POLITIKA

KONUK ÖYLE AĞIRLANMAZ! PAZAR PAZAR 18.01.2015

Author

KONUK ÖYLE AĞIRLANMAZ!

18.01.2015

Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas’ın geçen hafta (12-13 Ocak) Türkiye’yi ziyareti sırasında gerçekleştirilen “tören”, kelimenin tam anlamıyla ortalığı karıştırdı. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen –“Bu da nereden çıktı şimdi!” demeyin. Milliyet gazetesinde 16 Ocak tarihinde yer alan habere göre Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nın adının Cumhurbaşkanlığı Külliyesi olarak değiştirileceğini, “saray” kelimesinden rahatsız olanların “külliye” kelimesinden rahatsız olmayacağını temenni ettiğini belirtmiş- törende külliyenin merâicinde (kusura bakmayın! “merdivenlerinde” yazacak değilim herhalde!. Orası artık bir “külliye”; kusura bakmayın, oradaki merdivenlere “merdiven” değip de ceddimize hakaret edecek değilim! Hem mezar taşlarını bile bîhatâ kırâat eden neslimiz için “merâic” hiç de yabancı bir kelime olmasa gerektir; olsa olsa üç peş alkolik, Allahsız laik beni anlayamaz o kadar) 16 Türk devletini temsilen görevlilerin dizilmesi sosyal medyada eğlence konusu oldu. Hele hele kıyafetlerden birinin bornozu andırması epey tartışıldı. Tartışıldı demek hafif kalır; Twitter’daki hesabından “Şu bornozla fotoğrafı olan hangi beyliği temsil ediyor?” diye soran Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Hasan Herken de AKP’li gençlerden gelen tepkiler üzerine istifa etmek zorunda kaldı. Dekanı protesto eden Denizlili gençler PTT Binası önünde basın açıklaması da yaparak “Tarihî hakikatler karşısında birileri hala gözlerini kapıyor, kulaklarını tıkıyor. Bazıları da bunlarla kalmayıp hakaret ediyor, küçümsüyor. Ne yazık ki, bu küçümseyici tavırları aydın olarak bildiğimiz insanlar da yapıyor.” demişler; dekana da kargoyla bir bornoz postalamışlar.

Denizli AKP teşkilatı üyesi gençlerin “tarihî hakikatler” sözü aklıma takıldı. Eğer Cumhurbaşkanı, bir resmî konuğunu “tarihî hakikatlere” göre kabul etmesi gerekseydi bu tören nasıl olması gerekirdi? Ali Seydi Bey’e kulak verelim ve onun Teşrîfât ve Teşkîlâtımız başlıklı kitabında özetle bahsettiği elçi teşrifat törenlerini bugüne uyarlayıp anlatayım.

Ali Seydi Bey, hemşehrim olur. 1867’de Erzincan’da doğmuş. Aynı ilde Askerî Rüştiye’yi bitirmiş. 1899’da Ankara Siyasal Bilgiler Fakülesi Siyaset Bilimi Kamu Yönetimi mezun olmuş (Mekteb-i Mülkiye’den Siyasî ilimler şahadetnamesi var). Şurayı Devlet Kalemi’nde meslek hayatına başlamış. Bolu ve Çatalca sancakları mutasarrıflığı ve Elaziz Valiliği’nde de bulunmuş. Bir dönem Tarih-i Osmanî Encümeni’nde de görev yapmış. 1933’te Trabzon’dan mebus seçilmişse de ömrü vefa etmemiş; altı ay sonra vefat etmiş. Ali Seydi Bey, Osmanlı tarihi ile ilgili ders kitapları da yazmış; 1917 yılında basılan Kızlara Mahsûs Târîh-i Osmânî bunlardan birisi. Birçok eseri var. Yukarı da adını andığımız Teşrîfât ve Teşkîlâtımız da bunlardan biri.

Şimdi 1553 yılında Kanunî’nin huzuruna çıkan İmparator Şarlken’in elçisinin sarayda nasıl karşılandığına bakalım; “Tarihî hakikat” dedikleri neymiş Ali Seydi Bey söylesin, Denizli AKP teşkilatı üyesi gençler dinlesin.

Bir kere, tarihi hakikatlere bağlı kalınmak isteniyorsa, Filistin Devlet Başkanı Mahmut Abbas, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nin ilk avlusunda karşılanmalıydı. Öyle merdivenlere 16 asker dizmekle tarihî hakikat olmuyor gençler!. Kanunî, Şarlken’in elçisini karşılarken dış avluya 2 fil, 1 zürafa, 10 tane zincire vurulmuş aslan ve kaplan koymuş. Elçi kabulleri genelde Salı günleri Galebe Divanı’na, yeniçerilerin maaş ödeme gününe denk getirilirmiş. Kapıda bilcümle hayvanat ile karşılanan Elçi de daha sonra bir köşeye yığılmış (maaş olarak ödenecek) çil çil paraların istiflendiği mekândan, Enderun Ağaları ve 3000’e yakın yeniçerilerin önünden geçirilerek Divan-ı Hümayun’a alınırmış.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Filistin Devlet Başkanı ile el sıkışırken fotoğrafları Cumhurbaşkanlığı resmî internet sitesinde de yer alıyor; zinhar yanlıştır. Nitekim Padişah, gelen yetkili ile doğrudan konuşmaz; söyleyeceğini sadrazama fısıldar, Sadrazam tercümana söyler o da elçiye aktarırmış. Elçinin getirdiği mektup vb. ilk önce en son vezir tarafından alınır; rütbe sırasıyla en baş vezire doğru aktarılarak padişahın önündeki mindere bırakılırmış; Padişah Elçiyi gönderen devlet başkanına bir mektup vb göndereceği zaman da protokol tersten işler; bu kez en son vezire kadar gelen mektup vb. Elçiye takdim edilirmiş. Gelen yetkilinin, elçinin -her kim ise işte- Padişah ile birlikte yemek yemesi, müzik dinlemesi, onunla el sıkışması vb. ne kelime, saygıda kusur ettiği düşünüldüğünde bile şiddetle uyarılırmış. Ali Seydi Bey’in aktardığına göre, 1677’de Padişah ile görüşmeye alınan Avusturya elçisi, padişahın karşısında gereğince eğilmediği için, o anda orada bulunan görevlilerden birisi tarafından ensesinden tutularak itelenir; yere düşen elçinin alnı zedelenir. Bu olaya şahit olduktan sonra, elçinin yanında bulunan tercümanın dili tutulur; sadaret kaymakamı elçi ve tercümanı tokatlayarak huzurdan kovalar.

O dönemde kalabalık maiyetleriyle padişaha ziyarete gelen heyete günlük harcırah da bağlanırmış; 1698’de İstanbul’a gelen heyetin ihtiyaçları için bağlanan günlük harcırah şöyle: 3 öküz, 1 dana, 10 koyun, 40 tavuk, 3 hindi, 10 kaz; 30 güvercin, 150 okka un, 10 okka sebze, 50 kile arpa, 10 kantar saman, 3 araba ot, 110 okka kömür, 1 okka baharat, 1 çeki odun, 150 kuruş harçlık.

Bu yazıdaki derdim “Şanlı tarihimiz…….” İle ilgili cümleler kurarak, “Tarihte ne büyük millettik….” mesajı vermek falan değil.

Yazıyı şöyle bitirmek istiyorum: Denizlili kardeşlerim; Ak Saray’daki “müsamere”yi tarihî, hakikatin tecellisi diye yemeye/yedirmeye kalkarsan, Marx’da sana “tarihin ikinci kere tekerrürü komedidir” diye bağırır.