DIğER

Büyük Buhran

Author
Büyük Buhran

Yazın ortasıydı, hava felaket sıcaktı. Vantilatör bile canından bezmiş, üflediği rüzgarla kendi motorunu soğutamıyordu. Yapacak hiçbir şey yoktu. Etrafa karpuz çekirdekleri ve beyaz peynir kokusu hakimdi. Soğuk taze fasulye her an ortaya çıkacak gibi sinsi sinsi bekliyordu. Yıl 2018'di modern çağın göbeğindeydik, yine de 1980'lerin yaz buhranı içimize işliyordu. Dışarıda bırakılan çikolatalar erimiş artık başka bir form almıştı. Dolaptaki şişelerin içerisinde soğuk su, dondurma kutuları içerisinde ise bamya vardı. İnsanı mutlu edebilecek her türlü öge yerini mutsuzluğa bırakmıştı. Yapacak hiçbir şey yoktu, ne yatabilmek mümkündü ne de oturabilmek, hüzün ter ile birleşmiş ortaya iğrenç bir manzara çıkarmıştı. Teknoloji geliştikçe kendinden uzaklaştığı iddia edilen insanoğlu, kendini tekrar tanımaya başlamış ve kendinden iyice iğrenmişti. Yapılabilecek şeyler kafada bir bir hesaplanıyor fakat sıcağın getirdiği üşengeçlikten vazgeçiliyordu. Bu mevsimi seven insanları anlamak mümkün değildi.

Her gün birbirinin aynısıydı, arada bir Dünya Kupası maçları oynanıyordu fakat turnuva bile zevksizdi, oynanan futbol insanı daha da sıkıyor, bir kısır döngüye sokuyordu. Kitap okuma teşebbüsleri soğuk su içmek için kalkınca yarıda kalıyor, film izlemek için televizyon karşısında oturmak bir eziyet haline geliyordu. Karpuz çekirdeğine basıp hayatı sorgulamak en rutin aktivitelerden birisi olmuştu. Oyun oynamak için bile yeterli şevk yoktu. Hayatın bu döneminin arka planında kesinlikle Müslüm Gürses çalmalıydı. Başka türlü bu acının tarifini yapmak olasılıksızdı. Baba, şüphesiz ki her duruma, her acıya, her kedere uygun bir söz yazmıştır. Bir sürü savaşı, krizi, kıtlığı atlatan insanoğlu şu içindeki buhranı bir türlü atlatamamıştı. Belki de insanoğlunun içindeki buhranı atlatma çabaları bu kadar soruna neden olmuştu. İşte yaz aylarının sıcağında bunlar dönüyordu kafalarda, bunlar dönmediği zamanlar ise karpuz yenip, yarısına ışık vurmuş ekranda haber bülteni izleniyordu. Böylesine bir döngüde, neşe, mutluluk gibi olumlu sözcükler kesinlikle yer alamazdı.

Büyük Buhran

Izdırap, kelimesi sıcakla birlikte yeni bir tanıma kavuşuyor. Bezmek ile dert ortaklığı içerisine giriyordu. Ne yenilen yemekten, ne içilen sudan ne de yapılan herhangi bir aktiviteden keyif almanın imkan ve ihtimali yoktu. İşte bu gerçek ızdıraptı. Yine kafalarda deli sorular dolaşıyordu. Acaba cehennem de böyle bir yer miydi, her yer karpuz çekirdeği, çok sıcak hava ve içten gelen yaşamama arzusu, bir dinde böyle bir cehennem tasviri olsa muhtemelen çok daha caydırıcı olabilirdi. Fakat böyle bir cehennem tasvirinin cennet vaatleri çok daha yüce olmalıydı, çünkü muhtemelen insanoğlunun yaşayabileceği en büyük varoluş krizi buydu. Bu kadar varoluşu ve ölümden sonraki yaşamı sorguladıktan sonra, gidilecek cennet kesinlikle insanı zihinsel olarak da tatmin etmeliydi. O yüzden olsa gerek ki, kimse bu kadar acı verici bir cehennem tasvirine girişmemiş. Bu tarz durumlarda efsanevi filozoflar ne yapıyordu acaba? Marx, bu kadar buhran içerisinde Das Kapital'i yazabilir miydi? Nietzsche belki de bu coğrafyada olsa "Böyle buyurdu Simitçi" kitabını yazıp, bu sıcakta sokakta simit satan adamın acılarını anlatacak, Torino Atı yerine, sucu çocuğa sarılacaktı...

Egzistansiyalizm sorguları eşliğinde, bir yaz daha geçmek bilmiyor. İnsanoğlunun bu büyük buhranı yine bizi kahrediyordu. Bu yazıda bahsedilen insanlar, şu an otellerde olanlar değil, ya evde kalmak zorunda olan, ya da zamanında alınmış ve içerisi 90 derece olan yazlıklarında oturup hayatı sorgulayan insanlar. O insanların acıları, kederleri, buhranları belki de bizleri gelecek yüz yıllara umutla taşıyacak. Şaka şaka, o buhranlar yaz sonu gelen iş/okul stresiyle unutulacak ve yerini yeni kederlere bırakacak. Zira insanoğlunun ömrü özünde koca bir kederler silsilesi...