DÜNYA

Zorlu kemoterapi sürecim..."Başkasının umudu olabilirsiniz."

Author

          Bugün instagramda gezerken bir anda karşıma bir gönderi çıktı. Hacettepe Çocuk Onkoloji Hastanesi'nde sekiz aydır tedavi gören ve ilik nakli bekleyen Furkan Başol'un hayatını kaybettiği yazıyordu. Daha on bir yaşında bir çocuk... Elbette ki bu dünyaya kazık çakmayacağız. Nasıl ki doğum bir gerçeklikse ölüm de bir gerçeklik. Ama bu ölüm, daha çocuk yaşta olunca insan ister istemez daha fazla üzülüyor. Yaşayacak çok şeyi vardı, diyor. Bu olay beni geçmişe döndürdü biraz da. Daha önce yazdığım yazılardan birinde kendimden biraz bahsetmiştim. On bir yaşındayken geçirdiğim bir rahatsızlık yüzünden bir sene yaşamla ölüm çizgisi arasında gidip geldiğimi söylemiştim. Biraz ayrıntıya inmeliyim sanırım... Ve uzun bir yazı olabilir dikkatinize...

          On bir yaşında altıncı sınıfa geçmiş olmanın sevinciyle -sonuçta ortaokullu olmuş büyümüştüm- yaz tatili geçmişti. Okulların açılmasına üç hafta vardı. Bir gece aniden bacağımın üstüne basamamaya ve dayanılmaz bir ağrı hissetmeye başlamıştım. Annem de biraz mesleğinden kaynaklı biraz da geçmişte yaşadığı rahatsızlık nedeniyle böyle şeyleri göz ardı etmez. Anında hastaneye giderek kontrol ettirir. Gittik, film çektirdik. İyi ki de gitmişiz. Çocuk halimle, ben bile filmde ters bir şeylerin olduğunu anladım. Kemik üzerinin kavisli bir şekilde olduğunu düşünün. Yolda giderken arabaların hızlarını kesmeleri için tümsekler yapılır ya, işte o yatay duran tümseği alın ve dik vaziyette gözünüzün önüne getirin. Sonra başladı testler, MR'lar, tomografiler vs. vs. Bacağımda bir kitle olduğu anlaşılınca apar topar ameliyata alındım. Alınan parça da biyopsiye gönderilecek ve parçanın kötü huylu mu iyi huylu mu olduğuna karar verilecek. İyi huyluysa zil takıp oynayacağız, kötü huyluysa da vay halimize. Evet, biz "Vay halimize!" dedik. Ben evde bacağımda alçıyla iyileşmeye çalışırken, ameliyattan sadece bir hafta sonra kendimi onkoloji hastanesinde buldum. On bir yaşına gelen çocukların yüzde yirmisinde vücudun kendi kendine ürettiği bir kitle olabilirmiş. Genelde iyi huylu olurmuş ama yüzde beşinde de kötü huylu çıkabilirmiş. Evet, alkışlıyoruz! Ben hem o yüzde yirminin -o da yetmezmiş gibi- hem de yüzde beşin içine girmiştim. Annemle babamın yanıma gelip, bana hastalığımı söyledikleri zamandaki yüz ifadelerini, ses tonlarını, endişelerini, korkularını, üzüntülerini, söyledikleri kelimeleri, her şeyi hatırlıyorum. On bir yaşındaki çocuk deyip geçmeyin. Bazen bir yılda, bazen bir ayda, bazen de bir saatte büyüyorsunuz. Ben o bir dakikada büyüdüm. Onlar üzülmesin diye gülümseyerek "Olsun, bu da geçer. Ne olacak ki?" dedim. Ama çok şey oldu. Kanser öyle bir illet ki, sizi içten içe kemiriyor; adeta içten içe çürütüyor. Bir yerden sonra o lanet ilaçların yan etkileri ölmeyi dilemeye kadar götürüyor sizi. Sürekli bir mide bulantısı, halsizlik, iştahsızlık, acı... Ama en kötüsü ailenizin de sizinle birlikte eriyip gittiğini görmek. Bunu görüp hastalığına bir şey yapamadığın gibi, ona da bir şey yapamamak insanı delirtiyor. Şu an, bunları yazarken bile o günlerdeki çaresizliğimi hissediyorum. Ve bu çok kötü, gerçekten çok kötü. Annem benim başımda durmaktan yeni doğan kardeşime bakamadı bile. Bu konuda da çok suçlu hissediyorum. Bebeklikte anne ile kurulan o eşsiz bağdan onları mahrum bırakmış gibi bir his var içimde. Tedavi çok zorlu bir süreçti. Sizi bir yandan iyileştirirken bir yandan da hasta ediyordu. Otuz beş kilo başladığım tedaviden yirmi kilo ile çıktım ben. Zaman zaman umutsuzluğa kapıldım. "Artık yeter! Ne olacaksa olsun!" dediğim zamanlar oldu. Hele bir ilaç var ki -aldığım ilaçların en hafifi olmasına rağmen- aman Allah'ım, unutamıyorum. İsmini duymak bile bende psikolojik olarak mide bulantısı yapıyor ve kusma isteği uyandırıyor: Vincristine.
          Daha fazla uzatmayacağım. Kemoterapinin etkileri artık az çok biliniyor. Ben şanslıydım. Savaştım ve bir şekilde o savaşı kazandım. Şimdi yirmi üç yaşındayım. Hayatımı yaşıyorum. Ama Furkan yaşayamadı. Ona uyacak iliği beklerken bu savaşta ne yazık ki mağlup oldu. Furkan gibi nice çocuk, nice insan var. Ben sağlığımın kıymetini biliyorum. Hastanede geçirdiğim o süre beni çok zorladı belki ama bir yandan da büyüttü, bilinçlendirdi.  Hem kök hücre bağışçısı hem de organ bağışçısıyım. Ayrıca bu yazıyı da kendimi acındırmak için yazmadım. Bu zamana kadar ne yaşarsam yaşayayım ne kendime acıdım ne de kendimi acındırdım. Başıma gelecekmiş demek ki, deyip o durumu en az zararla atlatmaya çalıştım. Bu yüzden bazıları bana "Sen de çok umutlusun!" diyebiliyor. Ama beni kurtaran hep bu umudum oldu. Bu yazıyı yazdım, çünkü tecrübelerimi paylaşarak empati yapılmasını istedim. Eğitim fakültesinde kalıcı öğrenmenin yaparak yaşayarak öğrenme olduğunu söylediler her fırsatta. Doğru da, ben yaşayarak bir şeyleri öğrendim, bilinçlendim. Sizler yaşamadan bilinçlenin. Kimsenin neyi, ne zaman yaşayacağının bir garantisi yok. Duyarsız kalmayalım bu haberlere. Vah vah, deyip geçmeyelim. Harekete geçelim. Bir çaresizin derdine çare olabilirsiniz. Başkalarının umudu olabilirsiniz.

Zorlu kemoterapi sürecim..."Başkasının umudu olabilirsiniz."