POLITIKA

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN-III PAZAR, PAZAR 12.04.2015

Author

PAZAR, PAZAR

12.04.2015

SEÇİMLER YAKLAŞIRKEN-III

OSMANLI/TÜRKİYE’DE UYGULANAN SEÇİM SİSTEMLERİ

Geçen hafta seçim farklı seçim sistemlerinin yöneldikleri temel hedefleri özetlemeye çalışmıştım. Ana hatlarıyla tekrarlamak gerekirse, nispî temsil seçim sistemlerinin temsilde adalet, çoğunluk seçim sistemlerinin ise karar alabilir bir yasama organı (yönetimde istikrar) tesis etme gayretinde olduklarını belirtmiştim. Seçim sistemlerinin kendilerinden beklenen bu işlevleri yerine getirmeleri elbette garanti edilemezdi (Britanya da olduğu gibi) ama genel eğilim bu yöndeydi. Daha da zoru, hiçbir seçim sisteminin ne temsilde adaletten ne de yönetimde istikrar ilkesinden topyekûn vazgeçmesi mümkün değildi; her sistem bu iki ilkeyi de gözetecek şekilde dizayn edilmek zorundaydı; bu açıdan, mükemmel, her toplumda her daim uygulanabilecek ve tartışmasız herkesin üzerinde oydaştığı bir seçim sisteminden bahsetmek de mümkün değildi.

Bu hafta Osmanlı’dan günümüze Türkiye’de seçim sistemlerini özetlemeye çalışacağım. Elimden geldiğince teknik terimlerden âzâde ve anlaşılabilir olmaya gayret edeceğim. Konuyu basitleştirerek anlatmaya çalışacağım ama işi ayrıntıya boğarak ve anlaşılmaz kelimelerle anlatmak bir sosyal bilim hocasının daha akademiye ayak bastığı ilk hafta bünyesine yerleşen ve yıllar geçtikçe de tüm vücudunu kaplayan en önemli hastalığıdır. Öyle ki, fakültenize ayak bastığınızda bu hastalığa yakalanma riskiniz, bir tabibin ameliyathanede mikrop kapma; bir madencinin grizu patlamasından ölme ya da bir politikacının siyasette yozlaşma riskinden çok çok daha fazladır. Her neyse, konuyu dağıtmamak adına (yine hastalığım nüksetti!) kısa keseyim. Çok önemli bir Türk büyüğünün zikrettiği gibi bu hastalık “hocalığın fıtratında vardır.”

Osmanlı imparatorluğunda ilk seçimler 1876 Anayasası’nın (Kanun-i Esasî) kabul edilmesinin ardından yapılmıştır. Anayasa’da ana hatlarıyla belirtilen seçimlerin yapılabilmesi için 10 Şevval 1293 (1876) tarihli Meclis-i Mebusan Azasının Suret-i întihap ve Tayinine Dâir Tâlimat-ı Muvakkate (milletvekili meclisi üyelerinin seçilme ve atanmasına ilişkin geçici talimat) ile düzenlenmiştir. Osmanlı Rus Savaşı (meşhur 93 Harbi -1293 harbi) gerekçe gösterilerek Meclis’in 1908’e kadar tatil edilmesi ve takip eden aylada seçimlerin yapılması kararına kadar, şeklen de olsa bu düzenleme yürürlükte kalmış, 1908 sonrasında ilgili geçici-talimatname 20.7.1324 (1908) tarihli Întihab-ı Mebusan Kanun-u Muvakkati (milletvekili seçimi geçici kanunu) çıkartılarak tadil edilmiştir.

20.7.1324(1908) tarihinde padişah tarafından onaylanarak yürürlüğe giren Seçim Kanunu’na göre aşağıda sıralanan nitelikleri haiz olmayanların seçimlerde aday olabilmelerine imkân tanınmıştır (17. Madde).

1 — Osmanlı Tâbiyetinde bulunmamak,

2 — Bir yabana devletin hizmetinde bulunmak,

3 — Türkçe bilmemek,

4 — 30 yaşından küçük olmak,

5 — Seçim sırasında bir başkasının hizmetinde bulunmak,

6 — İflâs ile mahkûm olup ta iade-i itibar etmemiş bulunmak,

7 — Hacrine karar verilip te bu karar kaldırılmamış olmak,

8 — Medenî haklarını kullanmaktan yasaklanmış olmak,

9 — Yabancı tâbiyet iddiasında bulunmak,

10 — Kadın olmak

Türkçe bilmemek de seçime engel hususlardan sayılıyordu; ancak bu kuralın geçerliliği için 4 yıllık bir süre tanımıştı. Ayrıca Kanun’un 3. Maddesi ordu, kolordu, fırka kumandanları ile bütün asker alma şube ve kalem başkanları, jandarma alay, tabur ve bölük kumandanlarının, hiçbir şekilde memuriyet görevlerini yerine getirdikleri seçim çevresinden milletvekili seçilemeyeceklerini hükme bağlıyordu.

Cumhuriyet’in ilanından sonra da, bir süre bu kanun kullanılmaya devam edildi. Ancak 320 sayı ve 3.4.1339 (1923) tarihli, Întihab-ı Mebusan Kanunu’nun Bazı Mevaddını Muadil Kanun (milletvekili seçimi kanunun bazı maddelerini değiştiren kanun) ile kısmî değişiklikler de yapılmadı değil.

1924 Anayasası’nın kabulü ile birlikte seçimlerde aday olma kriterleri de değişti; ancak aşağıda görülebileceği gibi, 1908’de tespit edilen öz hâlâ bu tarihte de mevcudiyetini muhafaza ediyordu. 1924 Tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (1924 Anayasası’nın) 11. Ve 12. Maddelerinin hükümlerine göre seçilebilmeye engel hükümler şöyle sıralanmaktadır:

1. Tabancı devlet resmi hizmetinde bulunmak,

2. Yüz kızartıcı suçlardan veya hırsızlık, dolandırıcılık, emniyet-i suiistimal, hileli iflâs gibi cürümlerden birisi ile mahkûm olmak,

3. Mahcur olmak,

4. Yabancı devlet tâbiyeti iddiasında bulunmak,

5. Medenî haklardan yasaklanmış olmak,

6. Türkçe okuyup yazma bilmemek,

7. 30 yaşından küçük olmak,

Osmanlı döneminden 1946 seçimlerine kadar yapılan seçimler iki turlu olarak gerçekleştiriliyordu. întihab-ı evvel denilen ilk seçimlerde ilk önce milletvekillerini seçecek adaylar tespit ediliyor; halk tarafından seçilen seçiciler de (müntehîb-ı sânî) milletvekillerini seçiyordu. Milletvekilleri nüfusa oranla belirleniyor; bu nedenle de Meclis’teki sandalye sayısı nüfus artışına paralel olarak her seçimde değişiyordu. Kadınlara seçme ve seçilme hakkının tanındığı tarihe kadar her 20.000 nüfusa bir mebus tekabül edecek oranda seçimler yapılırken, bu tarihten sonra 40.000 nüfusa bir mebus seçilecek şekilde seçim hükümleri değiştirildi. TBMM’deki sandalye sayısının nüfusa nispetle belirlenmesi durumu 1961 seçimlerine kadar devam etti. Ancak bu tarihten sonra milletvekili sayısı sabitlendi. 1946 seçimleriyle birlikte de iki dereceli (întihab-ı evvel ve Sânî) seçim sistemi yerine tek dereceli çoğunluk seçim sistemi getirildi; yönetimde istikrar ilkesini gözeten bu seçim sisteminin, büyük partiyi çok daha güçlü bir şekilde parlamentoya yansıtmayı hedeflediği ve bu nedenle somutta CHP iktidarının devamını garantilediği açıktır.

1950 14 Mayıs’ın da DP’nin seçimleri kazanması, Türkiye’de büyük partinin hangisi olduğu realitesini değiştirdi. Ancak seçim sonuçlarının değiştirmediği bir realitenin altını daha çizmek gerekiyor: Türkiye’de seçim sistemleri –kırılma dönemleri hariç- her daim o anın büyük partilerinin çıkarlarına göre düzenlene geldi ve bu ne yazık ki hâlâ da böyle devam etmekte.

14 Mayıs seçimleri büyük partinin hangisi olduğu gerçeğini değiştirdi. Artık büyük parti DP idi ve çoğunluk sistemi de büyük partiye hizmet ediyor, onun toplumdaki ağırlığından daha da bir şekilde mecliste temsil edilebilmesine imkân tanıyordu. DP bu avantajı 1957 seçimlerine kadar kullanmayı ihmâl etmedi. 1946’da yürürlüğe girdiği ve kendisinin CHP’den daha güçsüz bir parti olduğu düşündüğü dönemlerde çoğunluk seçim sistemini savunan DP, 1950’den sonra kendine hizmet etmeye başlayan bu sistemden hiç de rahatsızlık duymadı. Aksine 1946’nın büyük partisi ve seçim sistemini değiştirerek, güçlenmekte olan DP’ye karşı bir set oluşturmayı hedefleyen CHP ise, 1950’den sonra yavaş yavaş bu sistemi eleştirmeye ve nispî temsil seçim sistemini savunmaya başladı. 1946-60 arasında DP ve CHP arasında sürüp giden bu polemik bugün de sistemin büyük partileri ile küçük partileri arasında %10 seçim barajı mevzu üzerinde devam ediyor. Ve Türkiye -DSP örneğinde olduğu gibi- kurulduğu dönemlerde seçim barajına karşı çıkmakla birlikte konjonktür kendisini iktidara taşıdığında bir anda yönetimde istikrarın savunucusu haline gelerek temsilde adaleti tamamen unutan partilerle dolu.

1960 darbesi, darbenin ardından kabul edilen yeni (1961) Anayasa ve bu Anayasaya istinâden çıkarılan Seçim Kanunu, 1946-60 aralığındaki tartışmalardan, ama en çok da özellikle de CHP’nin 1954 seçimlerinden sonra dile getirmeye 1957 seçimlerinden sonra da avaz avaz bağırmaya başladığı eleştirilerden etkilenmişti. Osmanlı’da uygulanan ikili Meclis’e yeniden dönülen bu dönemde Millet Meclisi’nin (Osmanlı’nın Meclis-i Mebusan’ı) teşkilinde nispî temsil (D’hont metodu) uygulanırken, Cumhuriyet Senatosu’nun teşkilinde (Osmanlı’da Meclis-i ayan) çoğunluk sistemi tercih edildi. 1965 seçimlerinde Cumhuriyet Senatosu’nun teşkilinde de nispî temsile geçildi.

Türkiye’deki seçim uygulamalarının bir temel özelliği de, öncesindeki dönemin siyasal tartışmalarına, bu dönemin aksayan yönlerine tepki karakteri taşımalarıdır. Nitekim 1980 darbesinden sonra 1983’de çıkarılan Seçim Kanunu da bu karakterin derin izlerini taşır. 1980 öncesi Meclis’lerinde yaşananların tek sorumlusunun nispî temsil sistemi ve onun sonuçları olduğuna kanaat getiren (yeni) darbe, (yeni) Seçim Kanunu’nda yönetimde istikrar ilkesini ön plana çıkardı; aslında “ön plana çıkarmak” ifadesi bile 12 Eylül darbecilerinin bu tavrını açıklamakta yetersiz kalır.

12 Eylül sonrasında nispî temsil seçim sistemine dokunulmadı; özü itibariyle seçim sistemi 1960’tan sonra uygulanan sistemin aynısıydı. Ama bu sisteme öyle dokunuşlarla müdahale edildi ki artık mevcut seçim sistemini nispî temsil olarak adlandırmak bile imkânsız hale geldi. 1980 darbecileri iki ayrı baraj getirdiler. Birinci baraj, bölge barajı idi buna ilave olarak da %10 ülke barajı da getirildi. Sadece bu mu? 1980 Anayasası partisinden istifa ederek başka bir partiye geçen milletvekilleri ile ilgili olarak (1970’lerde kurulan milletvekili pazarlarına -Gümüş Motel- ve milletvekili transfer borsalarına tepki olarak) öylesine ağır yaptırımlar koydu ki, bu, partisinden istifa eden milletvekilinin siyasî hayatını bitirecek boyuttaydı.

12 Eylülcüler milletvekillerinin bir partiden başka bir partiye geçmelerini engellemeye çalışırken, partilerin birleşmelerini teşvik etmeye yöneldiler. İste bu yasal boşluk da 1983 sonrasında Hülle Partileri olarak adlandırılan partilerin doğmasına vesile oldu. Milletvekillerinin bir partiden başka bir partiye geçmesinin sert yaptırımlara bağlandığı bu ortamda başka bir partiye geçmek isteyen milletvekilleri önce uyduruk isimlerle bir siyasî parti kurup, onu –aslında sadece bireysel olarak kendilerinin geçme arzusunda oldukları siyasî- partilerle birleştirerek darbecilerin yasaklarını aşmaya çalıştılar.

Bu eğlenceli konuyu önümüzdeki haftaya bırakmadan önce, Cumhuriyet döneminde uygulanan seçim sistemleri ile ilgili olarak bir kaç tabloyu sizinle paylaşmak istiyorum. Her iki Tabloyu da Erol Tuncer’in 2003 yılında TESAV yayınları arasından çıkan Osmanlı’dan Günümüze Seçimler (1877‐2002), başlıklı çalışmasından aldım :