ILIŞKILER

Metrobüsteki 'Yabancı'

Author
4E28D014-C74B-4C11-9761-177E0F54CAA4
4E2DB745-19DC-4D54-BEBD-E390DDDF5678



Metrobüste tıngır mıngır gidiyoruz, yol uzun ve içerisi çok kalabalık. Her türlü insan kokusunu içinde barındıran boğucu, yıkıcı ve işe gitmenin bünyeye epey ters geldiği o sabah vaktinde, yanımda oturan çiftin aralarında geçen konuşmayla, okuduğum kitabın sayfasına ayracı yerleştirip kafamı kaldırıyorum. Çünkü o an Camus’nün söyledikleri, metronun havasız boşluğunda ortalığa saçılmaktan başka bir işe yaramıyor. Hele ki yanımda aşkın tokadını yüzüne yiyen bir hemcinsimin varlığı dururken.

Aslına bakarsan kız çok güzel. Şu dünyada elde edemeyeceği erkek yok. Elde edemeyeceği yok diyorum evet, üstüne basa basa söylüyorum bunu üstelik, çünkü bazı insanlar, birbirini elde etmeyi seviyor. Aşk, bazı insanlar için elde etmekten başka bir şey değil, çünkü. Nerede kalmıştım? Kız çok güzel, kemikli bir yüzü, badem gibi yeşil gözleri var. Gece o kadar çok ağlamış ki, gözlerinin altındaki şişkinlikleri fark etmeyecek kadar kör değilim henüz. Kız durmadan yanındaki çocuğun ellerini tutuyor, ona yalvarırmışçasına bir şeyler mırıldanıyor. Çocuğun dikkati dağınık, ilgisi bir türlü kızda toplanmıyor. Kitabı tekrar açayım diyorum ama yok, aralarındaki konuşmalar, onları merak etmeme, kızın kendini ezen, çocuğu yücelten tavrı ise sinirlerimi bozmaya yetiyor.

“Beni duymuyorsun bile… Sana kimdi o diye soruyorum, umrunda değil.”

Ben duyuyorum, duyabildiğim şeyse, metrobüste bir anda oluşan sessizlikle kulağıma gelen şey. Sanki o an, herkes kulak kabartmış da bu çifti dinliyormuş gibi. Galiba bana öyle geliyor yalnızca. Baksana karşımdaki herif, iki bacağını sonuna kadar ayırmış, en yobazından gazetesini açmış, yanındakileri umursamadan hımbıl hımbıl oturuyor, onun iki yanındaki kadın, çocuğunun elini sımsıkı tutmuş, kocasına ters ters bir şeyler anlatıyor. Çaprazımdaki delikanlılar, sırıtarak, bir türlü tutanacak yer bulamayan kalın bilekli, sarışınca genç bir kızı kesiyor. Amcanın biri burnunu karıştırıyor, onu gören bir başka herif adama tiksinerek bakıyor falan. Metroda böyleyiz. Yanımdakileri bir tek ben fark ediyorum, bir tek ben izliyorum, bir tek ben duyuyorum sanki. Bu beni rahatsız da ediyor bir yandan. Ama ya kitabı okuyacağım; okumaya çalışacağım ya da bu ağlak muhabbetin orta yerinde bir misafir seyirci olarak bir lişkinin en dramatik anına tanıklık edeceğim. Kaçarı yok! Ve ben ikinciyi yapıyorum çünkü daha kolay. Camus’le olan tüm bağım o anlardan tamamen kesik. Oysa gece yatmadan önce iyi anlaşıyorduk.

“Telefonumu karıştırmandan sıkıldım artık! Yeter! Hayatımdaki her insanı sorgulamaktan, her kadını bir şey sanmaktan vazgeç.”

Hımm diyorum, ortada bir telefon muhabbeti var demek. Teknolojinin son kurbanlarından biri daha yanı başımda!

“Yalan söylüyorsun. Facebook’ta da gördüm o kadının ismini. Whatsapp’ta da yazışmalarınız var, hepsini okudum. Instagram’da tüm fotoğraflarını beğendiğine ne demeli! Kız arkadaşın ben değil miyim senin?”

Muhabbetin hadsizleşeceği öngörüm boşa çıkmıyor. Erkek, bir anda ayağa kalkıp bağırıyor.

“Ben iniyorum, yeter be! Sana mı hesap vereceğim, yeter a.na koyayım. Kimsin ulan sen! Niye karıştırıyorsun benim telefonumu, bilgisayarımı? Sana bunu kim verdi? Ben senin bi bokuna bakıyor muyum? Yeter lan yeter!”

Metrobüste o an gerçek bir sessizlik oldu. Önümdeki herif bacaklarını ve gazetesini kapadı, onun iki yanındaki kadın, kocasına terslenmeyi kesti. Çaprazımdaki delikanlılar, az önceki durakta inen kalın bilekli, sarışınca kızı çoktan unutmuş, şimdi bizim yöne bakıyordu.

“Murat, yapma! Bana küfür etme burada!”

“Bunu da mı sana soracağım, lan! Hayatımın içine ettin! Rahat hareket edemiyorum senin yüzünden. Yok oraya bakma, yok şunu yapma. S.ktir git lan, bitti, anlıyor musun? Bit-ti!”

“Murat…” diyebildi kız ve Murat denen iri kıyım ‘eski’ sevgili, metrodaki ilk durakta indi. Kız öylece kalakaldı. Çevresine bakamıyordu utancından. O an, oracıkta elli yıl yaşlanmış gibiydi. Ama güzeldi yine. Çok güzeldi. Şu dünyada elde edemeyeceği erkek yok gibiydi.

İnmeme iki durak kalmıştı ki bana baktı, badem gözleriyle. “Özür dilerim, sizi de rahatsız ettik.” diyebildi, kısık sesle.

“Yok, önemli değil de iyi misiniz?” diyebildim ben de.

“Beni aldatmasına izin vermek istemiyorum. O yüzden her şeyini kontrol etmeye başlamıştım.”

Dökülmeye başlamıştı kız. Bir yandan Japon çizgi filmlerindeki anime kızlar gibi gözlerinde koca damlalar, ha aktı ha akacak, bir yandan da burnunu çekip çantasının kemeriyle oynuyordu. Pek bakamıyordu bana.

“Bir şey ararsan bulursun.”

“O ne demek?” diyerek yüzüme baktı sonunda, kaşlarını havaya kaldırmış, çantanın kemerinden kurtulmuştu.

“Yani, eğer onu sürekli kontrol edersen, ne yaptığıyla bu kadar ilgilenirsen mutlaka bir şey bulursun. Arayan belasını bulur sözü aslında bir bakıma doğru.”

Allahııım! Nasıl arabesktim o an. Kızın salya sümük halinden etkilenip de mi böyle saçmalamıştım, aklıma gelen ilk şeyi söylemiştim, bilemedim. Elimde Camus, bana ‘Yabancı’ gözlerle bakıyordu. Bense çoktan onu unutmuştum.

“Olabilir. Ama merak ediyorum çok, n’apayım. Onsuz yapamıyorum. Kontrol etmeden duramıyorum. İçimde hep bir kuşku var.”

“O zaman ya o kuşkuyu yen ya da bu adamla birlikte olma.” Artık ilişkilerine iyiden iyiye bulaşmış olduğumu fark ettim. Bir metro yolculuğunda yaptığım konuşmaya bak!

Artık benim inme vaktim gelmişti. “Cevizlibağ” durağının ismi tam beş defa çınladı, galiba metrobüsteki makine arızalanmıştı. “İniyorum ben” dedim kıza.

Puslu gözlerini gözlerime dikti. “Hoşça kalın” dedi o da.

İçim cız etti, onu orada bırakırken. Tuhaf bir sorumluluk hissetmiştim ona karşı. O kadar genç ve o kadar güzeldi ki, kontrolsüzlüğünü ve kıskançlığını tazeliğine yükleyip tüm kötülükleri sevdiği herife verdim. Alçak namussuz, hak etmiyordu bu kızı! 

Sonra yürüdüm biraz, ofisin önüne geldim. Canım hiç çalışmak istemiyordu. Hava da kızın sevgilisi kadar berbattı. Camus dedim, iyi yazar. Aklıma bi' sözü geldi: "Sevmekle iş bitseydi, her şey fazlasıyla basit olurdu."