POLITIKA

ÖZGECAN ASLAN CİNAYETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ PAZAR PAZAR 22.02.2015

Author

PAZAR PAZAR

22.02.2015

ÖZGECAN ASLAN CİNAYETİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Çağ Üniversitesi öğrencisi Özgecan Aslan’ın, seyahat ettiği dolmuşta tacize uğraması, buna direnmesi ve akabinde vahşice öldürülmesi Türkiye’yi yasa boğdu. 11 Şubat tarihinde gerçekleştirilen cinayet, Türkiye’de derin bir infiâl yarattı; olaya ilişkin haklı tepkiler dinmek bilmedi. Olayın ayrıntılarını hep birlikte gazetelerden okuduk, televizyonlardan seyrettik; tekrarlamaya hiç gerek yok.

Üniversite öğrencisinin katli, birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Bazıları hakkında konuşmak gerekiyor.

İdam Popülizmi

Cinayetin ardından yüksek sesle tartışılmaya, Meclis koridorlarında dillendirilmeye başlayan görüşlerden belki de en popüleri/popülisti idam cezasının hukukta yeniden tanımlanmasına ilişkindi. Cinayet ve onun toplumda yarattığı infiâl taptazeyken, tecavüz suçları için idam cezası getirilmesi düşüncesi bu “popülist” söylemlerin ilk sıralarında yer aldı; gazeteciler, bakanlar hatta Başbakan bile tartışmaya katıldı. Öyle ya! “Tecavüze direnen birini vahşice öldüren bir caniyi idam etmekten daha doğal ne olabilir ki?” Özellikle, kendisini maktulün ya da onun ailesinin yerine koyarak düşünen önemli bir çoğunluk için “kısasa kısas” kadar makul bir çözüm yok gibi. Eğer onlar gibi düşünmüyorsanız da soruları hazır “Eğer senin/kızının başına gelseydi?”

Tartışmaya gerek var mı? Böyle bir durumda, o caniyi elime geçirsem hiç düşünmez öldürürdüm; hem de hiç acele etmeden; yavaş yavaş. Maktulün ailesi de aynı fikir de. Kızını yitiren bir annenin, babanın bu şekilde düşünmesinden doğal ne olabilir ki?

Sapla samanı ayırmanın tam vaktidir. Kızının katilini ipte görmek isteyen bir anneyle, hukuku savunan bir devlet arasındaki fark da bu nüans üzerinde binâ olur. Ulus-devlet, hukuk üzerine inşa edilmiştir. “Hukuk”, “adalet”, devletin üç temel fonksiyonunu (yasama, yürütme, yargı) kuran “tek” temel öğedir. “Yasama” devletin yasaları (hukuku) üreten, koyan; “yürütme” birincinin ürettiklerine, uygun (hukuku) icra eden; “yargı” da bu konuda (hukukta) taraflar arasında çıkan uyuşmazlıkları çözen; birincinin üretip ikincinin icra ettiği hukuka uygun son, nihai kararları veren, adaleti tecellî ettiren mercidir.

Bir annenin/babanın katledilen kızının katilini ipte görmek istemesi kadar “normal” bir şey olamaz. “devlet” ve onun “mütemmim cüzü” hukuk/adalet işte bu nokta da devreye girer. Hukukun gereğini yerine getirmeyi maktulün ailesine ya da onun arzusuna bırakmaz; cezayı onların duygusallığından soyut bir şekilde ele alır ve gereğini yapar. Devletin –kolluk kuvvetlerinin- suçunu kabul eden bir vahşiyi, onu “linç” etmek isteyen kalabalığın elinden alarak kendi mahkemesinde yargılamak üzere alıkoymasının sebebi de budur. Burada kolluk kuvvetleri “suçlu”yu korumak değil, suçlunun suçunun mahkemece verilerek “adaleti” tesis etmek amacındadır. “İdam”ın bir ceza olup olamayacağı da -benzer şekilde- duygusallıktan uzak bir zeminde kararlaştırılır; acılı ailenin haklı infiâli üzerinden köpürtülen duygusallıkla değil.

Olaya ancak bu çerçeveden bakıldığında, “idam”ın bir cezanın infaz türü olup olmadığı; böylesi bir infazın suçları engelleyip engellemediği tartışılabilir. Hemen, sosyal medyada “Müslüman ülke, tecavüz… fırsatçılığına soyunmayın, Amerika’da her iki dakikada bir kadın tecavüze uğruyor. Şimdi çenenizi kapatın.” şeklide ifrazatta bulunan Yeni Şafak yazarı Cemile Bayraktar’ı “saygıyla!” yâd edelim: Demek ki “idam” tecavüz suçuna bir çare olmuyor; bu olaylar idam cezasının meri olduğu ABD’de de sıklıkla işleniyor. Peşine de Cemile Bayraktar’ın anlayacağı dilden bir yorum ekleyelim. Mecelle “Sû-i misâl emsâl olmaz.” der. Hıristiyan bir ülkede tecavüzün iki dakika da bir işleniyor oluşu, Müslüman bir ülkede bu suç işlendiğinde konuşmamıza, tepki göstermemize engel değildir.

Özet: Kimsenin acısı üzerinden idam popülizmi yapmayın. Kimseden “ABD’de de bu suç iki dakikada bir bir işleniyormuş oh ne güzel!” diyecek kadar eblehleşmesini beklemeyin.

Savunma Hakkı

Cinayetin ardından bir başka popülizm örneği ile daha yüz yüze geldik. Mersin Barosu, nadide bir popülizm örneği sergileyerek suçluları “savunmayı” reddetti. Mersin Barosu Başkanı Alpay Antmen, Radikal gazetesine yaptığı “açıklama!”da “Yarın sabah 15.00’e kadar gözaltı süresi bulunuyor. Kendisine avukat tahsis edilmesi gerekiyor. Avukat tahsis edilmesi kararına baro olarak direnmeyi düşünüyoruz ancak, saldırgan avukatsız olarak sorguya çıkarılamaz, bu ihtimal üzerine de düşünüyoruz.” demiş. Allah’tan kriz çözüldü; suçlulara avukat bulunabildi; hatta o avukatlardan birisi Evrensel gazetesine açıklamalarda bulunarak “savunma hakkı”nın kutsallığından bahsetti.

Popülizmin dibi burası mı acaba? Mersin Barosu önüne “Hukukta Yılsonu İndirimi!” yazılı bir tabela asmak suç mu?

Böyle bir tabela asmak suç mu bilmiyorum; ama “Suçluyu savunmam!” diyen bir baronun ve o baroya üye avukatların yargı sisteminin bir parçası olarak ortalıkta dolanmaları hepimize ezadır; özellikle de Hukuk fakültelerinin Hukuka Giriş derisini yürüten hocalara bir ezadır. “Bu nasıl avukatlık anlayışıdır?” diye sitem etmeyeceğim muhterem avukatlar! Bir çiçek, bir kolonya falan alıp hemen hastahaneye koşun! Zira, Hukuka Giriş dersi hocalarınız, açıklamalarınız duyunca kalp krizi geçirdi; koşun, hocanıza taziyelerinizi bildirin; yalandan da olsa bir şeyler söyleyin. Medyayı suçlayın! Biz öyle demedik gazeteciler çarpıtmış falan deyin!

Özet: “Suçluyu” savunmak, “suçu” savunmak değildir. Adaletin her koşulda tecellisi ve alınan cezanın adaletin simgesi olabilmesi için “suçu” ne olursa olsun “suçlu” savunulmak zorundadır. Muhtaç olduğunuz bilgi Hukuka Giriş 101 dersi notlarında mevcuttur.

Mini Etek, Pembe Otobüs

Durumdan vazife çıkartmak böyle bir şey sanırım. Hazır, toplumda, toplu taşıma araçlarında yaşanan taciz, tecavüz ve cinayetlere yönelik bir tepki oluşmuşken, İslamcı kesim de derin dondurucudan çıkarttığı malzemelerini servis etmekte gecikmedi. Daha dün “Benim Olmazsan Taciz Ederim” diye şarkı söyleyen derin feylesoflarımız mini etek giyenin tacizi hak ettiğini fetvalarlarken, muhterem doçentlerimiz de tacize karşı, kadınlara mahsus toplu taşım araçlarının tahsis edilmesi ile ilgili sosyolojik analizlerini fâş etmeye başladıar. Japonya’da metroda gece geç saatlerde belirli vagonların engelli, yaşlı ve kadınlara öncelikli hizmet veriyor olması da bu söylemlerin elini güçlendirdi.

Oysa giyim tarzının cinsel tacize imkân verdiği söylemlerine ilk önce, türbanla üniversiteye alınmayan, 28 Şubat sonrasında ikna odalarına sokulan mütedeyyin kadınların ses çıkartması gerekirdi. Mini etek giyen ve/ya başı açık kadınların taciz edilmelerini normal karşılayanlara en yüksek perdeden “hayır” sesi, dün “gerici” diye aşağılananlardan, perukla üniversitelere girmek zorunda bırakılanlardan çıkmalıydı: Oysa onların bir kısmı, ABD’de de bu olayların iki dakikada bir olduğunu söyleyerek çenemizi kapatmamızı tavsiye etmekle meşgul.

Cinsel tacize karşı çözümü kadınları örterek, pembe otobüsle toplu taşım araçlarını ayırarak, hastaların kendilerini tedavi edecek doktorlarını cinsiyetlerine göre seçmelerinin önünü açarak, karma okulları kapatarak çözmeye kalkarsanız yapabileceğiniz tek şey, kadınların kahkaha atmasından, dondurma yemesinden, hamileyken sokağa çıkmasından… tahrik olan bir nesil yetiştirmektir.

Özet: Cinsellik kişinin özel yaşamıdır. Kişinin özgür iradesi dışında, kişiye bu yönde bir hareket kişinin özel yaşamına, kişiliğine ve vücuduna yönelik bir saldırıdır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 2. Maddesi “Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirge ile ilan olunan bütün haklardan ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.” Derken, 12. Maddesi “Kimsenin özel yaşamına… keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına” saldırılamayacağını belirtir.

2. Maddede belirtilen hususlarda (örneğin cinsiyet) toplumun kompartımanlara ayrılarak bu konudaki ayrımcılığın, tacizin vb. önlenebileceği, bizim İslamcılar hariç nedense hiç kimsenin aklına gelmemiş. Ne kadar ilginç!!

Mete K. KAYNAR