HIKAYE

Hayata dair

Author

30. yaşımın bir daha geri gelmeyecek şu günlerini yaşarken ikna olduğum bir gerçek var. O da bu dünyaya gelen her insan evladının belli bir misyonunun olmasıdır.
Her insanın bir karakteristik özelliği olduğu gibi hayatların da bir yaşanacaklar ve görevler listesi vardır. Biz de hayatlarımızın her evresinde bu listeye tik atar yolumuza devam ederiz.
Aslında bu listenin farkına hepimiz farklı dönemlerde varırız. Ben ise daha çocukken bunu farkettim. Kısır döngü haline gelmiş anne baba kavgaları, sıcak yatağımda başlayıp karakolda biten geceler, kendimden 30 yaş büyük olan aile büyüklerinin arasında elçi olmalar... Sıcak bir aile ortamına hasret kalarak tamamlanmış bir çocukluk benimkisi... Her annenin sinirsel rahatsızlığının olduğu ve her babanın da 2 günde bir alkolün dibine vurduğunu sanarak geçmiş bir çocukluk. Ders çalışmak hak getire onu zaten bir kenara bırakıyorum. Evdeki nadir huzurlu geçen saatlerin bile tadını çıkaramayıp acaba ne zaman kıyamet kopacak diye abimle kara kara düşündüğümüz çocukluğum.
Tabi o aile ortamı ancak ben ilkokul 5.sınıfın ilk dönemini bitirene kadar bu haliyle devam etti. Sonrasında malum ayrılık vakti... Abim babamın yanına ben ise annemin yanına yerleştik. Tabi çok şükür "görüşme" yaptırımı yoktu. Dilediğimiz zaman abim annemin yanında ben ise babamın yanında kalırdım. Sırtımızda çantayla ev ev dolaşırdık. İlk defa üniversite yıllarımda kendime ait bir evim olduğunu hissettim. O 40 senelik binanın küçücük dairesi benim hayatım olmuştu. Tabi İstanbul'da okuyor olmanın avantajıyla akşamları termosuma kahvemi doldurduğum gibi sahilde yürüyüşe çıkardım. Beşiktaş'tan Bebek sahiline kadar uzanan yol boyunca düşünür geleceğime dair kendimce planlamalar yapardım. Özellikle de gelecekte kuracağım aile konusunda düşünürken bulurdum kendimi sık sık. Acaba gelecekte eşim olacak kadın şu an nerede? Ne yapıyor? Okuyor mu? Çalışıyor mu? Sevgilisi var mı? Mutlu mu? Ve öyle bir insan var mı? Acaba ben evlenecek miydim yoksa hayatımın kalan kısmını da bekar mı geçirecektim? Evlendiğimde çocuklarımız olacak mıydı? Onlara nasıl bir gelecek kuracaktık? Benim gibi huzursuz bir aile ortamının olmasını hiç istemedim. Tek dileğim onların huzurlu sıcak bir yuvada sadece derslerine odaklanarak ve çocuklarını bir çocuk gibi yaşayarak büyümeleriydi. Onlar iyi eğitim almalı, sosyal olmalı, spora sanata ilgi duyuyorlarsa bunu en güzel şartlarda yaşamalıydılar.
Aradan yıllar geçmişti ve tekrardan Eskişehir'e dönmüştüm. Üniversite yıllarımda en büyük hayalim olan o sıcak aile ortamını burada, kendi memleketimde kurucaktım. Tabi mesleki staj, iş hayatına adım atmak ve sonrasında ruhunda hayatı ve cenneti bulduğum insanla tanışacağım o gün.
O günü nasıl unutabilirim? O kapıdan girdiğinde etrafın buğulanması, kulağımda çalan şarkılar ve cennetin şelalelerini andıran o güzel sesi... Evet aşık olmuştum. Tabi bırakmadım peşini. O kadın benim hayatımın geri kalanıydı. Öncesi yoktu artık. O kadın benim eşim olmalıydı. Hayat arkadaşım, herşeyim... İkna etmek kolay olmadı. Her adımı usul usul ve sağlam attık. Evliliğe uzanan merdivenleri tırmanırken her basamağa özenle bastık. Çok şükür mutlu başlangıca ulaştık ve o sıcak yaz akşamında nikah memuruna evet demesiyle eşim olmuştu.
Artık benim de sıcak bir yuvam vardı. Beni vezir yapacak ve hayatımın kalan kısmını güzellikler içinde yaşayacağım "han"ım hayatımdaki yerini almıştı.
Ancak ne varki her evlilikte olabilecek pürüzler zaman zaman kendini gösterdi. Yeri geldi iletişimimiz birbirimizi duyamayacak kadar parazitlendi. Ne var ki çok şükür bir kızımız oldu. Evet dünyanın en şanslı babası bendim çünkü kız babasıydım. Her sabah uyandığımda gülücüklerini duyduğum, akşam eve geldiğimde yüzüme özlem ve mutlulukla bakan canım kızım... çok şükür yuvamızda huzur vardı ve kızımızı bu sıcak yuvada büyütüyorduk.
Ama kızımızın dünyaya gelmesi ve mutluluğu da evliliğimizdeki bazı parazitlerin imhasını sağlamadı. Belirsiz dönemlerde bu parazitler kendilerini hissettirmekten hiç vazgeçmediler. Ama unuttukları birşey var. O parazitlerin karşısında annesi bayılana kadar dayak yemiş, babası ömrünü hep sabrederek geçirmiş, karakollarda güneşin doğuşunu izlemek zorunda kalmış, yeri gelmiş intihar girişiminde bulunan annesi acaba ölmüş müdür endişesiyle eve gitmiş, çocukluğunu yaşayamamış, gönül rahatlığıyla oturup ders çalışamamış, evinin neresi olduğunu bilmemiş ve çocuk yaşta büyümek zorunda kalmış biri var. O adam, kızını hayallerindeki gibi büyütecek. O adam kızının düğününde kızının annesiyle ilk günkü aşkla dans edicek. Ve o küçük kız çocuğu ömrünün en özel ve güzel günlerini kaygısız yaşayacak.
Kızım, kuzumun kuzusu, sen baban gibi büyümeyeceksin. Sen hayatın gerçeklerini bilerek şımarmadan ama keyfine vararak büyüyeceksin.
İşte benim hayattaki görevim; yaşayamadığım ve hep hasretini çektiğim sıcak aile yuvasını çocuklarıma yaşatmak ve onları iyi bir birey olarak yetiştirmek... Tabi ki yanımda ruhunda cenneti bulduğum güzel eşimle birlikte...