TARIH

Yıldırım Bayezid ile kadeh tokuşturdum

Author

Başlığı yanlış okuduğunuzu düşünüp buraya geldiyseniz şimdiden söylüyorum; YANLIŞ OKUMADINIZ...

    Üniversite hayatımın birinci senesinden daha önce biraz bahsetmiştim sizlere, işte o yoğun depresyonlu geçen birinci sene biter bitmez pılımı pırtımı toplayıp memleketim olan İzmir’e geri döndüm. Günler ilk başlarda muazzam geçiyordu. Hergün farklı arkadaşlarımla görüşüyordum ama yapılan şeyler hep aynı. 6-7 gibi Küçükparka(Bornova) gidiyoruz, kafe kafe geziyoruz, saat 11’e yaklaşınca Alsancağa geçip en dolu olan bar veya clupte gece 4’e kadar takılıyoruz sonra evlere dağılıyoruz.

    Dediğim gibi günler ilk başlarda gayet keyifle geçiyordu, ama 2. Haftadan sonra sürekli aynı şeyleri yapmaktan bunalmaya başlamıştım. Yapı itibarı ile çok çabuk bunalan bir tipim zaten, monotonluktan hiç hoşlanmam.

    Hatta sizlere bu sırada başımdan geçen ‘’İLK VE TEK REDDEDİLME’’ olayımdan da hikayeden bağımsız bir anektot olarak bahsetmek istiyorum.

Alsancağa çıktığımız günlerden birinde gerçekleşti vahim hadise...

He bu arada böyle takılıyoruz falan dedim ama kızlarla falan takılıyorum zannedip güldürmeyin beni... Sürekli ya üç yada dört sapız, zaman zaman iki sapa düştüğümüz nadir günlerde yok değil.

    Biz gene üç sap buluşup çöktük Kordonda çimlerin üstüne, aldık biraları bi yandan içiyoruz bir yandan sohbet muhabbet ediyoruz. Ben her zaman ki gibi bitmeyen anılarımı falan anlatıyorum. Karşımızda da iki tane kız oturuyor ama biraz fazla güzeller. Hatta öyle güzeller ki 2 saat falan orda oturup bira içtiler yaklaşık 50 erkek falan gidip onlarla konuşmaya çalıştı ama hiç biri yanlarına oturamadı, ikinci cümleden sonra hepsi yol aldılar. İşte orada anlamalıydım bir terslik olduğunu, ama kahrolası beynim yine yerinde olmadığı için anlayamadım. Ben hatuna kitlendim kaldım, ama öyle bir bakıyorum ki, en son öyle bir bakışı National Geographic’de koca cüsseli bir aslanın bir ceylanı avlamadan 10 saniye öncesinde gözlerinde görmüştüm. Hayvan ağzından akan suları diliyle toparlamaya falan çalışıyodu.

    Neyse yanımdaki arkadaşlarımdan birinin ‘’Yeter amk çocuğu yeter’’ demesiyle kendime geldim. Beyler dedim ben bununla bu gece konuşmazsam uyuyamam ama bir yandan yanına gidecek cesareti kendimde bulamıyorum çünkü 50 kişi red yedi ve o çocuklar Mahmut Tuncer falan değildi.

    Şimdi bu tip konularda erkekler birbirlerini öyle gazlar ki, o an dünyada ki tek erkek sizmişsiniz gibi bir durum oluşur ortada. Yani bildiğin sizi alırlar Kıvanç Tatlıtuğ’dan daha yakışıklı olduğunuzu söyleyip kızların üstüne salarlar. Bunun iki amacı vardır, birincisi; sizin o kızı ayarlama ihtimaliniz varsa kızın arkadaşıda tabiki kankanıza düşer, yani çıkarcılık. İkinci sebep ise;  ‘’rezil olsunda 1 hafta aralıksız bu olayın goygoyunu yapalım ZAA XD’’ kafasıdır.

    Banada öyle oldu işte... İsmini vermek istemiyorum ama best friendim Mert Aşçıoğlu ‘’O kızlar senin cazibene karşı koyamazlar knk, senin gözlerin yeter, sen Kıvanç’dan daha iyisin knk’’ falan diye bana öyle bir gaz verdi ki bir an için ayağa kalkıp ‘’ benim yanımda Kıvanç kim lan’’ falan dedim... Sonra Kıvanç’ın sureti bir an gözümde canlanınca geri oturdum kalçamın üstüne. Aslında gerçektende pek bir fark yok Kıvanç’la aramda, yani kafalarımızı ve vücut hatlarımızı değiştirip 30cm’de boy eklerseniz aynı Kıvanç’ım yemin ediyorum bak.

    Neyse ben o gazla ağır adımlarla süze süze gidiyorum kızların yanına. Nasıl bir gaz almışsam saçlarımın rüzgarda ahenkle savrulduğunu falan hissediyorum. O sırada rüzgar T-shirtümü hafiften kaldırıyor adonislerim biraz belli oluyor falan...

Not: 76 Kiloyum    Dip Not: Ben kelim.

Binbir havayla gittim yanlarına, kestiğim kızın önüne alaturka tuvalette sıçar gibi çömelip alıp aynen şu cümleyi kurdum:

‘’- Hayatımda ilk defa böyle birşey yapıyorum inanın... O yüzden heyecanımı saklayamıyorum, sizden çok etkilendim. Tanışmamızın sakıncası var mı ?’’

Kız sadece gülümsedi ve ‘’ama ben’’ dedi. Yanındaki yelloz birden kızın lafını satırla kesip ‘’ biz sevgiliyiz yalnız dedi’’. Benim için çok zor bir durumdu, önce kıpkırmızı oldum sonra suratıma aptal bir gülümseme takınıp iyi akşamlar diyip bizim çocukların yanına döndüm. Ben gittiğimde yerde sürünerek gülüyolardı. Nasıl reddedildiğimi anlatınca ağızlarıyla gülmeyi bırakıp götleriyle gülmeye başladılar. Bu arada ilk bu olayı yazarken ‘’ilk ve tek reddedilişim’’ demiştim. İlk ve tek, çünkü başka hiç bir kızla gidip konuşamadım. Senin ben amına koyayım Mert.

Neyse günler böyle böyle geçiyordu. Monotonlukta zirve yaptığım günlerden birinde Üniversiteden yakın arkadaşım olan Faruk’la Skypeden konuşuyoruz. Faruk’u benim evimin karşısında YEDİ kişiden dayak yerken kurtarmıştım, o vesile ile tanışıyorduk. Bu dayak yerken oradan geçiyordum, baktım bunu haşamat ediyolar girdim yedi kişinin arasına yermisin yemezmisin indirdim lavukları tek tek, demeyi çok istesemde tabiki olay böyle olmadı. Balkonda sigara içiyodum, baktım bunun ağzını burnunu kırıyolar, bari ölmesin amk diyerek polisi aradım. Hepsi bu.

Neyse Anlattım durumları çok sıkılıyorum burda falan dedim. ‘’Atla gel Ankara’ya misafir edeyim seni’’ dedi ve başına aldı belayı...

Ben ertesi hafta aldım biletimi gittim Ankara’ya. Beni havaalanından aldı evine götürdü ilk günümü dinlenmekle geçirdim. İkinci gün ise bu dünyada en çok görmek istediğim yerlerden biri olan Anıtkabir’e gidip Atamızı ziyarette bulunduk. Kızılay’ı ve ilk kurulan meclisimizi gezip akşam eve geri döndük. Üçüncü gün hayatımda asla unutamayacağım hadiselerden birinin yaşandığı gündü. Öğlene doğru kalkıp kahvaltımızı yaptık ve Faruk ; ‘’Ulusa gidelim knk akşamada kaleye çıkar üçer bira sallarız’’ dedi. Akşama kadar ulusta volta attık ve akşama doğru aldık biraları, ordan en yakın bime girip vazgeçilmezimiz olan ketçaplı patitomuzu ve 1.95 TL’lik çiğköftemizi alıp tuttuk kalenin yolunu. Kaleye giderken öyle bi yokuş tırmanıyoruz ki benim ciğer en sonunda ‘’sikerim içeceğin sigaranın anasını avradını’’ diyip iflas etti. Biz 15 dakikalık yokuşu 45 dakikada götümüzden ter damlaya damlaya çıktık.

Gittik kalenin en güzel manzarası olan köşesine, bütün Ankara ayaklarımızın altında. Açtık biralarımızıda hem içiyoruz hem gırgır şamata muhabbet ediyoruz. Yaklaşık yarım saat falan böyle geçti. Son biralarımızı açacaktık ki üst taraflardan bi bağrışma sesi falan geldi. İlk baş aldırış etmedik ama ses artarak bidaha gelince biz iyice tedirgin olduk, merakımıza yenik düşüp gidelim bi bakalım dedik.

Eeee boşuna demiyolar insanın başına ne gelirse ya meraktan, ya patitodan diye...

Neyse biz üst tarafa ağır adımlarla gidiyoruz, biz gittikçe ses artarak gelmeye devam ediyor en son sesin geldiği yere bi gittik üç tane lavuk ‘’semt oturuşu’’ diye tabir ettiğimiz biçimde yere çökmüş esrar içiyorlar. Üçünde de daracık çakma nıke eşortmanlar ve kafalarının yarısına akşam vakti olmasına rağmen şapka takmışlar. Sizin anlayacağınız kekoluk paçalardan akıyor.

Bizi görünce bi durdular, suratlarında oldukça sert bir ifade oluştu. Faruk yavaşça kulağıma eğilip ‘’Knk galiba siki tuttuk’’ dedi. Ben ise o an sadece ne tarafa domalacağımızı düşünüyordum. Yavaşça bende onun kulağına eğilip ‘’işin oral kısmını sen al ben o konuda pek iyi değilim’’ dedim.

    Lavuklardan en billurlu görüneni ‘’Hayırdır len amk’’ diye çıkıştı birden. Faruk’a baktım ama o Allah’a bakıyordu. Bir an için sert görünmem gerektiğini düşünerek : ‘’ Asıl size hayırdır len amk’’ dedim. Billurlu abimiz ayağa kalktı, bize doğru yürümeye başladı. Bende nasıl olsa dayağı yiyeceğiz bari kuyruk dik kalsın mantığıyla ayağa kalkan çocuğun üstüne doğru yürümeye başladım. Çocukla karşı karşıya geldik.

‘’Dayı mısın la sen’’ dedi.

‘’Birader efendi gibi biramızı içiyoduk sese bakmaya geldik caz yapan sensin’’ dedim.  Bu hafiften bi duraksadı. ‘’Bizim size, sizinde bize bi zararınız yok güzelce takılıyoruz dayılanmanın alemi yok’’  diye ekledim cümleme. Ondan sonra bu 180 derece dönerek ‘’kusura bakma gardaş kafalar milyon ayıkiyon mu’’ falan dedi. Bir kez daha tatlı dilimle yılanı ters çevirmeyi başarmış olmanın haklı gururunu yaşıyordum içimde.

Eyvallah çektim çocuğa, tam gidicez çocuk ‘’gelin size de ikram edelim bi kapak’’ dedi. ‘’Kullanmıyoruz kardeş’’ dedim.

‘’Gelin amcaoğlu oturalım beş dakika sizde o sırada biralarınızı içersiniz’’ falan diyince bizim Faruk atladı hemen ‘’bize uyar’’ diye. Zeka yoksunu arkadaşım Faruk dertsiz başa dert açmak konusunda İsviçre’de master yaptığı için bu hareketi beni hiç şaşırtmamıştı. Hala daha aklıma gelince diyecek kelime bulamıyorum. Senin götünü eşşekler siksin Faruk.

    Gittik elemanların yanına çöktük bizde. Bunlar içtikçe içiyor, vuruyor kubarın dibine dibine. Bizde son kalan biralarımızı açmışız hızlı hızlı içiyoruz hemen yol alalım diye. İlk oturduğumuzda bi beş dakika falan muhabbet döndü, sonra herkes tribe girdiğinden mütevellit lavuklardan çıt çıkmıyor. Bizde göt korkusuna konuşamıyoruz. Sessizliği bizim Faruk bozdu. ‘’Beyler’’ dedi yüksek bir sesle hepimiz döndük bakıyoruz. ‘’Burası Yıldırım Beyazıt’ın intihar ettiği zindan’’ diye ekledi cümlesine yarım tarih bilgisini siktiğim.

    Kısa bir sessizlik oldu, elemanlar ‘’vay be’’ der gibi kafa salladı. Ben ise Faruk’un gözlerine ‘’sus ve biranı içmeye devam et’’ bakışı attım. Heriflerden biri beklenmedik biçimde adeta tarih bilgisini konuşturarak ‘’Timur filleri kullandı ayan, yoksa yenemezdi’’ dedi.          ‘’Sen nerden biliyosun lan amk müptezeli’’ demek geçsede içimden, dışımdan sadece ‘’Aynen kardeşim’’ diyebildim. Tam o sırada  ‘’billurlu’’ diye tabir ettiğim elemanın gözleri birden bire açıldı. Ayağa kalktı, zindana doğru kilitledi gözlerini kırpmadan bakıyor. Eliyle sanki ceketini iliklermiş gibi bir hareket yaptı ve yüksek bir sesle  ; ‘PADİŞAHIMMMMMMM, HAŞMETLİM HOŞ GELDİNİZ’’ dedi. Kafamı hemen çevirip zindana baktım hiçbişey yok. Diğer iki tane eleman ve Faruk da anlam veremedi olaya. Çocuk, ‘’Buyrun padişahım lütfen şöyle yanıma oturun’’ falan diyo. Ulan gülsem mi ağlasam mı bilemedim, herif resmen Yıldırım Beyazıt’ı kova yapmaya çağırdı amk.

    Sanki gerçekten biri varmış da zindandan çıkıp gelip onun yanına oturmuşcasına gözleriyle takip etti o yolu. Yanındakilerde halisülasyon gördüğünü anlayınca padişaha yer açma bahanesiyle hemen çekildiler yanından. Gülmek istiyorum ama gülemiyorum herif sinirlenip saldırmasın diye, kıpkırmızı oldum artık gülmemek için kendimi cimcikliyorum.  ‘’Uzun zaman oldu hünkarım görüşemedik sizinle’’ dedi ayan abi. Artık tutamadım kendimi dedim ‘’Yaklaşık 600 yıldır göremedik sizi bira içer misiniz ?”. Faruk gülücek gibi oldu, ama zorla tuttu kendini oda.

Sonra ortalık biraz sakinleşti, az önce padişahım diye yeri  göğü inleten billurlu abi  kafasını çevirmiş sol yanına kilitlenmiş bakıyor, ama ağzından tek kelime çıkmıyor. Kovadan bi kapak daha alıp hayali padişahın önüne doğru itti, “buyrun padişahım bi kapakta siz alın cigara zehir” dedi. Duraksadı, “Diyarbakır cigarası padişahım ayıkıyon mu” falan diyo.   Arkadaşlarıda tedirgin, Allah bilir daha önce kimlerle konuştu amk manyağı. Faruk ile göz kontağı kurduk, artık ikimizde biliyorduk bir an önce burdan gitmemiz gerektiğini. Yavaşça ayağa kalktık, tam “bize müsade” diyeceğim, birden billurlu abi ayağa sıçradı…

“Yoksa siz Timur’un adamlarımısınız lan” dedi, Faruk direk  “yok abi annemler evde bekliyo ondan” dedi. Ulan gülmekle ağlamak arasındaki ince çizgide mekik dokuyorum resmen. Çocuk birden ağlamaya başladı, “orospu çocuğu Timur” diye nara attı ama öyle bir ağlıyor ki hıçkıra hıçkıra. Bi yandan da destek istiyor arkasına, sizde bağırın ulan dedi. Ankara Kalesinin tepesinde 5 kişi bağırıyoruz dağa taşa o.ç Timur diye, ben arada bir Timur’u Faruk’la değiştirip öyle söylüyorum cümleyi. En son dedim “Hünkarımızın kaftanı aşağıda kalmış biz bi onu alıp gelelim, üşümesin mazallah" Faruk’la kalktık uçtuk direk eve doğru. Gerçek haşmetliyi yemediğimiz için mutluyduk. Eve giderken ikişer bira daha alıp sabaha kadar goygoyunu yaptık.

Buda böyle bir anımdır.

Yıldırım Bayezid ile kadeh tokuşturdum