EDEBIYAT

Aşkın mesafe hali

Author

Bir insanı kendinizde yaşatmak isteseydiniz ne yapardınız? Onun için bir dövme mi yaptırırdınız, ona şarkı veya şiir mi yazardınız? Hayır, emin olun bunların hiçbiri onu kendinizde yaşatmayacak.

Onunla tanışmamız sosyal medya üzerinden gerçekleşmişti. Bilirsiniz, sosyal medya son zamanlarda insan ilişkileri için iyi/kötü çok ön planda. Neyse, ben onu o şekilde tanıdım. Aslında o sıralar hayata olan görüşüm bulanıktı, yeni biten bir ilişkim vardı ve uzun sürmüştü. Yıpranmıştım, mantıklı düşünecek bir kafam bile yoktu o sıralar. Ama sanki o farklıydı, öyle gelmişti. Bir gece twitterdan okuduğum bi’ tweetiyle beraber olayların yönü değişmişti. Farklı bir heyecan belirmişti içimde. Gülüyordum ve ben o an, onu sadece bu sebepten sevmiştim. Saçma değil mi? Kesinlikle. Bir elektrik, bir çekim ve o anın getirdiği rahatlıkla her şey, içine kapanık ve ürkek biri olan benim için çok kolay olmuştu; konuşmak. Evet, sadece konuşmak. Sesli değil, yazışmak. Bu kadar basit bir eylemin o zamanlar benim için çok zor geliyor olması üstüne, her şey onunla farklı bir doğrultuda ilerleyecek gibi gelmişti. Sadece konuşuyorduk. Hayatımızdan, derslerden, okuldan ve akla gelebilecek en normal şeylerden. O benim için o noktada ertesi gün unutacağım veya hissettiğim sahici duygularımın kaybolacağı bir şey değildi; gerçekti.

Şirinliklerle geçiyordu her sabah, her farklı gün. Aslında gerçekten yaşımızın getirdiği olgunluğu takınmadan, en fazla ne kadar çocuk olunabilirse o kadar çocuk olmuştuk biz de. Bilirsiniz, bazen olgun olmaya çalışmaktan ve her şeyi sırtlamaktan yoruluruz. Sorumluluklarımızı gelecek kaygısıyla beraber düşünüp dururuz. İşte biz her günümüzü, sanki hiç büyümemişiz ve hala çocukmuşuz gibi masum bir his ile geçiriyor gibiydik, en azından benim için öyleydi.

Onu daha önce hiç görmemiştim. Sesini bile epey bi’ vakit sonra duymuştum. Her şey yavaş ilerliyordu ama ben rahatsız değildim. Ona olan hislerimi belli etmekten korktuğum için hiçbir şeyi hızlandırma gayesinde de olmadım. Ama hep sordum, ‘’sizce benden hoşlanıyor mu?’’ dedim arkadaşlarıma, o kadar karmaşıktı ki, kimse belirli bir duruma katamıyordu bizi. Neydik? Bilmiyordum ama önemli değildi zaten. Onunla konuşmak bana 2 yılın hissettirdiği bütün yorgunluğu alıp götürüyordu. Her sabaha daha genç uyanıyor gibiydim. Bütün üzüntülerimin üstünü sanki elleriyle kapatıyordu bir bir.

Onunla güldüğümde zamanın durmasını istiyordum. ‘’Lütfen, bu an bozulmasın’’ diyordum kendi kendime… Bu normal bir şey değildi. Kısa bir sürede bu kadar ‘’tam’’ olmak… Küçükken yaptığımız komiklikleri anlatıyorduk birbirimize. Saçma sapan insanlarla dalga geçiyorduk. Hiç görmediğimiz yüzleri birbirimize anlatırken hep birbirimize arka çıkıyorduk. Aslında ufak olan şeyler aramızda büyüyor ve her bir kelime anlam kazanıyordu, ne olduğu önemsizce. Bir büyü gibiydi onunla konuşmak. Bana iyi gelmesi, bir şeyleri yoluna sokması durumunun şaşkınlığıyla sarhoş geçirdiğim hatrı sayılır aylarda sanki sol yanım olmuştu. Her ne hissediyorsam solumda, onun imzası vardı altında.

Fakat her şey masal gibi devam etmedi. Bir süre sonra bizi bir yapan çocukluğumuz, konuşmalarımız, mesafelerimiz yani konuşmaya iten her şey birbirimizden koparmıştı. Küçük şımarıklıklar, şakalar artık yoktu; olamazdı da. Hayatlarımızın temposuyla bir sağa bir sola savruluyorduk. Onun dersleri ağırdı, benim kadar boş vakti yoktu. Her birimizin çok veya az olsa bile yerine getirmek zorunda olduğu sorumlulukları vardı fakat biz beraberinde yürütmemiz gereken bir arkadaşlığımız olduğunu unutmuştuk. Yani ben öyle düşünüyordum…

Geçirdiğimiz o güzel günlere bir perde çekmişti çoktan. Kadın olmak işte; bir şeylerin arkasından hep biz koşarız. Aynı bu şekilde bir şeylerin peşinden koşup koşup elim boş bir şekilde oturuyordum tek başıma, onunla ilk mesajlaştığım koltukta.

Aramıza aslında görmezden geldiğim mesafeler girince ipler kopmuştu. Dönüp arkama baktığımda bana bıraktığı ses kayıtlarından başka hiçbir şey göremiyordum. Ah, o çocuksuluk, muhabbetler ve küçük mutluluklarımız nereye gitmişti? Neden gitmişti?

Uzun bir süre hiç görmedim onu. Çocuksu hislerimi de alıp uzaklara gittiğini hissediyordum aynı sol tarafta. Fakat içimde bir yerlerde isimlendiremediğim bir bağlılık hissi vardı. Kadıköyde gözüm hâlâ onu arıyordu, çoğu yazımı hala ona ithafen yazıyordum ama gelmeyecekti, bunu da biliyordum.

Hayatımı değiştirmeliydim, değiştirdim de. O eski, olgun ama bir o kadar da toy benliğim yoktu. Bakış açım değişmişti, başka insanlar girmişti hayatıma. Hata yapmıştım fakat her şey çok kısa süre içerisinde gelişmişti zaten. Ellerimin arasından bütün planlarım bütün düşüncelerim kaymıştı. İnsan işte, içinden çıkamadığı bir durumda yanında birisini istiyordu, belki de öyle gelişmişti bu durum. Her ne kadar eski günlere yaşlarla dolu gözlerle bakıyor olsam dahi; içimde ona karşı, masumiyet adına olan hiçbir duyguyu yitirmemiştim. Neden hala en yakın arkadaşımla dertleşiyorken onun adı geçiyordu? Neden hayatımdaki insana bir nevi ihanet ediyordum? Aklımın bir köşesinde hala duruyor olmaması gerekiyordu ama duruyordu işte. Bir hatıra. Can yakan, beni benliğim dışındaki davranışlara sürükleyen… Olsun, bazı şeyler yıkık olur ama o yıkık oluşu bile güzeldir ya, o da öyle bir şey benim için. Hala ses kayıtlarını arada bir dinliyorum. O günleri özlemle anıyorum ve belki biraz öfkeyle. Biliyorum, hiçbir zaman silmek istemeyeceğim.

Belli bir süre sonra her şey yerine oturmuştu, geriye dönüp baktığımda acı ve gözyaşı dolu günlerden farklı olarak tebessüm edebiliyordum. İnsan her duruma elbet bir gün alışıyordu; kabulleniyordu. Ben de kabullenmiştim. Onu eski bir dostum gibi taşıyordum benliğimde; nasıl olsa yoktu ve duyduğuma göre hayatında biri vardı. Saygı duymak ve hayatıma devam etmeliydim, ediyorum.

Karmaşık zaman kiplerindeyim, biliyorum. Ama yazarken dağılıyorum. Çoğu geceye göre bu sefer ki çok daha zor.

Anlık heyecanlar, bağlılık ve kendini kaybedişler çok büyük duygu boşlukları getiriyor. Bunları zaten biliyordum fakat o zamanlar ne olursa olsun razıyım kafasıyla bütün kötü ihtimalleri ellerimle itmiştim. Herkesin aslında yüzüme bas bas bağırdığı ‘‘mesafeleri’‘ yok saymıştım. Bildiğim bütün ihtimallere kendim koşmuştum. Bu üzüntüyü kendi ellerimle yarattım. Yine kendimi içinden çıkamayacağım bir çukura soktum.

Hep böyleyim. Karşımdaki insandan daha çok değer veririm ona. Düşünmediklerini düşünür, önemserim. Bütün darbelere kendimi açık hedef haline ben kendim getiriyorum, yine öyle yaptım. Bu karşınızdaki insanın eline bir silah verip hadi beni öldür demekten farksız. Bunca olaydan, üzüntüden, kırgınlık üstüne yaşadığım kırgınlıktan öğrendiğim şey fiziksel acının duygusal acının yanında hiç kalışı.

Bir yerim kesilince veya morarınca ortalığı ayağa kaldıran ben, şimdi susup sadece insanları sevmeye, onlara şans vermeye çalışırken bile kanayan bir yaramdan daha çok acı çekiyorum.

Kendinizi sevin, mesafelerden kaçın.