POLITIKA

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN-II HANGİ SEÇİM SİSTEMİ İYİDİR? PAZAR, PAZAR 05.04.2015

Author

PAZAR, PAZAR

05.04.2015

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN-II

HANGİ SEÇİM SİSTEMİ İYİDİR? NEDEN MÜKEMMEL BİR SEÇİM SİSTEMİ YOK?

Neden farklı ülkelerde farklı farklı seçim sistemi uygulanıyor? Neden, tüm ülkelerin tartışmasız kullanabileceği mükemmel bir seçim sistemi bulunamamış? Bu hafta ana hatları ile bu konulara yer vermeye çalışacağım.

İlk elden söylemek gerekiyor ki, tüm ülkelerin uygulayabileceği, kusursuz, tüm sorunları çözebilen, herkesi memnun ve tatmin edebilen bir seçim sistemi yok! Bunun temel sebebi, yasama organlarının (Türkiye’den konuştuğumuza göre TBMM diyelim) temel işlevleri ile ilgilidir. Parlamenter sistemlerde yasama organının “yasa yapma” dışında da görevleri vardır. Sadece yasama organının ilgili mevzuatında yazılı “kendi içerisinden yürütme organını teşkil etmek” ya da yürütme organını çeşitli usullerle (ilk akla gelenler, yazılı/sözlü soru önergeleri, Gen-Soru, Meclis Araştırması hatta güvenoylamaları gibi) yürütme organını “denetlemek” gibi görevlerini îmâ etmeyeceğim. Yasama organının, kendisine “resmî” bir “görev” olarak tayin edilmemekle birlikte üstlendiği iki temel “fonksiyonu”; bir başka ifadeyle, çözüme kavuşturmak zorunda olduğu iki temel “sorunu” daha vardır. Yasama organının, organlarının üstesinden gelmek zorunda oldukları iki temel sorunun (ya da ifa etmeleri gereken iki temel fonksiyonun) halledilmesi de doğrudan doğruya yasama organının nasıl terkip edildiği ile alâkalıdır; yani yasama organının bileşiminin ne olduğu ile. Bu da bizi yine seçim sistemine, yani yasama organının bileşiminin “nasıl” teşkil edildiği ile ilgili tartışmalara götürür.

Yasama organlarının, üzerlerine resmî olarak vazife olmasa da siyasî olarak çözmek zorunda oldukları ilk problem, oluşan organın, toplumdaki farklılıkları bünyesinde ne kadar barındırdığı; barındırıp barındıramadığı sorunudur. Çünkü yasama organından beklenen temsil görevini yerine getirebilmesi için ilk önce kendisinin toplumun bir “temsili” olması gerekmektedir. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, TBMM’nin toplumdaki farklılıkları, o farklılıkların genel içerisindeki ağırlıkları oranında TBMM’ye yansıtması beklenir. Sadece bir örnek olması açısından söyleyelim. TBMM’den ilk olarak beklenen toplumdaki kadınların oranı kadar TBMM’de de kadın milletvekili olması; toplumdaki farklı din/mezheplerden olan kişiler oranınca TBMM’de de o oranda farklılıkların temsil edilmesi; toplumdaki farklı siyasi görüşlerin toplum içerisindeki ağırlıkları oranında oranda temsil edilmesi istenir. Bu listeyi olabildiğince uzatmak mümkündür. Çünkü toplum denilen heterojen kütle, farklı cinsel, dinsel, dilsel, etnik, siyasal… farklılıkları bünyesinde taşır. Ayrıca bu farklılıklar kendilerini tek düzeyde göstermezler; şöyle ki cinsel farklılık aynı zamanda kendi içerisinde etnik farklılıkları da alarak yeni bir şekle bürünür (örnek vermek gerekirse, sadece toplumdaki kadınların ağırlığı kadar TBMM’de de kadın milletvekili olması yetmez; aynı zamanda TBMM’deki kadın milletvekili içerisinde etnik olarak da toplumdaki ağırlıklarına mütenasip olarak Kürt kadın milletvekillerinin olması arzu edilir.) Bu da yetmez. TBMM’ye yansıtılmak istenen cinsel farklılığın yanına eklenen etnik farklılık, yanına dinsel/mezhepsel farklılığı da alarak yepyeni bir kategori (oluşturmak zorunda değildir ama) oluşturabilir. Örneğimizi devam ettirecek olursak, TBMM’nin önünde artık, sadece kadın milletvekillerinin oranı ile ilgili bir sorun yoktur; aynı zamanda toplumdaki Kürt-kadınların ağırlığı kadar TBMM’de de Kürt-Kadın milletvekillerinin olması ile ilgili bir sorun ve toplumdaki (örneğin) Alevi ve Sünni-Kürt-kadın ağırlığı kadar, TBMM’de de Alevi ve Sünni Kürt Kadın milletvekili olmasına dair bir sorun vardır.

Verdiğim örneklerden bir satır arası mesajı çıkartma “hinoğlu hinliği”ne girmek gerekmiyor; kastım sadece TBMM’nin “temsil” adı verilen sorununun ne denli çetrefilli bir mevzuu olduğunu örnekleyebilmek; bu örneklerin tamamını toplumu oluşturan tüm farklılıkları birbirlerine ekleyerek çoğaltmak mümkündür.

Temsil sorunu öylesine önemli bir sorun ki, buna ilişkin tatminkâr bir çözüm bulamayan bir yasama organı meşruiyet sorunu ile yüz yüze gelir. Çünkü ancak bir seçmen/yurttaş olarak “ben” kendimi (cinsel, dinsel, siyasal, etnik… hangi düzlemde ya da düzlemlerde tanımlıyor olursam olayım) TBMM’de görebiliyorsam o TBMM “benim”, “beni temsil eden” bir Meclis haline gelecektir. Kendisini TBMM’de göremeyen “ben”lerin sayısı arttıkça ve toplumun geneli kendi “ben”lerini Meclis’te göremedikçe, TBMM’de bir “meşruiyet” sorunu ortaya çıkacaktır. Özetle her yasama organı bir şekilde bu temsil sorununa ilişkin tatminkâr bir çözüm üretmek zorundadır.

Temsil sorununa ilişkin başka zorluklar da mevcuttur; toplumdaki tüm farklılıkları ve farklılıkların birbirleriyle kombinasyonundan türemiş yeni farklılıkları (kadın, Kürt-kadın, Alevi-Kürt-kadın, X siyasi görüşüne sahip Alevi-Kürt-kadın… örneğinde olduğu gibi) TBMM’ye yansıtacak, toplumdan onları seçerek TBMM’ye gönderecek bir istatistik bilimi yoktur (unutmayalım ki seçim sistemi tartışmaları siyaset biliminin konusu olmaktan çok istatistik biliminin ilgi alanıdır.) Daha da önemlisi, her türlü farklılığı ve farklılıkların birbirleriyle çaprazlanarak oluşturdukları bir Meclis’te her zaman arzu edilmez; Yasama organlarının çözmek zorunda oldukları ikinci sorun da buradadır.

Yasama organlarının, kendilerine resmî bir görev olarak verilmemiş olsa da siyasî olarak çözmek, üstesinden gelmek zorunda oldukları ilk sorun, yukarıda özetlemeye çalıştığım gibi, “temsil” sorunuydu. Her yasama organı, kendi meşruiyetini garanti alabilmek adına toplumdaki farklılıkları bünyesine taşımak zorundaydı. Bu bağlamdaki ikinci sorun ise “karar alabilir yasama organı” sorunudur. Her yasama organı, mümkün olduğunca etkin bir şekilde karar üretebilir (yasa çıkarabilir, yürütmeyi denetleyebilir…) bir yasama organı olmak zorundadır. Yasama organı için en zor sorun ise şudur: Önünde duran ve çözmek zorunda olduğu iki sorunun çözüm yolları genelde birbirleriyle çelişmektedir. Bir başka ifade ile -her zaman değilse de çoğunlukla- toplumdaki farklılıkları kendi bünyesine taşımaya çalıştıkça, karar alabilirlikten, karar alabilirliği dikkate aldıkça da farklılıkları temsilden vazgeçmek zorunda kalabilir. Daha daha da zoru; bu sorunlardan hiçbirini göz ardı edemez; bir yasama organı, birbiriyle çoğunca çelişen bu iki sorunu aynı anda tatmin edecek cevaplar üretmek zorundadır. Yani birbirleriyle çelişkili olsalar da her Meclis hem toplumdaki farklılıkları bünyesine taşımak, hem de buna rağmen etkin bir şekilde yasama faaliyeti gerçekleştirmek zorundadır. Bu da aynı zamanda şu anlama geliyor: Yasama organını oluştururken, hem mükemmel temsilden hem de en hızlı ve etkin karar verebilir bir meclisten taviz vermek zorundayız.

Mantıksal sonuçları bağlamında tartışacak olursak temsilin mükemmeliyete ulaşacağı an “doğrudan demokrasi”, karar almanın mükemmeliyete ulaşacağı an ise “diktatörlük”lerdir. Doğrudan demokraside artık temsil, bir sorun olmaktan çıkar her kişi karar almanın öznesi hâline gelir. Ancak, karar üretmek (sadece nüfusun artması vb. ile değil birçok faktörün de etkisiyle) o kadar zordur ki, günümüz toplumlarında böyle bir karar alma organı tercih edilmez. Tam tersine diktatörlükler, çok hızlı ve etkin karar alabilirler (çünkü hiçbir müzakereye, yasama faaliyeti için hiçbir prosedüre bile gerek duymazlar); ancak böyle bir yol da demokrasilerde tercih edilen bir yöntem değildir. Diktatörlüklerde kararlar çok hızlı ve etkin şekilde alınır (bugün de alınıyor değil mi?); ama –diğer zararları yanında- toplum alınan kararların hiçbir şekilde içerisinde değildir.

O takdirde, öyle bir seçim sistemi uygulanmalıdır ki, hem toplumdaki farklılıklar yasama organı içerisinde temsil edilerek, alınan kararlar toplumun genelini tatmin edebilen kararlar olsun; hem de karmaşık yürütme faaliyetine meşruiyet verecek kararlar etkin bir şekilde alınabilsin. İşte iki temel seçim sistemi usulünün yani “nispî temsil seçim sistemleri” ve “çoğunluk seçim sistemleri”nin temel kaygıları da bunlar üzerine binâ olur. Her ülkenin seçim sistemi de bu iki uç nokta arasında bir yerde durur: “Arada bir yerde” neresidir? diye soracak olanlara hemen cevap vereyim. O ülkede, o dönemde, o “arada bir yeri”n neresi olacağını belirleyecek olan, o ülkenin demografik deseni, toplumdaki heterojenliğin somut tezahürü, o toplumdaki etnik, dinsel, cinsel, dilsel vb. farklılaşmaların siyasallaşma düzeyleri ve buna bağlı faktörlerdir. Örneğin Türkiye örneğinde ırksal farklılaşma toplumsal heterojenlik içerisinde anlamlı düzeyde olmadığı gibi, siyasallaşmış, kendisini siyasal bir dil ile üreten ırksal tartışmalara da rastlamak mümkün değildir. Ama aynı şey ABD için çok önemli bir sorundur. Örnekleri artırmak yine mümkün, benzer şekilde, Türkiye’de dinsel farklılaşma siyasal anlamlılığa sahip değilken, mezhepsel farklılaşma için bunun tam tersi geçerlidir ki bu aynı zamanda etnik farklılaşma için de geçerlidir.

Genel olarak tasnif edildiklerinde, nispî seçim sistemleri toplumsal farklılıkların yasama organındaki temsilini ön plana alan; çoğunluk seçim sistemleri de seçimlerde en fazla oyu alan bir (ya da bazen en güçlü birkaç partiyi) daha güçlü bir şekilde yasama organına aktararak karar alabilir bir yasama organı oluşturmayı hedeflerler. Hedeflerler diyorum çünkü bazen seçim sonuçları, uygulanan seçim sisteminin hedeflediği sonuçları doğurmayabilir de. Buna en güzel örnek, günümüz Birleşik Krallığı’dır. Dar bölge çoğunluk seçim sisteminin (ki koalisyonları olabildiğince engelleyerek parlamentoda güçlü desteğe sahip yürütme organı teşkil etmesiyle ünlü bir seçim usulüdür) anavatanı olan bu sistem, son seçimlerde bir koalisyon hükümetinin kurulmasına yol açmıştır.

Özetleyerek toparlamak gerekirse, her ülkenin uygulayabileceği mükemmel bir seçim sistemi mevcut değildir. Hiçbir yan tartışmaya girmeksizin “Nispî seçim sistemi iyidir!” ya da “Çoğunluk seçim sistemi iyidir!” gibi bir yargıda bulunulamaz. Ayrıca, her seçim sisteminin (çoğunluk ya da nispî temsil) her dâim kendisinden beklenen sonuçları (hızlı ve etkin karar alabilir, koalisyonlara izin vermeyen, güçlü bir hükümeti mümkün kılan ya da toplumdaki farklılıkları bünyesine taşıyan bir yasama organı) doğurması da garanti değildir.

Seçimlere gittikçe daha az zaman kalıyor; bir sonra ki hafta Osmanlı/Türkiye’deki seçim sistemlerine ana hatlarıyla göz atalım.

Mete K. KAYNAR