HIKAYE

Seyahatname 1 (Mısır)

Author

Sık seyahat eden bir birey olarak elbette bundan da nemalanacağım çünkü neden yapmayayım. Hatıratın sahibi olarak her hakkı şahsım adına mahfuzdur diye düşünüyorum.

Atansiyon: Bu; yer yer küfür içeren -içermeyebilir, yazının bu kısmında buna henüz karar vermedim- garipliklerle dolu bir seyahat yazısıdır. Mısır'a merhaba deyin. (Burada fonda geleneksel Mısır müzikleri çalıyor, ud sesi filan gibi düşünün.) Yazı da uzun oldu yalnız, dinlene dinlene okursunuz artık.

Mısır isminin mısırdan gelmediği, yönetim şekillerinin defaten değiştiği, osmanlı, ingiliz etkisi ve kadim medeniyetleri ve spesifik ırkları hakkında bir çok bilgiye kolaylıkla internetten ulaşırsınız o yüzden onları anlatmayacağım. Anlatacağım Mısır gittiğinizde karşılaşacağınız Mısır olacak.

Mısır'la ilgili kafamda çocukluktan kalan şey isminin 'mısır' olması, daha sonra piramitler ve tabiki Tosun Paşa'nın yeşil vadisidir. Büyüdükçe Mumya (The Mummy) filminin de etkisiyle daha mistik, daha enteresan olduğunu düşünmeye başlamıştım. Bahsi geçen Mumya filmi Teoman ile Nurgul Yeşilçay'ın oynadığı değil tabi (evet bilmeyenler için böyle de bir filmimiz var), Brandon Fraser ve Rachel Weitsz'in filmi. Ama bir ülkeyle ilgili duyguların her neyse gittiğinde bulduğun da çoğunlukla aynı oluyor.

Uçak Kahire'ye iner inmez yaşadığımız diplomatik ilişkilerin kötülüğü kendini hissettirdi. Mümkün mertebe haybeden zorluk çıkardılar ama ülkeye girdik. Genelde size güven vermekten çekinmeyen ve aşırı yapışkan taksici abilerden biriyle anlaştıktan sonra (ki fiyatta anlaşmış olmamıza rağmen yolda defaten daha fazla para istedi) otelimize geçtik. Otelin merkezde olması gerekti fakat tahmini 15 dk. sonra otele varınca anladık ki bizi otele yönlendiren Mısırlı arkadaş bizi sallamış, taksici de bize saplamıştı. Otelde verilen odanın içine park edilmiş servis arabasını görünce özür dileyip odamızı değiştirdiklerinde verdikleri yöresel şerbeti içerken hem taksiciye hem de bize kazık atan Mısırlı arkadaşa sövüyorduk.

Derken tabi sabah oldu ve otelden çıktık. Mısır çölün en net hissedildiği yerlerden birisiydi benim için. Suudi Arabistan, İran ve hatta Dubai'de bile bu kadar net hissetmemiştim. Fakat burası çölün ortasında, sanki dünya kurulduğundan beri varlarmış hissi veren, anlam veremeyeceğiniz büyüklükte büyük billboardlarla bezenmiş geniş ve dört beş katlı otoyollarıyla, hani tozunu üflesen altından uzay ortamı fışkıracakmış gibi duran bir yer. Bu mevcut yollarda da adım adım ve hiç susmayan kornalarıyla akmayan trafik ama bu trafik ne İstanbul, ne Tahran, ne de Mumbai. Ne yerdeyim ne gökteyim hissi. Hele o billboardları bir de gece görün, işte bütün toz ve kum karanlıkta kaybolunca al sana Steven Spielberg işi uzay filmi. Gerçekten fazla etkileyici. Ama kafayı bir dönüyorsun şoför Hasan amca. Kafada Mısır işi fes, içinde oturduğun taksi zaten pislikten geberiyor. Şehrin içinde bir yerden bir yere gitmek cidden saatler alıyor, bu yüzden tek lokasyon seçip ona odaklanıp ona ulaşıyor ve ancak oteline dönebiliyorsun. Yol da, gittiğin yer de hep bir curcuna.

İlk günün akşamı işleri halledip gerçek Mısır'ı görmek için Nil kıyısına gittik. Nil nehrine kıyı mekanlarda havaalanı ve diğer yerlerdeki gibi nil timsahları çalışıyor. Herkes üçkağıt peşinde. Ülkede hiç kimse ama hiç kimse sana hizmet versin ya da vermesin senden para istemekten çekinmiyor. Şaka gibi ama gerçekten değil. Adam kafe içinde nargile satıyor, sen içmiyorsun ama çıkarken sana bahşiş diyor. Yer mi lan Anadolu kaplanı bunu, yemez. Ama Ömer 'Tiger' yedirir. Yemezsin de yedirir.

Ömer 'Tiger' denen orospu evladının olduğu kısma geleceğim çünkü en civcivli kısım orası. Hala anıp anıp sövüyorum.

Her neyse yine gün içinde bir takım işlerimizi çözüp akşam yine mistik Mısır dokusu için Khan el Khalili denilen hakiki Mısır çarşısına gittik. Böyle bir kalabalık böyle bir enerji olamaz. Ben insan olarak insan enerjisine bayılırım ve burda da o var. Tam bir ortadoğuda geçen ajan filmi ortamı. Ne alâ. Sana ekmek sebil ettirip para kazanmaya çalışan nil timsahları ve sen ekmek sebili yap diye bekleyen yoksullar, turistler, hırsızlar, esnaflar, ajanlar, mülteciler, herkes ama herkes orda. Benim nil timsahı diye andığım üçkağıtçı tayfası ve esnaf taciz boyutunda yapışıyor ve ancak Steven Seagal vakurluğunda yürürsen atlatabiliyorsun.

Khan el Khalili'de çektiğim efsane fotoğraf da budur. Doğru instagram filtresi ve eşsiz çekim tekniğimle resmen resim çizmişim. Bkz;

Seyahatname 1 (Mısır)

Bu nevi şahsına münhasır çarşıda her şeyi bulabilirsiniz ama Mısır'da mutfak kültürü bize yakın olsa da damak tadınıza uygun birşeyler bulmak cok mümkün olmayabilir. Bütün magrib ülkelerinde bunu yaşarsınız. Kebap kebap değil, pilav pilav değil, balık balık değil. Balık mevzusunda ise buraya has, 'fesik' dedikleri kurutulmuş bir balıkları var. Yiyen kişinin ölmemesi için cidden uzaylı olması ya da mide iç çeperinin kalayla kaplı olması lazım. Yalnız mercimek çorbasının mucidi olan Mısırlılar bunu hala iyi yapıyor onu tercih edebilirsiniz. Çorba tamam, çorba iyi. Yanlış olmasın.

Derken geze geze sıra Giza'ya geldi. Heyecan dorukta. Şehir içinde ordan oraya giderken piramitleri uzaktan görüyorsun ve cidden heyecan veriyor ama Kahire şehir merkezine 20km mesafedeki Giza şehri apayrı bir alem. Zira oraya gitmek bir mesele, çıkmak ayrı bir mesele. Hatta mümkün mertebe Mısırlı bir tanıdıkla gitmek soyulmanızı, taciz edilip dövülmenizi ve hatta öldürülmenizi engeller.

Gelgelelim bu kardeşiniz tek gitmek zorunda kaldı. Hikayenin en civcivli kısmı dediğim yere de geldik.

Mısırlı arkadaş bize yine madik atınca Uber'den taksi çağırıp Giza'ya doğru yalnız başıma yola çıktım. Giza içlerine doğru girince çöp yığınları, o çöp yığınları üstünde yemlenen hani şu hiyerogliflerde gördüğümüz kuşlar, toprak yollar, develer ve yeminle filmlerdeki Mısırlı tipler çıkmaya başladı. O an anladım ki cendereye düştük. Şehir merkezinde musallat olan timsahların membaası burasıymış belli oldu. Piramitler bölgesine girişten önce polis noktasını geçerken rüşvet istediler anlamamazlıktan geldim. Bir kaç günün sonunda tarzlarını anladığım için anlamamayı öğrendim. Çünkü piç kuruları bu rüşveti, bahşişi, haracı isterken katiyen gülümsemelerini yüzlerinden eksik etmiyor. Sinir bozucu olan da belki buydu. Derken sfenks ve piramitleri çevreleyen setin önüne geldik. Buradan selamunaleyküm deyip giriş bileti alıp geçemiyorsun, çünkü bürokrat, polis, halk el ele sizi sikmek için and içmiş. Ordan hemen sözüm ona tur rehberi olan faytonlu, atlı ekipler önünüzü kesiyor. Birinden biriyle anlaşacaksın çaresiz. Bana bu Ömer Tiger denen piç denk geldi. Anladığınız üzere isim sahte, hepsinin kendine göre bi tezgahı var zaten. Öyle dil döküyor ki tamam sus demekten başka çare zaten kalmıyor. Faytonda içeri doğru süzülürken anlıyorsun zaten birazdan seni çok fena sikecekler. Toplamda 1000 mısır pounduna anlaştık. 200 tl filan ediyor. Diyorki başka hiç ödemeyeceksin. Peki madem dediğin an anlatmaya başlıyor. Şu piramit kralın amcası, bu oğlu, bu bacanağı. Ulan neyi anlatıyorsun her şey ortada sen götür gezdir işte kocaman çöl, kocaman piramitler. Arada da diyor ki 'beni mutlu et seni mutlu edeyim.'Ne istiyorsun aq çocuğu dememek için kendimi zor tutuyor ve aynı anda umarım paradan bahsediyordur diyorum.

Bi ara bakındım, yeminle tek yabancı benim. Turist filan yok. Öyle pis bi tezgah var ki kimse kalmamış. Geleni de bitirmiş namussuz sırtlanlar. O ara piramitlerin dibine geldik. Anlaşmalı rent a deveciye beni teslim etti 'seni gezdirecekler, bitince getirecekler, ordan müzeye gideceğiz ordan özel parfümcü' filan anlatıyor tamam git birader deyip daha güleryüzlü deveciye sığındım. Gel kardeş dedi, deveyi çöktürüp beni bindirdi az ileriye götürüp devenin yuları bi çocuğa verdi. Yalnız devede gezmek de acayip hismiş, tavsiyedir.

Seyahatname 1 (Mısır)

Neyse çocuk beni aldı ileri götürdü biraz anlattı ve beklenen sloganı söyledi; 'beni mutlu et ben de seni edeyim'. ''La havle vela kuvvete billahil aliyyül aziym.'' Dedim oğlum dön hadi dön yeter bu kadar. Çünkü seri şekilde para istedikleri için insan alenen keriz yerine konma hissini dibine kadar yaşıyor. Yalnız o an anladim ki bu sarmal tur şeklinin bi sebebi var çünkü her bir önceki muhattaba ulaşmak için bahşiş, rüşvet, haraç vermen gerek. Tam bir ortadoğu projesi. Muhteşem sistem. Elemana 'bak seni burda deveme yediririm devam et piç kurusu' deyip ilk elemanı atlatıp güleryüzlü deveciye ulaşınca dedim sikerim yapacağınız işi. Bu çıkışıma rağmen 'abim, canım abim gel, sen de siktir lan arap Celâl, müşteriyi niye kızdırdın' diye beni eyledi itoğlu it. Neden? Çünkü rüşveti bu hayvana vereceğiz belli oldu. Nerde lan bu ali rıza pezevengi diye sordum, yok bu başka hikâyeydi hah, nerde lan bu Tiger dedim, 'Tiger'a ulaşmak için ateşle bi yüzlük dedi. Sanırsın gizli tarikat, isimler takma, ortam mistik, güneş 1 saate batacak filan. O an önce Allah, sonra sfenks sonra da uberci elemana güveniyorum çünkü ortamı görünce kardeş aman gitme, senin en azından kurumsal bağlantın var, başıma bir iş gelirse ananızı sikmeye senden başlarım kafasındayım.

Mecbur verdik 100 poundu, ulaştık Tiger'a, hala maval okuyor piç. Hadi gidelim birader çalıştır faytonu yoksa ben düz kontak yapıcam beygire. O ara sırtlan polislerden biri gelip Kayseri şivesiyle 'mevzu mu var yeğenim' dedi ama Arapça. Güven güvenebilirsen zira yüzde o 'hele bizi de gör' gülümsemesi var. Bi çorba parası hesabı, dedim çekil dayı yaktım gemileri.

Faytonla aşağı doğru hızla giderken Tiger uyandı, bana arapça sövüyor bir yandan da faytoncu elemana bu ayıktı mevzuya filan diyor. Sfenksin ordan aşağı inerken önde giden at devrildi hayvan ölüyor, nasıl inliyor bunların umru değil, gülüyorlar filan, rakip rehberin at ölüyor, keyifler yerinde. Siz insan mısınız ulan. Derken piramitlerin ordan çıktık diyorki gel bi elini yüzünü yıka bizim doktorun parfümcüde. Ulan korku ve öfkeden nasıl çişim var anlatamam. Oradaki mevzu ise 300 dolara filan 5 liralık d&p açık parfüm satmak. Lavaboya girdim çıktım hadi birader çıkıyorum ben gerek yok parfüme dedim, tiger hemen yapışıp abi parayı ver patron içerde ona teslim edeceğim dedi. Tamam 1000 pound al buyur. Anladım mevzuyu, faytoncu elemana numara yapacak almadım diye, kapıdan çıktım faytoncuya para onda git al dedim. Faytoncu bana verecektiniz parayı deyince Tiger içerde patrona verecekmiş dedim. Faytoncu durumu anlayıp Tiger'a girişirken ben uberci elemana kardeş beni acil havaalanına götür dedim. O taksi Giza'dan nasıl çıktı, bu nasıl bir ferahlama anlatamam. Postu deldirmeden, sadece 20 liralık rüşvetle hayatımı kurtardım ordan. Muhtemelen faytoncu Tiger'a delik açtı.

Bu arada faytoncunun adı Piglet'ti. Hahah değil tabi ama belkide öyledir. Öyle olsun istedim şu an.

Sorunlu hikâyelerin anlatırken komik gelmesi olayı insanın tamir edilebilir bir varlık olduğunun sağlaması bana göre. Tespitim budur.

Daha sonra bir kez de İskenderiye'ye gittim ama orası daha mülayim bi yerdi. Deniz görmüş memleket naifliği vardı orda. Yaşayanları da öyleydi. Tosun Paşa filminin yeşil vadisi de buradaydı.

Unutmadan Mısır'a dair en güzel şey 25 kuruşa satılan, gerçekten a4 inceliğinde 'fresca' isimli kağıt helva. Taşıması mümkün olduğu için 20 tane aldım gelirken. Zaten genel olarak ucuz olan Mısır'da Fresca denen bu Mısır alameti farikası gerçekten tüm seyahate değerdi.

Sonraki hikayenin ülkesi Cezayir olsun. Magrib'ten gidelim. Hem magrib mi yoksa makber mi görmüş oluruz.

Hürmetler.