında gerçek bir çıkışı olmayan yılandan labirentler gibiydi. Böyle olmalıydı ki sen zehrini birine batırabil. Buydu ihtiyacın. Rezil bir insan olma pahasına dahi olsa bir insanın yaşam öyküsünde çığır açmak, damganı vurmak. Bunu bilincinin alt katmanlarında sen de çok iyi biliyorsun; neyin doğru neyin yanlış neyin insanca neyin plastik neyin toksik olduğunu… Her şeyi… Ancak hiçbir zaman bunlarla yüzleşip bana berrak, su gibi bir “özür dilerim” de demeyeceksin; çünkü eğer bunu yaparsan, tek bir şey bile yerinden oynarsa iskambil kartlarından yaptığın o kale dağılacak, suratını görmek istemediğin kartların hepsi saçılacak ortaya, bunu istemiyorsun.

Sen, seni hayal etme lüksümü dahi elimden aldın. Gülüşünü hayal edemem artık, burnumu kımıldatıp kokunu duyumsamaya çalışamam. Ellerini düşünüp mutlu mutlu gülümseyemem. Beynim seni sevmeye devam etmek için yeni bir bahane daha üretemez artık. Beni en çok üzen belki de bu biliyor musun? Aklıma geldiğin zamanlarda sen tek başına, gelmiyorsun artık. Gerçekleşme ihtimali matematikte, teoride bile olmayan milyonlarca olasılık beraberinde geliyor. Sanki paralel evrenlere ait tüm ihtimaller baloncuklar halinde toplanmış havada asılı duruyor, elimle bir dokunsam patlıyorlar. Sana ve bana dair olabilecek tüm güzel ve temiz şeyler en az olanlar kadar kaçırıyor tadımı. Geçmiş ve şimdiki zaman karşısında geleceğin boynu bükük kalıyor çünkü. İşte tam da burada nutkum tutuluyor: Nasıl oldu tüm bunlar? Nasıl yaptık? Nasıl yaptın?

Seni çok uzun süredir sensiz seviyordum ben. Kendi kendime seviyordum, sessiz seviyordum ama seviyordum, sevebiliyordum. Yine kızgındım sana ama seni düşününce mutlu olmaktan suçluluk duymama sebep olan bir kızgınlık değildi bu. İhtimal %1’di belki ama şu an sıfır. İşte tam da bu noktada sebep olduğun felaketler 1 ve 0 arasındaki niceliksel olarak çok az ama niteliksel olarak çok büyük ve anlamlı farkı gösterdi bana. Hayatta sahip olduğum en temel ve en önemli ilişki, benim bizzat kendimle olan ilişkim. Benle arama giremezsin sen. Hiçbir şey olanları silmez, değiştirmez. Kaskatı bir sıfır var işte elde. Şimdi 4 yıl önce ilk tanıştığımız günü düşünüyorum da ne düzgün ne şirin, ne saygılı ne yabancı insanlardık öyle değil mi? Yabancıydık çünkü… Nasıl oldu tüm bunlar?

Her şey ne ara oldu?