HIKAYE

Sabiha Gökçen Un Fabrikası ve Hafıza

Author

Yolculuk olayını 4-5 yaşlarındayken sevmeye başlamıştım. Belki de geriye doğru gittiğimde hatırladığım en belirgin hatıralardan birisi babaannemin kucağında Antep'ten Zonguldak'a gittiğimdi. Tavanında pastel renkli ışıkları olan, içinde sigara içilen, şimdi muavin olduğunu bildiğim ama o dönem için lalettayin bir adamın hasır bir kaptan sürekli şeker dağıttığı bir otobüs ve otobüsün sürekli bi yokuşu tırmanıyor olması. Camdan baktığımda ağaçlar ve sis vardı ve hala verseler kağıt kalem, resmini çizerim. Hafıza ne ilginç şey(vayy ne büyük tespit birader)

Derken zaman içinde hep gidilen yerler, sürekli mekan değiştirmenin verdiği ferahlık. Arabanın camını sonuna kadar açmak ve rüzgârın şiddetinden nefesinin kesilmesi. Bunlar hep kafada çocukluktan oturmuş, dünyayı hissetmenin en kolay yolu öğrenilmişse demek büyüyünce de bu yönde bir hayat tercihim oldu. Hatta o zamanın perspektifiyle annem beni ilkokula yazdırmaya gittiğinde kayıt yapan öğretmen büyüyünce ne olacaksın evladım dediğinde minibüsçü demiştim. Vizyona bak. Çünkü çocuk görüyor ki minibüsçü hep bir seyahat halinde.

Ve işte ben de bir kamyon şoförü oldum. Hikayemi dinlediğiniz için teşekkür ederim.

Hahah değil tabi. Kamyon şoförü olsam otoyollarda el fenerliye gel gel yapan ablaların tezgahına düşerdim, kamyonumu elimden alırlar, beni de döverlerdi bir temiz, işsiz kalırdım. Yoksa neden olmayayım.

Konuya döneyim; o gün öğretmene minibüsçü olacağım dediğimde annemin şaşkın bakışı, öğretmenin babası mı şoför diye sorması filan aklıma geldikçe hala kahkaha atarım. Düşünsene annenin biricik oğlusun; o seni doktor, hakim, subay filan olarak düşünüyor, daha 6 yaşındaki oğlu minibüsçü diyor. Anne şok. Eminim annem o an beni orda bırakıp gençliğine geri dönmek istemiştir. Şaka tabi. Aslında şundan eminim, annem minibüsçü olsam da beni yine böyle severdi.

Sonra dünya böyle dönüp dururken ilkokuldan liseye kadar o dönemin koşulları nedeniyle mahallemden dahi çok dışarı çıkmamıştım ama içimde bir şey yanıyordu. Her gün evin çatısına çıkıp şehrin görebildiğim en uzak noktasına gözümü dikerdim. Sanırsam dünyanın sonunun o görebildiğim son nokta olduğunu düşünüyordum. Böyle bir yerde sabit durup, en uzağa gözünü dikince insan, uzaklarda bir şeyler var hissine kapılıyor. Mesela aynı dönemlerdir sevdiğim şarkıların kalbime saplanma hissi. Vardır öyle şarkılar, insanı bir anda 'ben çok doluyum şu an' dedirten. Dümdüz çekip gitme hissi. Benim de o erken çocukluk dönemimden aklıma gelen Mustafa Sandal'ın 'gidenlerden' isimli şarkısı meselâ. Daha sonraları Sezen Aksu'nun 'eskidendi' şarkısı da ergenliğe geçerken aynı etkiyi yapınca ben soluğu üniversite için şehri terkederek başladım.

Hedef koyarak değil, planın başlangıcı olarak sırf başka şehirlerde olmak, başka hayatlara değmek, bir şeyler almak, bir şeyler satmak, en çok da öğrenmek ve bilge bir ihtiyar olmak için yola çıkıp gittiğim üniversiteyi bölüm birincisi olarak bitirdim o dönem. Motivasyona bakar mısın? Askerde bile gezmeli iş diye, sabit yerde kalmamak için viziteci oldum. Ondan sonra işimi de aynı şekilde seçtim. Seyahat yazılarımda da anlatmaya başladığım üzere göreceksiniz bu gezinme işi nerelere vardı.

Bu bir yerde duramama hissinin aslında bi hastalığı da var. Yanılmıyorsam 'dissosiyatif fük' diyorlar. Tam adını ve tanısını bilmiyorum ama buna bağlayanlar olmuştu bu hareket sevme olayımı. Bilirsiniz sever insanlar, kategorize etmeyi.

Tüm bunlar olurken, günde en az dört beş şehir gezmeli seyahatler ülkelere, ülkeler kıtalara karıştı. Tüm bu hengame içinde ne babayiğit havaalanları, ne terminaller, ne vakzallar( tren istasyonu ama rusçasının söyleme şekli hoşuma gidiyor) gördüm ama işte gelgelelim Sabiha Gökçen diye bir yer var.

Eminim Sabiha Gökçen bu alanı bir kere bile kullansa pilotluğu bırakır, hatta Atatürk'ün manevi kızı olmayı reddeder, muhtemelen de bi daha uçağa binmezdi. Hele Vecihi Hürkuş görse kağıttan dahi uçak yapmazdı(Ruhu şad olsun).

Bu alanda vaktinde kalkan veya inen uçak, işletmesinde sorun yaşamayan yoktur zannımca. Ulaşmak ise başlı başına bir mesele. Un Fabrikası olarak işletilse güzel ülkemize daha faydalı olurdu. Bir dönem işletme müdürünün Ryohey Nakatake olduğu dedikodusu yayılmıştı hatta (ben yaydım).

Durduk yere neden sardım peki ben buraya? Bu sabah yanlış alandan alınan bilet sonucu (ucuz diye aldık demediler, biz de inandık) Büyükçekmece'deki evimden Sabiha Gökçen'e gelmek için sabah 4'te uyandım. (Sabah erken uyanmalar ile ilgili de sonra bi yazı yazarım mutlaka.) Havaalanına gelene kadar da kafam açıldı. Bu yazıya da madem rötar yedik yazalım diye 313 no'lu kapıda başladım ama bitirmek Or-gi havaalanına kısmet oldu. Orgi evet, kalabalık gruplar gelip gidiyor. Ona mahsuben.

Ha bir de söz konusu şarkıları dinleyin bi ara, gidesiniz gelirse demiştim der, egomu tatmin ederim.

...

Pardon bakar mısınız, turşu bidonum nerde...