ILIŞKILER

Yalnız kadınlar barı

Author
Yalnız kadınlar barı

Masada dört kişiler. Dördü de kadın. Kırık dökük bir sonbaharı ve kötü geçen bir kışı yaşamış dört kadın. Hangisi diğerinden daha mutsuz, hiçbiri bilmiyor. Hem bilseler neye yarar ki… Zamanın onlara kattığı en iyi şey arkadaşlıkları olmuş. Evet, arkadaşlar. Hem de yıllardan biri. Orta okuldan beri birlikte olanlar da var, üniversitede tanışıp aralarına katılan da. Dördü de birbirinden güzel olduğu kadar hüzünlü, dördü de hüzünlü olduğu kadar güzel. Anlaşılan o ki çokça kalpleri kırılmış, biri içine atmış, pek anlatamamış; biri çok fazla anlatmış anlattıkça açılmış, ruhu aydınlanmış. Diğerinin boynu hep bükük, gözleri ağlamaklı. Çocuk ruhlu olan söze hep yanlış yerden başlıyor, pek fazla pot kırıp her defasında da üçünü güldürmeyi başarıyor. Böyle böyle dört kadın, bir Ankara seyahatinde bir araya gelip hep lafladıkları o barın köşe masasına dizilmiş, ağızlarını bıçak açmıyor. Söze kimin başlayacağıyla ilgili bir sıkıntı, tepelerinde yanmaya pek hevesli olmayan ampul gibi, ha patladı ha patlayacak. En azından biri artık konuşmalı ama hangisi?

Ortamı bir anda yanlarına gelen kirli sakal bir garson aydınlatıyor. İlk defa görüyorlar bu adamı. Üzerinde fazlaca giyilmekten solmuş bir kot gömlek, altında yırtık blue jeani, pek havalı görünüyor. Dört kadının yüzüne tek tek bakıp ilgiye muhtaç olduklarını anlamışcasına ne istediklerini soruyor. Sesi de en az kirli sakalı kadar havalı, en az onun kadar davetkar. Kadınlar hiç konuşmadan ama epeyce beğenmişcesine izliyorlar garsonu. İçkilerini sipariş ediyorlar. Biri kırmızı şaraptan yana oyunu kullanıyor, biri “Sek viski” diyor. Hayatının çok az sahnesini diğer kadınlarla paylaşmış o diğeri, kahve alacağını söyleyip içki muhabbetini sekteye uğratıyor. Üç kadın, kaşlarını kaldırıp onun yüzüne bakıyor. Sanki burada kahve içilmez dermiş gibi. Ama o, kahvede inat ediyor. Sonuncusu ne içeceğine karar veremeyip kopya çekiyor, bir kırmızı şarap da ona gidiyor.

Garson, gözlerini çok az konuşmalı geçen bu dört kadının masasına dikmiş, adeta onları dikizliyor. Bu kadar güzel ve bu kadar hüzünlü dört kadını hiç bir arada görmemiş olduğunu düşünüp aralarında hangisiyle takılabileceği ihtimalinin peşinden koşuyor. Hayal kuruyor belli ki ama hayalini gerçeğe dönüştürecek kadar cesur olmadığını da çok iyi biliyor. Diğer masalara aralıklarla içki servisine devam ediyor. Fonda, dört kadının hiç sevmediği bir şarkı sanki hiç bitmeyecekmiş gibi çalıyor.

O akşam üstü sanki tüm Ankara’nın sessizliği, dört kadının masasına yağmalanmış, içki kadehlerinin ‘şerefe’liğinden başka çıt çıkmıyor. Masa da masaymış hani, bu kadar sessizliği iyi kaldırıyor. Oysa kaç gün yüzü görmüş bir masa ki o, kaç mezeye, kaç duble rakıya ev sahipliği yapmış bir masa ki, her türlü muhabettin içinden geçmiş de böylesi bir sessizliği hiç yaşamamış sanki. Her an şikayet edecek gibi duruyor. Ama bozuntuya vermiyor.

Altı saati bölüşüyorlar, şarap, kahve ve viski içerek. Birbirinden farklı dört hikayeyle 30’larına gelip de artık bambaşka hayatlar yaşamaya yeminliymişcesine, bazen gülerek bazen can sıkıntısıyla zamanı doldurdukları ve dondurdukları her hallerinden belli. Geçmişe değil geleceğe gitmek gibi bir dertleri; birinin kemikli ellerinden düşmeyen Parliament sigarası, diğerinin sürekli kaşınan bacağı var. Bir başkası, sıradaki müziğin ne olacağıyla yakından ilgili, onun solundaki viski bardağında fal bakıyor sanki.

Sonra çıktılar, yıllarca buluştukları o barın kapısından, birbirlerine sarılıp gözden kayboldular. Arkalarından uzun uzun bakan kirli sakal garson, dört kadının sevmediği şarkıyı mırıldanıyordu; “O bir yolcu sen bir hancı, gördüğün en son yalancı, içimdeki derin sancı, gitmez dedi, kaldı gönül. Sen istedin ben dinledim, senden ayrı olmaz dedim. En sonunda ben de sevdim, şimdi beni kurtar gönül. “