SPOR

En güzel haziran...

Author

Türk futbolu nihayet hak ettiği yerdeydi. Dünyanın en büyükleriyle bir arada. Güney Kore’de, Japonya’da… 2002 Dünya Kupası’na iz bırakmak için giden Türkiye, finalin kapısından döndü, tarihinin en büyük başarısına imza attı.

En güzel haziran...

Orta sona geçmek üzereydim o günlerde. Okulun kapanmasına az kalmıştı. Genç hayatımın en önemli futbol hatırasının ilk maçında Türkiye, Brezilya ile karşılaşacaktı. Yarı tanrılarla ilk maçta oynamak şans mıydı, şanssızlık mı o yaşlarda anlamam pek mümkün değildi. Tek derdim okula gitmek zorunda olmamdı. Zira Uzak Doğu harbiden çok uzak olduğundan Brezilya maçı sabaha denk gelmişti. Bir sinirle okulun yolunu tuttum. Hasan Şaş’ın golünü ise okulun bahçesinde öğretmenler odasının camından bakarken gördüm. İnanılmaz bir andı. Bu anın gazıyla olsa gerek Müdür Muhammet Çolak okulun son haftası içinde olmamız nedeniyle herkesi evlerine gönderdi. 3 Haziran 2002 Pazartesi. Ne eve koşarak dönüşümü unutabiliyorum ne yarı tanrı dediğim Brezilya’nın bizi çirkin bir şekilde mağlup edişini ne de Rivaldo’yu…

Bu benim anımdı. Buna benzer milyonlarca anı var Türkiye’de. 48 sene sonra Dünya Kupası’na katılmayı başarmış bir futbol ülkesiydi Türkiye. Aradan 15 sene geçti ama her anı, her detayı çılgınca hatırlıyor bir sürü insan. Tarkan’ın şarkısı, Coca Cola’nın reklamı, Hasan Şaş'ın Brezilya'ya attığı golden sonra sevinmemesi, Ümit Davala’nın ve Ronaldo’nun saçı, Fevernova, Vangelis’in bestesi, Ronaldinho’nun Seaman’a attığı gol...

Neyse, kupaya dönelim. Dev bir hayal kırıklığının ardından -sebep mağlubiyet değil, sebep ‘Joga Bonito’nun vatanının çirkinleşmesi- toparlanacağımızı biliyorduk ve öyle de oldu. Kosta Rika ile berabere kalıp Çin’i mağlup ederken bizi üzen Brezilya özür dilercesine Kosta Rika’yı 5-2 mağlup ediyordu. Bu sonuç bizi üst tura taşımıştı.

Gruptan çıktık!

Şenol Güneş’e getirilen saçma sapan karizma eleştirileri yerini “Lan ilerler miyiz” heyecanına bıraktı. “Yaa” diyordu muhtemelen Şenol Güneş, “Geleceksiniz arkamdan!” Rakip ev sahibi Japonya olunca çeyrek final hevesimiz arttı elbette.

En güzel haziran...

Bu hevesle Japonya’ya konuk olduk. 12’de Ümit Davala, muhteşem saçlarının da etkisiyle süper bir kafa golü attı ve Türkiye’yi çeyrek finale taşıdı. Davala bir fenomendi artık. Turnuva için saçlarını Türk usülü “Mohikan” tarzında kestirmişti. Yaşıtlarım bu ilginç kararı o dönemde bir akıma çevirdi. Ben çok tereddütte kalsam da favorim ‘Tenten’den vazgeçmedim. En iyisini yapmışım! Not: Yıllar sonra Ümit Davala ‘rap’e çift dalacaktı ancak bu kez kararıyla kitleleri peşinden sürükleyemeyecekti!

‘Çok büyük futbol oynadık’

Unutamıyorum! Gerçi unutmaya da çalışmıyorum. İstesem de yapamam. Ama istemem. Böyle bir golü nasıl unuturum? Nasıl unutulur? Her anı, her karesi aklımda! “Arif… (Arif burada düşüyor ve hepimiz biliyoruz; KESİN FAUL!) Arif. Sıyrılamıyor ama Ümit Davala’yla atağımız sürüyor. Ümit. Orta Ümit’ten İlhan, İlhaaaaaaaaann! Yarı finaldeyiz, yarı finaldeyiz… Dünyanın dört büyük takımı arasındayız! Altın gol altın. Unutulacak bir gol değil bu.”

Efsane spiker Yalçın Çetin o golü böyle anlatmıştı, böyle hafızalarımıza mıhlamıştı! ABD’de olsak İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı gol tarihe “The Goal” olarak geçerdi. Öyle büyük bir goldü çünkü.

Golün ardından Şenol Güneş’in koşusu ve Ömer Üründül’ün sözleri de aklımda. “Muazzam bir olay muazzam. Bileğimizin hakkıyla kazandık Yalçın, çok büyük futbol oynadık!” “Muazzam” kelimesi hala günlük hayatta en çok kullandığım kelimelerden biri ve kesinlikle beni en çok neşelendiren kelime.

Muhteşem iki takımın maçında kazanan İlhan’ın Altın Gol’üyle Türkiye oldu. Bu dev sevinçten sonra rakip Brezilya olacaktı. Bu rövanş anlamına geliyordu. Yine muhteşem oynadık. Çok iyi direndik. Rüştü muazzam bir performansa imza attı ancak Ronaldo’nun 49’da ağlarımıza bıraktığı “pis burun” final kapısını bizim için kapattı. Bu golden sonra Ronaldo’nun enteresan saç stili için televizyonlarda ve gazetelerde “satanist” yorumları bile yapılacaktı.

Turnuvanın Japonya ile beraber diğer ev sahibi Güney Kore ile oynadığımız üçüncülük maçı ise muhteşem görüntülere sahne olmuştu. Santradan evvel mutfağa çay koymaya gidenler Hakan Şükür’ün rekor kıran golünü kaçıracaktı. 13 dakikada üç, 32 dakikada dört gole sahne olan maçı 3-2 kazanarak Dünya Kupası serüvenini 3. tamamlayacaktık. Maçın ardından tribünde açılan dev Türk bayrağını, iki takımın oyuncularının kol kola tribünleri selamlamaları hatta bizim topçuların Güney Koreli meslektaşlarını “Gelin la, dünyaya örnek olacağız” şeklinde ısrarla çağırmaları gözlerimin önünden gitmiyor.

Turnuvadan sonra Rüştü Reçber UEFA tarafından 2002 yılında ‘Yılın Takımı’na seçildi, Şenol Güneş ise ‘Yılın Teknik Direktörü’ ödülüne layık görüldü. Hasan Şaş, Yıldıray Baştürk, İlhan Mansız, Ümit Davala ve Emre Belözoğlu Milli Takım kariyerlerinin zirve oyunlarını oynamışlardı. Peki Dünya Kupası’ndan geriye ne kaldı? Japon ve Güney Koreli kızlara İlhan Mansız hayranlığı kaldı. Tamam da bize ne kaldı? İlham veren bir turnuva geçirmiştik ancak devamını getiremedik. Euro 2008’de yarı final görerek yine başarılı bir turnuva geçirdik ancak oyun olarak muhtemelen tarihimizin hiçbir döneminde bu seviyeye çıkamadık. 1996-2000 jenerasyonu UEFA zaferinin yanına Dünya Kupası’nda 3’üncülüğü de koydu ve en olgun döneminde misyonunu tamamladı. Böyle bir jenerasyon için her gece dua etmek lazım.

Ders almak da lazım elbette. Mesela ben, iyi futbolla her şeyin mümkün olduğunu, turnuvanın tadını çıkarmanın önemini, Milli Takım’ın taraftarı olmayı öğrendim. Her futbolsever muhakkak bir şey almıştır, alacaktır 2002’den. Üzerinden 15 sene geçse de...