EDEBIYAT

necla ve hasan'ın sıradan hikayesi

Author

1

Hasan.

Alt katı tek tek dereden getirilen taş, üst katı tahtaları kararmış ahşap evdeki yeşil sabun kokulu yatağından, kuzinede yanan gürgen odununun çıtırtısı, üstünde kızaran mısır ekmeği ve tencerede kaynayan süte uyanırdı, sisli sabahlarda. İki kişilik sade hayatlarında, karısının hem evladı, hem kocası, hem babası olan, elleri çatlak ve kaba, komşularının çocuklarını iç geçirerek sevmeye alışmış Ayancıklı Ali reis’in kucağına ilk verildiğinde gözünü yaşartan, unutulmuş, rafa kaldırılmış ve gelmesine ihtimal verilmeyen davetsiz bir yirmidördüncü evlilik yılı hediyesiydi.

Çıplak ayaklarıyla kapıdaki tulumbaya yüzünü yıkamaya çıktığında, gece ayazında gittiği balıktan elinde dolu sepetle dönen babası bayırı çıkıyor olurdu. Islak elleri ve yüzüyle babasına sarılır, onun dizinin dibinde otururdu kahvaltı sofrasına. Yamaçta inek otlatır, ot biçer, su taşır, eğilen fındık dallarının arasında kaybolur, böğürtlen toplar, derede gazete kâğıdından kayık yüzdürür, kayalıklardan denize doğru taş sektirir, kahvenin önünden gazoz kapağı toplardı arkadaşları gibi. Yalnız, mütevazı ve huzurlu bir çocukluktu, taa ki ne teknesi, ne de kendisi asla bulunamayan babası bir sabah dönmeyene kadar.

….

Alt kattaki taş duvarların arasında gizli gizli ağlamanın faydasız olduğunu anladığında, motorunun sesi ve dümeni biyerlerden tanıdık gelen amcasının teknesinde balığa çıkmaya başladı. Ne ağ dikmek, ne kasa doldurmak ne tayfanın eşek şakaları, ne ıslak çizmeler ve durmaksızın yağan yağmur koymuyordu da, Karadeniz’i yarıp içinden babasını çekip alamamak içine içine işliyordu. Çünkü ne bir Musa’ydı, ne de bir asası vardı… O, Ali reisin belinden eksik etmediği altılının, köstekli saatinin sular altında değil, amcasının yatak odasındaki sandıkta olduğunu bilmeyen ve hiçbir zaman da öğrenemeyecek bir Hasandı.

Anası bir mayıs serinliğinde son nefesini verip, evin tadı tuzu kalmayınca, üstüne üstüne gelen ahşap direklerin boğazını sıkmasına dayanamamış, her şeye eyvallah deyip, en ağır işlerin altına giren, para pul sormayan bir tayfayı kaybetmek istemeyen amcasının itirazına rağmen Köstence limanına kömür çeken gemilerde kaçak çalışmaya başlamıştı. Askerden döndüğünde kendini, çarkçıbaşıyla Aksaray’ın ara sokaklarına takıldıkları geceler hariç, izin gününde bile içinden çıkmak, limana ayak basmak istemediği Çin ve Hindistan’a çalışan çelik rulo yüklü dev gemilerde buldu.

Siyahın üstüne kırmızı şeritli, apartman boyunda dört vince sahip, gövdesinde kaynak izleri ve yer yer küflerin seçilebildiği devasa demir yığını limana yanaştığında, kaptan iki gün izin vermiş, çarkçıbaşı ve Hasan çoktan Aksaray’ın yolunu tutmuştu. Her izin gününde yaptıkları gibi, meydandan Yenikapı’ya doğru inerlerken, Türkçe konuşmanın kimsenin işine gelmediği, kemer, saat, sahte parfüm tezgâhlarının arasında, Senegallisi, Gürcüsü, Suriyelisi, bilumum kuzey Avrupalısı, hapçısı, tinercisi, dilencisi, çalgıcısı, cepçisi, sivil polisi sahte hayatlarının gerçek rollerini oynuyor, kaldırımlarda basılmadık yer bırakmıyordu.

Az sonra olacaklardan habersiz Harputlunun mekânındaki hatunları düşünen çarkçıbaşı, Hasan’ın o işlere hiç girmeyeceğini bilip yine de ağzından tükürükler saçıla saçıla geceyi nerde nasıl sonlandıracağını anlatırken, boynundan kavradığı beyaz önlüklü yaşlı bir adamı önlerindeki terzi dükkânından sinkaflı küfürler eşliğine çıkaran tinerci; adamı, park edilmez tabelasının direğine yapıştırdı.

Saçının sakalının yağından suratı seçilemeyen, en temiz yeri çöp suyuna bulanmıştan hallice, o sırada hangi evrenin kaçıncı bodrum katında olduğundan ne kendinin ne de Yenikapı sokaklarının haberi olmadığı tinerci; boğazı sıkılmaktan yüzü kıpkırmızı olmuş, soluğu kesilmiş, sağ kolunda takılı iğneliğin bile ütüsünü bozamadığı beyaz önlüğü, cilalı ayakkabıları ve kırık Türkçesiyle belgesel kahramanı gibi duran adamın sol gözüne yarım kiloluk döküm makasın bir sapını dayamış, “vereceksin” diye diye sarsıyordu.

Bir yandan yürüyüp, bir yandan çarkçıbaşının söylediklerini yarımkulakla dinlerken 7-8 adım önceden terzi dükkânında olup bitenleri gören Hasan, tinerci ve yaşlı adam önlerindeki direğe yapışınca, korkudan yerinden fırlamasına ramak kalmış bir kataraktlı gözün dibine makas dayayan kirli eli tutup arkaya kıvırdı. Adamın boğazını bırakan tinerci direnmeye çalışınca, makas yağlı ve kokuşmuş bir sağ böbreğin kenarına saplandı.

Aklı hala aynı yerde olan çarkçıbaşı salakça bir soğukkanlılıkla “Naaptın ulan, tam da Harputlunun yerinin en cafcaflı gününde” diyordu ki… O an Hasan, kat kat yağlı boyaları döküldükçe yeniden boyanmış kapı pervazına korkuyla tutunan bedene gömülü;

ömründe gördüğü en derin,

en engin deniz,

en sahici,

en uçsuz bucaksız,

en tanıdık ve bir o kadar da yabancı,

en masum ve en yaralı bir çift mavi-bej karışımı şehla göze, bir daha dönüşü olmamak üzere kapıldı….

“Hadi ulan hadi” diyerek kolundan çekiştiren çarkçıbaşıyla caddeye doğru koşan Hasan köşeyi dönerken başını çevirdiğinde, esnafın koşup dükkânın basamağında su içirmeye çalıştığı adamın elini tutan ağlamaklı kadın, bigün Harputlunun mekânında bulmayı umduğu Hasan’ın gidişine bakıyordu.

Eminönü iskelesinde taksiden inip, onlara bakan Galata kulesini selamlayan ikili birer sigara yaktı. Göz açıp kapayana kadar geçen zamanda olan bitene hala inanamayan Hasan, polis beni arıyordur diye düşünürken, “ulan keşke hiç girmeseydik o sokağa” diyecekti ki gözünün önüne o kadın geldi. “O kadın neydi öyle be” dedi ve derin bir nefes daha çektiği sigaranın dumanı Haliç’e karıştı.

“Bi süre buralarda görünmesek iyi olur” diyen çarkçıbaşıyı başını sallayarak onayladı ve gemiye döndüler. Üçüncü günün sabahı Mumbai’ye doğru yolan çıkan demir yığınında, arkalarında bıraktıkları ve gitgide küçülen şehri seyrederlerken, Hasan’ın hayatında ilk defa ama sanki en çok gördüğü o kadını düşünmediği tek bir saniye bile geçmemişti.

2

Necla…

Üzeri tozlanmış hüzünlü bir parlaklığı zarifçe barındıran, bir damla gözyaşı her daim pamuk ipliğine bağlı, yeni doğmuş bir bebekten ziyade, ılık bir yağmur sonrası aydınlığında kırık kaldırım taşlarının arasını dolduran yağmur suyunu nasiplenen güvercinin anca ferahlatabildiği sol göğsünde saklı yarasını, sebepsiz bir merhamet ve fedakârlıkla örten bir kadının sahip olabileceği türden bir ad…

Yemyeşil çayırlarını, tütün tarlalarını Arda’nın maviliğiyle böldüğü Kırcaali’nin köylerinden birinde, o hafta camiinin kapatılacağından habersiz imam, sonuncusunu okuduğunun farkında olmadığı sabah ezanını bitirdiğinde, ardı ardına iki tiz bebek çığlığı duyuldu. Karısının kendisine bir oğlan doğurmasını sabırsızlıkla beklerken, son kalan iki Türk gazetesinden birinin de kapanmasıyla beş parasız eve dönen dizgi ustası Raif ve karısı Fatma’nın ilk çocukları Ramadan… Ve hiç hesapta olmayan ikiz kardeşi Necla, gökyüzü kızıla boyanırken, çarşaftan yırtılan kundaklarında ilk nefeslerini alıyordu….

Arda boyunda papatyadan taç yapardı Necla. Kardeşiyle birlikte ağaç dalından yaptıkları atlara binerler, bazen yarışırlar bazen uzak diyarlara yolculuk ederlerdi. Pırıl pırıl akan suda kendilerini seyredip, mis kokulu çiçeklerin sardığı patikadan eve dönerken, annelerinin pişirdiği baniçkanın kokusunu aldıklarında koşmaya başlarlar, dilleri yana yana karınlarını doyururlardı. Akşamları gaz lambasının aydınlattığı odada, iki evladını iki dizine oturtup hikayeler anlatan Raif, kendisine hayranlıkla bakan Fatmayı seyrederdi. Ancak bu yoksul huzur çok da uzun sürmedi

Jivkov, gemi azıya almış, gözaltılar, tutuklamalar, baskınlar, faili meçhuller, kundaklamalar kol gezerken, tek tek ortadan kaybolan komşularının akıbetine ne zaman uğrayacağını düşünen Raif, sabah serinliğinde tarlada tütün kırıyor, kurutuyor, diziyor, akşamüstü değirmende un taşıyor, buğday tüccarı Aleksi’nin kamyonuna çuval yüklüyordu.

İsimlerini değiştirmeye, yaşadıkları yerden Türklerin daha az bulunduğu yerlere göç etmeye zorlanan köy sakinleri bir yandan kimliklerini korumaya bir yandan da hayatta kalmaya çalışıyordu. Raif, pazar günü Ramadan’ı sünnet ettireceğini değirmenciye anlatırken, artık geriye dönüşü olmayan bir yola girdiklerini hisseder gibiydi. Tüccar Aleksi’nin olayı öğrendiğinde, “Raif oğlanı sünnet ettirmiş” diye bulgara yaptığı ihbar, Fatma’nın yemenisini giymeye bile fırsat bulamadan kendini hapiste, ismini değiştirmeye direndiği için zaten üstü çizilen Raif’in ise kendini ölümden önceki son durakta bulmasına yol açtı. Geçtiği yerlere bereket taşıyan Tuna’nın iki koluyla sardığı ancak bereket yerine ölüm getiren durak. Belene…

Aylardır ne Fatma’dan ne de Raif’ten haber yoktu. Balkan harbinde esir düşüp ağaç kabuklarını kemirerek hayatta kalabilen soydaşlarının hikâyelerini iyi bilen değirmencinin, sahip çıktığı iki yavru için en hayırlısının onları Türkiye’ye yollamak olduğuna iyiden iyiye inanmaya başladığı gün; kahkahalar arasında “vasili onun adı” diye haykıran iki askerin yerde sürüyerek götürdüğü Ramadan’ın ardından ağlayan Necla’nın çığlığı arda boyunu karaya boyadı.

Değirmen taşının arasına dökülen son buğday tanesi de un olup tekneye düştüğünde, değirmenci “Bu kadar yıl yaşadım, yaşımdan çok acı gördüm ama hala neden ölmüyorum?” diye düşünürken, Ramadan’ın yanından alınarak zorla ortodoks okuluna götürülmesine döktüğü yaş, yüzündeki un tozunu yıkadı. Hayatta olup olmadıklarını bile bilmediği Raif’le Fatma’ya mı, bulgarın zorla götürdüğü Ramadan’a mı yoksa artık emanet edildiği yaşlı bir değirmenciden başka kimsesi kalmayan Necla’ya mı üzülsündü değirmenci.

“Gideceksin kızım” dedi. “Buralarda senin de başına bir şey gelmeden gideceksin Türkiye’ye. Oğlum Muharrem sana babalık eder, dikiş dikmeyi öğretir, sen de ona bir yoldaş olursun. Benim günlerim sayılı, cenaze namazım kılınır mı bilmiyorum, bu yaştan sonra dede yadigarı değirmenimi bırakamam ama sen gideceksin, gitmelisin”

Ayazı kirpikleri donduran bir mart sabahı, istikameti Kapıkuleye dönük tren, istasyondan ayrılmak üzereydi. Mahşeri kalabalığın içinde elini sımsıkı tutan Necla’ya son defa sarıldı değirmenci. Sonra dönüp “Necla sana emanet oğlum, hakkınızı helal edin, açık olsun bahtınız” diyebildi terzi Muharreme. Ağzına kadar acı yüklü tren gözden kaybolduğunda, değirmencinin göğsündeki gözyaşı hala kurumamıştı.

Unuttu Necla. Kırklareli’deki göçmen kampında akıbetlerinin ne olacağını düşünürken, banyo sırası beklerken, yemekhanede demir bardaktan kazan çayı içerken, tel örgülerin arkasında yoldan geçen kamyonları seyrederken, yastığın üstüne teğel yaparken, ilik açarken, okuldan dönüşte saatinde gitmek zorunda olduğu kampa yürürken unuttu ve büyüdü. Muharrem Yenikapıdaki terzi dükkanını devraldığında, Necla’nın pamuk yumuşaklığındaki narin parmakları sadece kalbindeki yıllanmış hasreti ve arayışı dikemiyordu.

…..

“Harputlunun oraya gidecek elbiseler bitti” dercesine iki torbayı askıya astı Necla. Oradaki hayat mahkûmlarını iyi bilirdi. Boyundan şikâyetçi olanı uzun, göbeğinden şikâyetçi olanı zayıf gösteren onlarca elbise dikmişti onlara ki, hiçbirinin tenine bir kere bile iğne batırmadan. Harputlu izin vermeyince provaya gelemeyen kadınlar için mekâna arka kapıdan girdiğinde, ara sıra salonu gözlediği olurdu. Kadınlar ona öyle hikâyeler, öyle acılar anlatmışlardı ki bazen kendi acısını hatırlayamazdı. Neden anlatmasınlardı. Hepsini sonuna kadar dinleyip asla lafı bölmeyen, yadırgamayan, suçlamayan, yargılamayan, kendi iç sızısıyla karşılaştırmayan, bir damla gözyaşı her daim pamuk ipliğine bağlı bir Necla’ydı çünkü. Kimisi onda kendi gençliğini, saflığını bulur, kimisi doğmamış ya da doğdurulmamış çocuğunun onun gibi merhametli bir yüze sahip olmasını hayal eder ve ona baktıklarında el değmemiş bir acılı masumiyet görürlerdi.

Artık ipi iğne deliğinden gözlüksüz geçiremeyen Muharrem gülümseyerek, “Sana bi kalfa daha alalım, işten belini doğrultamıyorsun be kızım” derken Necla, kır saçlı yaşlı delikanlıya bir bardak çay daha koydu. İkinci yudumu alacakken kalfa kızın çığlığıyla neye uğradıklarını şaşırdılar. Hışımla kapıdan içeri dalan saçı sakalı yağlı adam, tezgâhın üstünden makası kaptığı gibi Muharrem’in yakasına yapıştı. “Ver!” Necla kalfa kızı kumaş rafının önüne çekerken adam hala bağırıyordu “Ver ulan para ver” Kısa bir itiş kakıştan sonra, Muharrem ne parası demeye fırsat bulamadan kendini kapının önündeki park edilmez tabelasının direğinde buldu. Direğe yasladığı Muharrem’in gözünün dibine makası dayamıştı tinerci.

Korkudan dışarı adım atamayan Necla, ancak kapıya koşup pervaza tutunabildi. Ne idüğü belirsiz bir adam, hayattaki tek yakını olan Muharrem’in boğazını sıkmış, “para ver” diye sarsıyordu. Böyle onlarca olaya şahit olmuşlardı Yenikapı sokaklarında, postu deldirmek istemeyen kimsenin kolay kolay iplemediği onlarca adi suç.

O sırada koşarak gelen iki adamdan, boğazlı kazaklı temiz yüzlü olanı, tinercinin elini arkadan kıvırıp, kenara çekmeye çalışırken, direnen tinerci arkasını dönecekti ki, salyalı bir küfürle, bağırması birbirine karıştı. Makasın ucu tinercinin beline saplanmıştı bile. Saniyeler içinde olup bitenleri hala anlayamayan Necla, temiz yüzlü adamla gözgöze geldi. Çünkü acıyla yere yığılmakta olan tinerciyi tutan adam öyle bakmıştı ki Necla da kayıtsız kalamadı.

Yanındaki arkadaşının “Harputlunun orası” dediğini anlayabildi. Direğin dibindeki Muharremin elini tutarken, caddeye doğru koşan iki adama baktı, köşeyi dönerken boğazlı kazaklı adam da dönüp durakladı, ona baktı ve gözden kayboldu.

3

“Aha lan benimki geliyo” dedi çarkçıbaşı. Haftalar sonra İstanbul’a döndüklerinde yine Yenikapı sokaklarının yolunu tutmuşlardı ama bu sefer Hasan daha bi hızla yürüyordu. Balık etli sarışının beline sarılan çarkçıbaşının bakışlarından “dostum bu akşam sen tek takıl” dediğini anlayan Hasan, kısa bir gülümsemeden sonra mekânın yolunu tuttu.

Harputlu’nun yerinin önünde bekleyen yarmayı her gördüğünde "burda hadise çıkaracağına, kafana sık daha iyi" diye düşünürdü. Kartonpiyerden yapılma grek sütunlu kapıdan, sırları detaylarında saklı, ruhları kaybolmuş insanların gizli hazinelerini barındıran çelişkiler deryasının, mükemmeli vaadetmeyen dumanaltı dehlizlerine doğru yol aldı.

Şef garson önünü ilikleyip, aydınlatmaktan çok birşeyleri gizlemeye yarayan kırmızı ve mavimsi mor ışıklı yeraltında yol gösterirken, her birinde canına okunmuş birer dünya oturan masaların arasından geçtiler. Ortamdaki üçüncü sınıf doldurma parfüm kokusunu bastıran tek şey, östrojen yüklü sis bulutuydu.

Her zaman oturduğu sediri, köşe gönderinin rakip cezaalanına bakan sağ çaprazı gibiydi. Ömründe güzel bir kadınla iki kelam etme şerefine nail olamamış, bir çift meme ile dizdize oturmak ve bayat esprilerine gülünmesi için sabırsızlanan tipler yavaş yavaş yerlerini alıyordu.

Tarlayı satıp parasını ezmeye gelmiş muhtar, eğitime giden taşralı memur, günlük hasılatı cebine doldurup gelen büfeci, maaşını çekip ağır abisinin yanına takılan güvenlikçi ve onlar gibilerin, sırayla ellerini sıkıp "hoşgeldin canımm" diyen dekolte zengini filozopsikolog hatunlara ağızları açık bakarken, akılları tavana vuruyordu. Ortam ısınınca hesabın ne kadar kalın geleceğini düşünmeyi bırakırlar, sevginin ve ilginin sahte bir bağ ve edalı dokunuşlar, şuh kahkahalarla teferruatsız en ucuza satıldığı bu yerde, daha ilk bakışta cüzdanlarının tomografisinin çekildiğinden habersiz, ikinci dublede kafayı kırıp kendilerini kaybederlerdi.

Ter kokulu dansöz masaya geldiğinde açılan gece tarifesi atmaya başlarken, çocuklarının doğum gününde almaya burun kıvırdıkları konfetiler ardı ardına patlayıp hesaba eklenir, normal akılda bi insanın dayanabileceğinden kat kat fazla detone müzik sesi, onları dam sorunu yaşamadan girdikleri çakma cennette herşeyin sahte olduğunu bilip, bilmediklerine inandırırdı...

Hasan ikinci dubleyi vururken, kadına bayan demenin üst seviye iltifat kabul edildiği, kadehlerin ışık hızıyla boşaldığı muhtarın masasında millet rakıya abanıyor, birbirine manyeli veren garsonlar adisyona çarpı atmaya yetişemiyordu. Güvenlikçi çocuk, elini anası yaşındaki bayanın baldırına atmış hayatındaki tek ve en büyük başarısı olan palavralı askerlik anılarını kahraman edasıyla anlatıyor, taşralı memur az sonra alacağı ikazdan habersiz yakasının kiri dışına taşmış gömleğinden bir düğme daha açarken karşı köşede kalantorun kollarında oturan sarışını kesiyor, gündüzden hazırlanmış ekşi haydarinin içine giren kravatını katlayıp her önemli şeyini koyduğu gibi vestiyere para kaptırmamak için sandalyesinin sırtına astığı ceketinin iç cebine sokuşturuyordu.

Muhabbetin en ateşli yerinde içinde ne olduğu hiçbir zaman bilinmeyen kadehini kafaya dikip, dehlize yeni gelen şişkin cepli kart horozun masasına uçarak giden bayana bozulan büfecinin sinirden damarları şişmiş, sadece içinden edebildiği küfürler bayramlık ayakkabısı çamura batan çocuğunki gibi terli alnını ateş topuna çevirmişti.

Raconu öğrenir öğrenmez garsonun eline sıkıştırdığı bahşişle birlikte çalınmaya başlayan istek türküsünü sadece kendi duyabilen muhtar, yağlı elleriyle yanındakini bileğinden tutup oynamaya kalkınca, kızılay sodasından bozma şampanyalar ardı ardına patlarken, her patlamada karşısında kırıtan, sararmış dişli hatuna rüştünü ispat eden muhtarın kulaklarına varan ağzından yayılan çürük etli lağımsı koku, havadaki sis bulutunda asılı kalıyordu.

Mekâna müdavim olalı, kapıdaki yarma haricinde, kaldırımdaki sıska değnekçiyi, vestiyerdeki Özbek kadını, meydancıyı, yayvan ağızlı şef garsonu, yeraltının nüfus memuru tuvaletçiyi, aynı gülü gecede on kişiye satan çiçekçi romanı, sigaracı ufaklığı ve uykulu gözlü safidik garsonları hem mesafeli donuk yarı gülümsemesiyle hem de hatırı sayılır küçük bir servetle gönüllemesinden mütevellit gizli bir dokunulmazlığı bulunan Hasan; her sigarada değiştirilen sekizgen cam kül tablasını, içinden bir tane alıp rakısına atmasıyla yenilenen buz kovasını ve ortalama müşterinin, garsonun gönlü olmayınca hayatta masasına getirtemeyeceği uyduruk mumlu meyve tabağını pek de önemsemiyordu.

Arife günü akşama kadar çayıra salınan kurbanlıkların trajik sevincini meşe gölgesinin altından izleyen çoban gibi muhtarın masasına dalmıştı ki, sol yanağına yarı ıslak, 39 derecelik bir iç çekmeli öpücük kondu konmasına ama evlilik veya seksle sonuçlanmayan her otuzbeşyaşüstü ilişkisinin kafada bitmeye mahkûm olduğunu iyi bilen Hasan, kadehinden son yudumu alıp kendini dışarı attı.

4

Bir sigarayı sıska değnekçiye uzatıp, birini de kendi yakan Hasan, tozlu kaldırımlardan caddeye doğru ilerliyordu ki, omzuna pamuk yumuşaklığındaki bir el dokundu. Arkasını döndüğünde, haftalardır aklından çıkmayan, bir çift mavi-bej karışımı şehla göz, karşısında ona bakıyordu.

Davetsiz birer misafir gibi dünyaya gelen iki insan, yan yana ve sessiz birkaç adımdan sonra kenardaki banka oturdular.

O gözlerin sahibi kadına; çarkçıbaşının yanından ayrıldıktan sonra park edilmez tabelasına bakan terzi dükkânına nasıl koştuğunu, gazete kâğıtlarıyla kapatılmış camları görünce aklından geçenleri, o gözler aklına her geldiğinde kafasında tariflemeye çalıştığı ama bir türlü beceremediği duyguları, arayışları, otuzbeş gündür karaya ayak basamadan güvertede seyrettiği martıları, kendilerine arkadaşlık eden yunusları, okyanusun ardından doğan güneşi, konserve barbunyanın, yaprak sarmasının tatsızlığını, kapısı vana ile açılan dört metrekarelik hücrevari odasında kurduğu hayalleri, avuç kadar penceresini, demirin nemli soğukluğunu, yağlı boyayla karışık is kokusunu, yıllardır içinde bitip tükenmek bilmeyen boşluğu, denize her açıldığında, dalgaların arasından çıkıp gelmesini beklediği ama gelmeyen Ali reisi, kaplumbağa hızında geçen ve bazen geçmek bilmeyen saniyeleri, tepeden onlara bakan kaptan köşkünü, kazan dairesini, yere vidalı masada sallana sallana oynanan kingi, yanığı, üst ranzanın kenarına taktığı ucu kırık fotoğrafa saatlerce bakışını, gündoğumunda tek sigarayı fırtlaşırken bağıra bağıra ve gülerek hallerine sövdükleri çarkçıbaşını, Mumbai’yi, Tianjini, iyot kokusunu, susarak anlattı ve kendisini susarak dinleyen gönül kulağı açık kalbin koyu kestane rengi saçlarını, iki parmağıyla boynunun arkasına atıp ortaya çıkardığı omza başını yasladı.

Omzuna yaslanan adamın anlattıklarını gönül kulağıyla dinleyen Necla, Arda boyunu, Kırcaali’yi, dizgi ustası Raif’i, Fatma’yı, Ramadan’ı, değirmenciyi, göç trenini, göçmen kampını, Yenikapı’ya geldikleri ilk günü, “Terzi Muharrem” tabelasının asıldığı günü, ilk zamanlar tek eliyle kaldıramadığı koca ütüyü, o kapı pervazını, çerçevelerini her yıl sevinçle boyamalarını, sefer tasında taşıdığı öğle yemeklerini, kışın kurdukları odun sobasını, o olaydan sonra Muharrem’in ayaklarının sabahları geri geri gidişini, dükkanı kapatmaya karar verişini, kalfa kızla birlikte Eminönü’ndeki atölyeye ortak olmalarını, üç katlı emektar evlerini, sabahları sıcak ekmekle Muharrem babanın hazırladığı kahvaltı masasını, şefkatini, yalnızlığını paylaşmasını, o evde kendisiyle birlikte hasretinin de büyüyüşünü, Balat sokaklarını, merdivenlerini, güleç yüzlü çocuklarını, Harputlunun mekanındaki kadınları, her birine ayrı ayrı diktiği elbiseleri, o elbiselerle gizlenen sızıları, mekana gittiği provaları, Muharremi kurtaran boğazlı kazaklı adamın bakışını, o bakışlarda gördüğü tanıdık hüznü, kendinden bir parçayı, onu düşünürken parmağına batırdığı iğneleri, gözünün önüne geldiğinde göğsünün genişlemesini, nefesinin derinleşmesini, çarkçıbaşının “Harputlunun mekanı” dediğini duyduktan sonra her gece arka kapıdan mekana gidişini, gizli gizli salona bakıp boğazlı kazaklı adamı göremeyince eve dönüşünü, mahkum kadınların meraklı sorularını savuşturmasını, ve o gece salonun köşesinde onu görmesini, çıkıncaya kadar karşıdaki durakta kapıdaki yarmanın bakışları altında beklemesini, çıktığını gördüğünde hem içinin hem adımlarının titreyişini susarak anlattı.

Susarak… Çünkü, Ramadan’ı kahkahalar arasında “vasili onun adı” diye haykıran iki askerin yerde sürüyerek götürdüğü günden beri tek bir kelime dahi edememişti.

"tamamen kurgu ve hayal ürünüdür"