DIĞER

7:48, Temmuz 8'inci

Author

Bugün hangi gündeyiz? Bilmiyorum. Bunun sonucu olarak dün hangi gündü, yarın günlerden hangi gün olacak? Bunları da bilmiyorum. Ama anlatacağım hikaye için dört gün öncesine dönelim. Temmuz ayındayız. Bunu biliyorum. İnsanların hava sıcaklığından uyuyamadığı benim de yüzümdeki kırışıklıklar artmasın diye sırtüstü yatmak zorunda olmam yüzünden uyuyamadığım sıcak bir temmuz gecesini herkes kendi sıkıntısıyla yaşıyor. Sorun bu değil. Uzun süre uyuyamıyorum. Sürekli yüzüstü dönmek istiyorum ancak kendime bir söz verdim. Sorun bu da değil. Henüz sabah yaşayacaklarımdan habersiz bir şekilde zorla da olsa uyuyorum. Zaten uykumu alsam da almasam da erkenden uyanıyorum. İşte hikaye burada başlıyor. Bu hikayeyi neden dört gün sonra yazdığıma gelirsek o da hangi gün olduğunu bilmediğim bugünün konusu...

4 GÜN ÖNCE

Sabah gözlerimi açtığımda perdenin kornişlerinden bir kısmı özerkliğini ilan etmişti. Yattığım yerden kaç tane olduklarını saymaya çalıştım.Ülkü peşindeki bu romantik kornişler hangi ihtilalden etkilenmişse çoğunluğu sağlayamamış görünüyorlardı. Fikirleri halka inememiş manyakların. Onlara geniş kitlelere ulaşıp beni şaşırtmaları için uzun bir süre kendime ise kahvaltıda ne yiyeyim? sorusuna cevap vermek için kısa bir süre verdikten sonra yataktan kalktım. Yüzümü yıkayacağım. Odanın karşısı banyo. Gelgelelim o sabah odanın kapısı uçurum. Karşıya geçmek zulüm. Odanın kapısından banyoya uzanan bir sırat köprüsü ve ben hangi günahları işledim? Kapının eşiğinde. Öylece duruyor. Odaya girememiş ama kapının eşiğinde. Bana göre sağ, sana göre sol. Ters dönmüş kahverengi bacaklarını incecikten oynatıyor. Uzun antenleri her harekete uyum sağlıyor. Ben hangi günahları işledim , nasıl tövbe edeceğim? Tamam, diyorum kendime, tamam. Ters dönmüş vaziyetini lehime çevirebilirim. Beklersem şans ona geçecek. Çenemi hafifçe yukarı kaldırdıktan sonra bir-iki- üç deyip koridora fırlıyorum. Oradan da mutfağa...Görüş alanımdan çıkmış olsa da varlığını derinden hissediyorum. Bir hamam böceği bütünüyle iğrençtir. Apansız önünüzden geçtiğindeki tedirgin edici tuhaf hızı, loş ve sessiz bir ortamda çıkardığı ses, ters döndüğünde fazla kullanılmış bir ızgarayı andıran bedeninin iç tarafı...

İşte şu an ters dönmüş bütün iğrençliğiyle o orada, ben mutfaktayım. Hala orada mı? Evi terk edip çıkamam daha yüzümü yıkamadım. Gidip öldürsem, öldürecek kadar cesaretim yok. Öldüremem diyorum. Öldüremem deyince beynimin içinde ' Aaa hamam böceğini öldürsen bile yumurtalarını bırakır, asla kurtulamazsın.' cümlesini kurmak için dünyaya gelmiş insan topluluğu konuşmaya başlıyor. ' Aaa bir tane gördüysen bir sürü vardır. Onun devamı vardır. Duvarların içinde falan. Bazıları da uçuyor.' diye sürdürmelerine izin vermeden boş damacana şişesini kapıp kapının eşiğine gidiyorum. Konumunu, pozisyonunu bozmamış olmasını fırsat bilerek damacana şişesini üstüne kapatıyorum. Can havliyle düzelse de geçmiş olsun, sıkışıp kalıyor. Bir kısmı ezilmiş olabilir. Tam bakamıyorum. Geçici süre de olsa rahatım. Yüzümü yıkıyorum, balkona çıkıyorum. Orada hapis. Özgür olan benim. Öğleye kadar sorun çıkarmıyor, akşam oluyor sorun yok. Ertesi gün hareketliliği azalmış görünüyor. Kendimi onun yerine koyup üzülmüyor da değilim. Bunu anlıyor gibi hemen anten oynatıverince gelmeseydin be diyorum. Ne var, ne var, derdin ne?

Olayın 3. günü tamamen hareketsiz. Ölmüştür artık diyorum. Her şey yoluna girecek. Nasıl olsa eve onun ölüsüyle yüzleşebilecek biri gelir, onu da beni de huzura kavuşturur biliyorum. Ancak o kişi gelene kadar bu şekilde yaşamak zorundayız.

Artık iyice rahatım. Damacanaya dokunmadan evi temizliyorum.Tek derdim bu olmadığı için tehlikenin geçtiğini anlayınca gündelik yaşama dönüyorum. İşime gücüme dalıyorum Vakit geçiyor. 3. gün de geceye bağlanırken odaya girmeden damacanın tepesinden bakıyorum. Diğer açılardan da kontrol ettiğimde sonuç değişmiyor.Canlı olduğuna dair hiçbir belirti yok. Durum önemini gittikçe kaybettiğinden eski derdim ağır basıyor. Sırtüstü uzanıyorum. Bu kez yastıktan da vazgeçeceğim. Öyle okumuştum-her şey kırışıklıkların artmasını önlemek için . Kornişler aynı. Rüzgar halkta bir ikilem yaratıyor, birkaçı katılır gibi yapıp düzene boyun eğiyorlar. Umursamıyorum, uykuya dalıyorum.

4. GÜN

Hangi günde olduğumu bilmediğim bugüne uyandım. Bildiğimiz, sıradan bir sabah gibi. Kornişler ilgimi çekmiyor, ölüyü kontrol etmiyorum. Yüzümü yıkayıp, balkona çıkıyorum. Hava esmeye başlamış. 5-6 zeytin yedikten sonra bilgisayar başına geçiyorum. Çıldırmamak için özgeçmişimi düzenlemem, iş başvurusu yapmam gerekli. Öyleydi böyleydi derken akşamüstü oluyor. Koridordan geçerken bir bakayım diyorum. O an ortada ne bir anten ne bir beden kaldığını fark ediyorum. Damacananın altı bomboş. Orada değil. Nerede, bilmiyorum. Nerede, bilemem ama artık orada değil. Kendimle ilgili şüpheye düşüyorum. Yakın çevreye dehşet içinde bakıyorum. Umudum yok. Damacanaya hiç dokunmadan başımı öne eğip evin o bölümünden en uzak odasına gidiyorum. Yaralı olduğundan o çevreden uzağa gidemez ama o çevre de benim uyuduğum çevre işte. Elimden hiçbir şey gelmiyor. Gözümün önünden sahne sahne The Revenant geçiyor.

Kimbilir belki öcünü almak için döneceği günün yaşama hırsıyla ve antenleriyle mücadelesine sıkıca bağlanmıştır şimdi. Artık sınırları o belirleyecek. Ben ise bir zavallı olarak duyduğum her çıtırtıda tekrar tekrar onu hatırlayacağım.

Hiç uyumadım. Saat 05.35. Hangi gün olduğunu bilmediğim günün ertesi sabahı oldu. Hava esiyor. Kuşlar güzel ne güzel ötüyor. Neden evime kuşlar gelmiyor...