EDEBIYAT

Hüzünlü Playlist

Author

Uyandığımda buzdolabının kuru görüntüsünün verdiği huzursuzluğu beyaz ışıkların yeni açılan gözlerimin içine sertçe vurmasıyla beraber yüzümün tüm bölgesinde hissedebileceğim soğuklukla atlattım. Güneş ışığının odaya hakim olmasına rağmen belli noktalarda karanlıkları görüyor olmamı sersemliğime veriyordum. Sırtımı yasladığım sert deri koltuk, arka arkaya çalan alarmlardan daha etkiliydi. Günün ilk sigarasına uzanan ellerim, uzun bir otobüs yolculuğunun yorgunluğu ile eşdeğerdi. Televizyondaki farklı kanallar adeta beynimi kemiriyor, güne başlamam gereken şarkıyı bulmak içinse işkence çekiyor gibiydim. Bir süre sonra farklı müzikler, karnımın gurultusunun gerisinde kaldı. Güzel bir kahvaltının peşinde sokaklarda adımlamaya başladım.

Çok fazla şey olduğunu söyleyebilirdim kafamda. Güzel bir playlist yapmış olmamın yanı sıra, içimdeki huzursuzluk bir otobüs camında gözlerimin önüne gelebiliyordu. Kendimi sorgulamakla yükümlü olduğum ender anlardan birisiydi belki de. Koşulsuz kabul ettim. Büyük bir kahvaltı masasına tek başına oturduğumda anlıyordum her şeyi. İçtiğim su kadar berraktı her şey. Hayatımı sorgulama ihtiyacı hissettiğim günlerde, bir şişe su bana bir ders veriyordu. Her şey, apaçık ortadaydı. Birkaç baloncuk büyüyü bozabilirdi fakat bardak tam anlamıyla dolduğunda tüm yaşananlar net bir görüntü aldı. Bir bardak suda kendi hayatımı görmenin şaşkınlığı ile siparişimi verdim. Masadaki tüm yiyecekler bir şey anlam ifade ediyordu. Bir kahvaltı tabağı hayatımdaki farklılığı, cızırdayan tavadaki sucuk hayatımdaki gürültüyü, bir bardak çaya şeker döküyor olmamın bir şekilde beliren ihtiyaçlarımı, bal kaymak ikilisinin de hayatımdaki en büyük boşluğu özetliyor olması. Tüm bunları bir berber koltuğunda unutmam gerekti. Güncel konuşmalara dalıp gittim. Berberin köpeği ile oyun oynarken kahvemi yudumlamaya devam ettim. Kendi sorunlarımı düşünmeyecek kadar meşguldüm. Genelde bu tarz düşünceler geceleri odanın karanlığından daha çok bastırıyordu. Kendimce çözümler buluyordum oysa ki. Yine de tam anlamıyla kurtulduğumu söyleyemem. Tek bildiğim, başka bir ülkede, evimden çok uzakta, tek başıma yaşadığım bu dünyada kendimi nasıl ifade ettiğimdi.

Bu durum sosyal hayatımda çokça karşıma çıkıyor, gün içinde sıradan bir konuşmanın arasına saklambaç oynayan bir çocuğun iki araba arasına sessizce saklanması gibi sıkışıyordu. Gün yüzüne çıktığında oradan kayboluyor olması ise işi farklı bir boyuta getiriyordu. New York olgusunu çoktan aşmıştım ama ben aynı kişi olduğumu düşünüyordum. Daha fazlası olup olmadığımı başkalarından duymalıydım. Çok fazla kahve içemediğimi biliyordum. Kendimle hesaplaşmam gereken en ufak noktalardan biriydi belki de. Yine de şehrin kalabalığından kaçarak kendime hayat bulduğum o sığınakta kendime ikinci bir kahve söyledim. Çevremdeki insanların varlığından son derece memnundum. Fakat yeni bir bakış açısı kazandığımın da farkındaydım. Çünkü iyi ya da kötü, insanların sizin hakkınızda ne düşündüğü belli bir önem arz edebiliyordu. Tüm içtenliğimle bir mesaj attım. Beni anlıyor olmalı ki, görüşmeyi kabul etti. Kendimi tekrar kalabalığın orasında yürürken buldum. İnsan seslerini müzikle bastırdım. Trafik ışığında beklerken telefonumu kontrol ediyordum. Sonra adımlarımı hızlıca atmaya devam ettim. Gereğinden fazla heyecanlığı olduğumu biliyordum.

Güneş etkisini kaybetmemişti. Bambaşka birisine kendimi ifade ediyordum. Cümleler birbirini takip ediyor, gözlerimizi birbirimizden kaçırıyor, cümle kuramadığımız anlarda ise içkilerimizden birer yudum alıp zaman kazanıyorduk. Zaman hızlıca ilerliyordu ve biz bu duruma engel olamıyorduk. Çocukluk kadar hızlı geçiyordu zaman. Geçirdiğimiz zamanı bu hıza bağlıyordum, gözlerini ise çocukluğuma. Tehlikeli bir kombinasyondu.

Çok geçmeden yer altı dünyasında kendimize yer edindik. Özel bir yere gidiyorduk. Bunun baskısını ondan daha çok hissettiğime eminim. Yine de bunun heyecanını içimde bastırdım. Dizlerimin titrediğini fark etmemesi için elimden geleni yaptım. Bu tür gerginliklere izin veremeyeceğimiz bir noktadaydık. Onun çözümü gözlerini benden kaçırarak karşımızda duran camda beni seyretmekti. Benim ise çözümüm yoktu. Tüm olanları içimde bastırarak, kötü kokulu vagondan dışarı çıktım. Sokaktaki hafif serinlik önümü iliklemeye yetmişti. Büyük binaların arasında sigara dumanımızı üflemeye devam ettik. Çok geçmeden geceden daha karanlık çöp torbalarının köşelerde biriktiği bir sokakta, gereğinden daha az loş ışıkları görünen bir yerin dışına geldik. İçerideki kalabalık sanki umurumuzdaymış gibi tedirgin olduk. Yere attığımız sigaraların çevreyi kirlettiği hissine kapılarak mahcup bir şekilde içeriye girdik. Bir başka dilde kendimizi anlatmak bizim için pek kolaydı. Bir süre ayakta beklememize rağmen sonunda yerimize geçtik. Büyük bir hevesle ceketlerimizi taburenin arkasına astık. Sanki yıllardır birbirimizi tanıyor gibiydik.

İlk defa bu kadar farklı bir yerde bulunuyordum. Dediği kadar özeldi. Bu senaryonun içinde bulunmak benim için güzel bir şanstı. Yıllarca özendiğim hayatın bir parçasıydım. Yediğim yemeğin tadı oldukça güzeldi. Yan masadan gelen içki tokuşturma sesleri, kuru kalabalığın melodik gürültüsü, sokaktan geçen polis arabasının bile içinde bulunduğumuz atmosfere göre senfonik gelmesi, uzun zamandır hissetmediğim bir şeydi. Gözlerimizi birbirimizden kaçırdığımızın farkındaydık. Bu durumun üzerine giderek birkaç konuşma yaşadık. Bu sohbet yerini türlü utançlıklara, hafif gülümsemelere, omuzlara dokunarak kısık bir sesle karşı tarafı kontrol eden seslere bıraktı. Tüm insanlar sanki özellikle buradaymış gibi bir tavır sergiliyordu. Yeryüzünde yaşayabileceğimiz en güzel gecelerden biri için seçilmiş kişiler gibiydik. Bunu tuvalete giderken göz göze geldiğimiz kişilerin yüzünden anlayabiliyordum. Herkes farklıydı fakat herkes bir o kadar da aynıydı. Ahtapotlar, kalamarlar, marul salataları ve adını daha önce duymadığımız biralar bizim ilacımızdı sanki. Bu duruma bağımlı olmak istediğimizden son derece emindim. Bir süre sonra da herkesin tek tek yok olduğunu gördüm. Sadece biz kalana kadar oturduğumuzun farkında değildik bile. Isınmış biralarımızdan son yudumu alarak sessizce dışarıya çıktık. Yüzümüze vuran rüzgar, kendimize gelmemize yetmişti. Yer altı dünyasına dönüyorduk. Yapmak zorunda olduğumuz ama hiç istemediğimiz bir şeydi bu.

Tekrar bir camda birbirimizi izlerken bulduk. Rayların düzensizliğinden dolayı kafamız sallanıyordu. Omzuma yaslanarak yola devam etmese de, gözlerinin bende olduğunu biliyordum. İki hayalet, yer altında ilerliyordu. İlk görüştüğümüzdeki selamlaşma, yerini sarılmaya bırakmıştı. Bunun huzuru ile merdivenlerden hızlıca çıktım. Evime doğru yola koyuldum. Tekrar bir otobüsün rahatsız koltuğundaydım. Eve giderken yolları doğup büyüdüğüm sokaklara benzettim. Okyanus aşırı bir yerde, evimde hissediyordum.

Yol boyunca beni anlayan insanların önemini düşünerek uykuya daldım. Son durakta iniyor olmamın huzuru, tüm günüme eşdeğerdi.