ILIŞKILER

Notlar

Author

Ayrıntılı tembih notları yazılması gereken türden biriydi. Örneğin, “Buzdolabındaki büyük saklama kabında türlü var, ısıtarak yemeyi unutma. Fakat hepsini aynı anda ısıtma, böle böle ısıt, yoksa bozulur. Buzlukta falafel var, türlü biterse seni iki gün idare eder. Sebzeliği kontrol etmeyi unutma, otlar erir, sebzeler çürür. Ekmeği yemeyeceğin zaman dolapta tut, küflenir. Portakal suyunu bu sabah açtım, yarın da bitmezse at, ekşir. Çamaşır makinesini çalıştırırsan üstündekileri yere indir. Sıkmaya geçince yürüyor, üstündeki dergiler klozetin içine düşüyor. Klozetin kapağını kapatmak da bir seçenek tabii, ama dergiler her halükarda yere saçılacak, sen bilirsin. Köpeğe sabah akşam kuru mamadan başka bir şey verme, tuvalet düzeni bozuluyor. Musluk suyu da verme sakın, içme suyundan koy. Evden çıkarken yatak odasının kapısını kapalı, terasınkini açık tut. Seni seviyorum.”

Üstelik bu notları okumayacağını ya da ağzında yamuk bir gülümsemeyle şöyle bir göz gezdirse bile kağıdı mutfak masasının kırmızı pötikareli örtüsünün üzerine bırakır bırakmaz maddelerden bir kaçını; lacivert keten pantolonu ve gri çoraplarıyla sızdığı üçlü koltukta dördüncü birasını içerken de geri kalanlarını unutacağını bilirdim.

Ama bazen de notlar işe yarardı. Mesela sardunyaları sulamayı ya da köpeğin tasmasını ulaşamayacağı bir yere koymayı atlar ama ‘bulaşık makinesinin parlatıcı gözüne elma sirkesi koyabilirsin’i hatırlardı. Ben tabii, köpeğin tasmasını ulaşamayacağı bir yere koy maddesini hatırlamasını daha çok isterdim ama onun hangi tali ayrıntıyı hatırlayıp hangi çok önemli kalemi unutacağı hiç belli olmazdı. Bense hem şarap kadehlerim pırıl pırıl parlasın hem de Enki her ay üç tasma parçalamasın isterdim.

Böyle başladı. Benim evden çıkmadan önce oturup uzun uzun notlar yazmam yani. Başlangıçta zararsızdı. Yatmadan önce dişleri fırçalama mecburiyeti gibi biraz sinir bozucu, yorucu ama işte ‘yaparsam da ne iyi’ydi.

Notları önce küçük post-itlere yazıyordum. “Dolapta yemek var, seni seviyorum” gibi. Sonra orta boy ajandaların çizgili yapraklarına geçtim. “Dolapta dolma var, ısıtmadan yeme. Enki’nin aşısı Çarşamba akşamı ama ben sana Whatsapp’tan hatırlatırım zaten. Seni çok seviyorum. Ve doğum günümü seninle değil de hiç tanımadığım insanlarla sıkıcı toplantılar yaparak geçireceğim için çok üzgünüm. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni çok seviyorum.

Seyahatten dönüp buzdolabındaki biber dolmalarının üstünün pamuk bağladığını görüp Enki’nin parazit aşısını yaptırmayı unuttuğunu duyunca büyük boy defter sayfalarına yazmaya başladım.

Notlarımı yazmak bazen saatler aldığından, sabahları erken kalkıyor, kahvaltıyı pas geçip kahve eşliğinde yazıyor da yazıyordum.

“Bu notu okumayacağını biliyorum ama sana not yazmadan da evden çıkamıyorum. Seda yarın bize uğrayıp benim elbiselerimden birini alacak. Sabah saatlerinde evde olur musun? Bir de sifon su akıtıyor, vaktin olursa bir tamirci çağırır mısın? Terastaki kaktüslerden biri devrilmiş ama benim şu an temizleyecek vaktim yok, o da sana emanet. Bir de seni çok seviyorum. Aslında biliyor musun hiç gitmek istemiyorum. Aklım sende, burada, Enki’de, balkondaki kaktüslerde, kavanozdaki fındıklı kurabiyelerde, kanepenin üstünde duran lacivert polar battaniyede... Her şeyde, her şeyde kalıyor... Bak mesela şimdi aklıma geldi, bahçedeki tekir ben burada yokken doğuracak muhtemelen. Yavruların fotoğraflarını çekip bana atar mısın? Lütfen, lütfen, lütfen! Sana bu notları yazarken düşünüyorum da...”

İçim geçmiş...

Uyandığımda, kendimi salondaki kanepede buldum. Üzerimde lacivert polar battaniye vardı, Enki ayaklarımın dibinde horluyordu. “Eyvah!” dedim. “Uçağı kaçırdım.”

Mutfaktan sesler geliyordu. Kalkıp yürüdüm. Ocağın üstünde çaydanlık kaynıyor, tabakta üç tane fındıklı kurabiye duruyordu. Çayın altını kıstım. Terasa çıktım.

Arkası dönüktü, eğilmiş, yere düşen kaktüsten taşa yayılan toprağı topluyor, ıslıkla ‘Ya evde yoksan’ı çalıyordu. Eşikte durup dinledim.






Notlar