KADIN

Kariyer, iş, güç, parayı bırakıp Ege’ye yerleşen çift: Bin pişman

Author

Hazır konu turizm, tatil vs.’den açılmışken, arkadaşların sosyal medya üzerinden “Hicran bu konuyu en güzel sen yazarsın” ısrarlarına kayıtsız kalamadım. Konumuz, büyükşehirdeki kariyer ve para dolu hayatını bırakıp Ege’de küçük bir kasabada organik ‘tarım’ yapan ya da hayalini kuran enteller. Gökçeada’da şehrin merkezine kilometrelerce uzak, tabelaların yönlendirmesi olmasa kimsenin fark etmeyeceği, eşek düşse bin parça olacak bir tepelik. Kilise, çay bahçesi, hediyelik eşya vs. gibi minik tabelaları otomobille takip edince zirveye kadar tırmanabiliyorsunuz. Tepeye (bence küçük bir dağ) ulaştığınızda sizi bekleyen -40 derecelik soğuğu saymazsanız, ada 360 derece ayaklarınızın altında. Otomobille gidildiği için sıkıntı yok.

Kariyer, iş, güç, parayı bırakıp Ege’ye yerleşen çift: Bin pişman

ZARZAVAT DEĞİL ORGANİK SABUN

Kilise ve hediyelik eşya dükkanını epeyce geçtikten sonra dışarıdan terk edilmiş gibi görünen metruk, kerpiçten yapılmış küçük bir yerle karşılaşıyorsunuz. Domates, biber fideleri, maydonoz ve çeşitli yeşillikleri fark etmediğiniz takdirde orada bir insanın yaşadığını tahayyül bile edemezsiniz. Tüm bu zarzavatların bulunduğu yerde üzerine oturur oturmaz kırılacağını düşündüğünüz bir bank ve o bankta oturan bir çift. Erkek kişi bizi görünce ayağa kalktı, “Hoşgeldiniz, beş gittiniz” faslından sonra içeriye girmeye çekindiğiniz metruk, kapalı yere doğru rehberlik etti. Değişik bir işkolu olan “organik sabunların” kendi üretimleri olduğunu anlatmakla başladı hikayesine.

CİHANGİR’DEN GÖKÇEADA’YA

İstanbul Cihangir’in kalburüstü sokaklarında, creme de la creme tabakadan olduğu hikayesinden anlaşılan adam, işi, gücü, parayı, kariyeri bırakıp 5 yıl önce şu sıralar pek bir moda olan Gökçeada’da almış soluğu. İstanbul’da büyük bir konserve fabrikasının ürün pazarlama müdürlüğü yapan kişi, ABD ve İtalya’ya iş gezisi için gittiğinde arkadaşlarıyla sohbet sırasında “organik soğuk sabun” üretimiyle ilgili ilginç detaylar öğrenmiş. Sonra da bu üretimlerin yapıldığı “tesisleri” gezmiş. Şimdi o anlatsın: “Soğuk sabun imalatını görünce çok ilginç bir iş olduğunu keşfettim. Üstelik yapımı da çok eğlenceliydi. Zaten hep İstanbul’un gürültüsünden, patırtısından uzaklaşmak istiyordum. Eşimle böyle bir karar aldık. Neyimiz var, neyimiz yok bırakıp Gökçeada’ya yerleştik.” Ve ardından soğuk sabun (ne demekse hala anlamış değilim) üretimiyle ilgili bir sürü gereksiz detayı 5 yıl sonra bile büyük bir hararetle anlatmaya başladı.

HEVES GEÇİCİ DEĞİLMİŞ

Ben o kadar sıkılmıştım ki bahçede tek başına oturan kadının yanına gidip, diğer arkadaşları beklemeye başladım. Bu sırada çay içen ve ben orada yokmuşum gibi duran kadınla göz göze geldik. Kısa cümlelerle başladığımız konuşma, İstanbul’u terk edip Gökçeada’ya yerleşme fikrinin nasıl oluştuğuna kadar geldi. Fransa’da ekonomi okumuş, iki dili sular seller gibi konuşan, İstanbul’da bir şirkette üst düzey yöneticilik yapan kadının yüzündeki mutsuzluk, sağa sola boş boş bakmayla ikiye katlanmış. Bu kez de kadın anlattı hikayesini: “Eşim ABD’den döndükten sonra işinden istifa edip, İtalya’ya gitti. Bir süre orada kaldıktan sonra ‘bu parlak fikirle’ Türkiye’ye döndü. Başta benim de hoşuma gitti. Ancak bu kadar uzun süreceğini tahmin etmiyordum. Bu nedenle Cihangir’deki evi satmadım. Birkaç yıl hevesini alır, döneriz diye düşünüyordum. Paramız da vardı, bu yüzden sorun etmedim.”

‘İNTİHARIN EŞİĞİNDEYİM’

Ancak anlaşılan artık sorundu. Kadının konuşmaya ihtiyacı vardı ve ben de yanlışlıkla “Peki şimdi?” diye sormuştum: “Şimdi mi, intiharın eşiğindeyim. 5 yıl önce tatil için adaya gelmiştik, soğuk sabun işini burada yapmaya karar verdik. En sonunda bu ahırı bulduk. Eşim bu ahırı o kadar beğendi ki sahibini bulmak için en az 50 kez adaya gidip geldik. En sonunda ‘değerinin’ iki katına satın aldık. Daha sonra soğuk sabun üretimi yapılan kazanlar için girişimde bulunduk. Meğer tahmin ettiği gibi değilmiş, bu kazanlardan Türkiye’de yokmuş. Eşim Cihangir’deki evi satmamızı istedi, ama izin vermedim. İtalya’dan sadece bir tane kazan alabildik. Şimdi tatil için gelenlere sabun satıyoruz. Atölyenin yanına da bir oda yaptık, orada yatıp kalkıyoruz. Ama buradan o kadar sıkıldım ki artık Cihangir’deki evime dönmek istiyorum. İnsanlarla sık karşılaşmadığım için konuşmayı unuttum. Mutsuzluktan öleceğim. Ailem bunun geçici bir heves olduğunu söylemişti. Artık dönecek bir evimiz de yok çünkü Cihangir’deki evi sattık. Yaşımız ilerledi, kariyerimize devam etmek için geç kaldık. Zaten eşim de asla dönmek istemiyor. O kadar parasız kaldık ki burada ekip biçtiğimizi yiyoruz, ekmeğimizi bile kendimiz yapıyoruz. İstanbul’un trafiğini bile özledim. Bazen geceleri gizlice ağlıyorum” diyor eşini geride bırakıp neden dönmediğini anlayamadığım kadın. Ahırdan gülerek çıkan arkadaşlarımın alışverişi bitmişti. Arkamda, elinde buz gibi olan kahveyle dağlara boş bakan, bir başkasının mutluluğu için mutsuzluktan öleceğini söyleyen bir kadın bırakmıştım.