EDEBIYAT

İki dost; Nazım Hikmet ve Peyami Safa nasıl düşman oldu?

Author

Edebiyat tarihinde ilginç olaylarla yeni yeni karşılıyoruz. Günün koşulları içinde gizli kalmış şeyler gün yüzüne çıktığında biz de onlardan haberdar oluyoruz. Ve bu durumlara şaşırıyoruz. Eser üzerine, ideolojik düşünceler üzerine sert eleştirileri biliriz. Fakat bu kadar büyük dostlukların düşmanlığa dönüşmesine şu zamanda şahit oluyoruz. İşte bu büyük kavganın odağında olan iki isim; biri şair Nazım Hikmet biri de Peyami Safa. Her şey Cumhuriyet gazetesinin edebiyat bölümünü yöneten Peyami Safa'nın tutuklu bulunan Nazım Hikmet'in şiirini yayınlamasıyla başlar. Şiiri yayınladığı için tartışmaların odağında olan Nazım Hikmet, serbest kaldıktan sonra gazetesiyle arası açılan Peyami Safa'yı ziyaret eder ve sıkı bir dostluğun temelleri atılmış olur. Hatta birlikte bir yola girerler, edebiyatçılara sert eleştiriler de yöneltirler. Peyami Safa'nın 9. Hariciye Koğuşu da bu dostluğun ürünlerindendir. Ama daha sonra ikisi arasındaki dostluk düşmanlığa varır. Nazım Hikmet, "Sen bu kavgada / bir nokta bile değil / bir küçük, eğri virgül/ bir zavallı vesilesin" derken, Peyami Safa da ona, "Bre kaltaban / bre Türk düşmanı / bre vatan haini şarlatan" diye cevap verir.

Bu kavganın önemli derlemesini Gazete Duvar'dan Süleyman Çeliker şöyle yapmış:

1920’li yılların ikinci yarısı… Nazım Hikmet, Ankara’da tutukludur. Cumhuriyet gazetesinin edebiyat sayfasını yöneten Peyami Safa Bey, Nazım’ın ‘Yanardağ’ adlı şiirini yayımlar. Ancak bu durum gazete yönetiminin öfkesini çekmiştir. Ertesi gün Cumhuriyet gazetesini satın alanlar birinci sayfada şu düzeltme yazısını görecektir:

“Mahkum bir adamın kaleminden çıkmış olan ‘Yanardağ’ adlı manzume, gazetemizin dünkü nüshasında, yazıişleri müdürüne gösterilmeden yayımlanmıştır. Mesleği mesleğimize katiyyen uymayan bir muharrire ait olan manzumenin gazetemizde yayımlanmış olmasından dolayı, okurlarımızdan özür dileriz.”

Nazım Hikmet, serbest kalıp İstanbul’a gelince, kendisi yüzünden çalıştığı gazetenin yönetimiyle arası açılan sonra da işinden ayrılmak zorunda kalan Peyami Safa’yı arar. Sıkı bir dostluğun temeli böylece atılır.

SABİHA SERTEL: PEYAMİ SAFA’YI KAZANMAK SEVDASINA TUTULMUŞTU

Nazım, 1928 yılında Moskova’dan döndükten sonra Sabiha-Zekeriya Sertel çiftinin çıkardığı Resimli Ay’da çalışmaya başlar. Nazım’ın gelişiyle birlikte Resimli Ay, Sabiha Sertel’in deyimiyle ‘artık sol yazarların toplandığı bir dergi’ haline gelir:

“Nazım yeni bir edebiyatın temelini atmakla kalmıyor, aynı zamanda sosyalizm davasına yeni unsurlar kazanmaya çalışıyordu. Bir zamanlar Peyami Safa’yı da kazanmak sevdasına tutulmuştu. Peyami o zamana kadar vasat hikayeler, romanlar yazardı. Nazım’la temasa geçtikten bir müddet sonra Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını yazdı. Nazım, Resimli Ay’da bu kitabın tenkidini yaparken, Peyami’yi övüyor, kendi sanat görüşünü belirtiyordu.”

AZİZ NESİN: PEYAMİ’NİN KOKAİNMAN OLMAYI BECEREMEDİĞİ YILLARDA

Nazım Hikmet’in daha sonra kanlı bıçaklı olacağı Peyami Safa’ya bu desteğine Sabiha Sertel, ‘Roman Gibi’ adlı anılarında pek anlam veremez görünse de Aziz Nesin, sonraki yıllarda olayın perde arkasını şöyle anlatır:

“Peyami Safa’nın kokain içmeyi deneyip de doğru dürüst kokainman olmayı bile beceremediği yıllarda bir gece Degüstasyon’da içilir. Sonra Nazim Hikmet’le Peyami bir arkadaşlarının evlerine giderler. Orada Peyami kolunun nasıl sakat kaldığını anlatır. Bu olaydan büyük üzüntü duyan Nazım Peyami’ye:

-Nedir yazdığın saçma sapan şeyler… Niçin bu anlattıklarını bir roman yapmıyorsun? Cingöz Recai’leri bırak da bunu yaz der! O günden sonra da bu romanı yazması için Peyami’yi destekler, zorlar. Böylece ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ ortaya çıkar. Peyami de Nazım Hikmet’e duyduğu minneti, romanı ona ithaf ederek ödemeye çalışır. Nazım Hikmet, Moskova’dan döndükten sonra, Alay Köşkü’ünde onu kürsüye çıkarıp:

-Gelmiş geçmiş Türk şairlerinin en büyüğü diye halka tanıtan Peyami’dir.”

‘CANIM NAZIM’A KARA SEVDA İLE’

Peyami Safa, o dönemdeki ‘komünist dostu’na adadığı bu kitabı ‘Canım Nazım’a kara sevda ile’ diye yazarak imzalar.

Aziz Nesin’in Alay Köşkü’ndeki toplantılara ilişkin anlattıkları da doğrudur. Dönemin Güzel Sanatlar Birliği Genel Sekreteri olan Peyami Safa, sık sık Necip Fazıl’ın da boy gösterdiği bu toplantılardan birinde Nazım’ı ‘Büyük şair’ olarak tanıtmış ve onunun şiirlerine övgüler düzmüştür.

YAKUP KADRİ’NİN ÖFKESİ

1920’li yılların sonunda Nazım Hikmet’in Resimli Ay sayfalarından estirmeye başladığı rüzgar, dönemin edebiyat otoritelerinin tepkisini çekmekte gecikmez. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Milliyet gazetesinde zehir zemberek bir yazı yayımlar:

“Bu zavallı nesil bize bin beladan arta kalmıştır… Eğer daha ilk adımda dizleri titriyor ve gözleri uyuşuyor, kulakları uğulduyor, kafaları sersemleşiyorsa bunun kabahati kendilerinde değil, yetiştikleri devrin sayısız fecaatindedir.”

Nazım Hikmet’in çalıştığı Resimli Ay ile Peyami Safa’nın 15 günlük olarak yayımlamaya başladığı Hareket dergisi bu saldırıya birlikte göğüs gerer.

Bu kavga sürerken Nazım Hikmet’in başlattığı ‘Putları Yıkıyoruz’ kampanyası ise zaten gergin olan ortamı toz duman içinde bir savaş alanına çevirecektir.

‘BÜYÜK BİR EDEBİYAT DOĞUYOR, KAÇILINIZ, YOL VERİNİZ’

Putları Yıkıyoruz kampanyasını destekleyen Peyami Safa, genç kuşağa ve Nazım Hikmet’e yöneltilen ağır eleştirilere kararlı bir şekilde yanıt verir: “Biz ‘Varız’ diyen nesiliz, bizde kuvvetimizin şuuru var. … Yığınlar ayaklanıyor ve ‘Yaşa’ diye haykırıyorlar. Çünkü büyük bir edebiyat doğuyor. Galeyan var! Kaçılınız, yol veriniz.”

Safa, “dünya edebiyatında kendine çok has bir nev’in yaratıcısı” diye nitelediği Nazım’ı da şöyle savunur: “O sadece ağlamayan ve haykıran zekasının malzemesini eski insanlıktan aldığı halde çatısını yeni bir teknikle kuran, ona müstakbel dünyaların rengini veren büyük bir kafa mimarıdır.”

JOKOND İLE Sİ-YA-U VE TERSİNE DÖNEN RÜZGAR

Ancak, 1929 yılında Peyami Safa’nıın Resimli Ay’da yayımlanan Nazım Hikmet’in ‘Jokond ile Sİ-YA-U’sunu eleştirdiği yazası ikili arasında ilk kez soğuk rüzgarlar esmesine neden olur. Nazım, yazıyı pek önemsemez gibi görünse de ilk kırılma yaşanmıştır.

İki genç sanatçı arasındaki ilk ciddi tartışma ise, Nazım Hikmet’in 1934’ün sonunda Unutulan Adam adlı kitabını yazmasından sonra yaşanacaktır. Nazım Hikmet’in hep para sıkıntısı çektiğini bilen Peyami Safa, bir gün “Gelen paraları kimler alıyor” diye sorar. Kastettiği Moskovo’dan ‘gelen paralar’dır. Bu soru karşısında büyük şaşkınlık yaşayan Nazım böyle bir şeyin olmadığını ve asla da olamayacağını söyler. Ancak arkadaşının hınzırca bakarak inanmaz bir havada konuyu değiştirmesini asla unutmayacaktır.

Sonrası, Avrupa’da hızla güç kazanan faşist hareketlerin büyük felaketlere doğru hızla yol aldığı ve siyasi kutuplaşmanın bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek derinleştiği yıllar…

Resimli Ay’ın kapanmasının ardından senaryolar kaleme alıp, gazetelere Orhan Selim müstear adıyla yazılar yazarak geçimini sağlamaya çalışan Nazım Hikmet, sadece ezelden düşmanı sağcı yazarların değil, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhan gibi ‘eski dost Akbabacılar’ın da hedefi galine gelir.

‘İT ÜRÜR KERVAN YÜRÜR’

Nazım Hikmet bu hamlelere 5 Ocak 1935 tarihli Akşam gazetesinde ‘İt Ürür Kervan Yürür’ başlıklı bir yazıyla yanıt verir.

Nazım Hikmet’le eski dostu Peyami Safa’nın kavgası ise Sertellerin Resimli Ay’ı kapattıktan sonra çıkarmaya başladığı, ikisinin de aynı sayfada köşe yazdıkları, Tan gazetesinin sütunlarında su yüzüne çıkar. Tan’ın ikinci sayfasının sol sütununda Orhan Selim ‘Bu da Benden’, sağ sütununda ise Peyami Safa ‘Düşündükçe’ başlığıyla köşe yazıları yazmaktadır. İki yazara aynı sayfada köşe veren gazetenin sahibi Zekeriya Sertel, anılarında o günleri şöyle anlatacaktır:

“Nazım, daha çok komünizmi yaymak ve etrafındakileri komünizme kazanmak endişesindeydi… Bu konu Peyami Safa’yı çileden çıkarıyordu. Peyami çok zeki ve kabiliyetli bir gençti… Nazım onu davaya kazanmaya çok önem veriyordu… Fakat Peyami zeki olduğu kadar da kötü ruhlu bir adamdı. Çok içki içer hatta esrar kullandığı bilinirdi… Nazım’ın çevresinde yarattığı etkiyi kıskanır, onun ak dediğine mutlaka kara derdi..”

‘NAZIMIN YAZDIKLARI SÜTÇÜ NARASI GİBİ’

Avrupa’da faşizmin iyiden iyiye yükseldiği 1935 yılında Türkiye’deki aşırı milliyetçi yazar çizer tayfası da sesini daha çok yükseltmeye ve solcu aydınları açıktan hedef göstermeye başlamıştır. Peyami Safa o dönemde bir akşam bir dost sofrasında “Artık Nazım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözlerle dolu” deyince Elif Naci ile aralarında hayli sert bir tartışma yaşanır.

Nazım Hikmet, ertesi gün Orhan Selim imzasıyla hem Tan’daki hem de Akşam’daki köşesinde Safa’nın bu sözlerini hedef alır. Tan’daki yazının başlığı ‘Kahve-Gazino Entelektüelleri’, Akşam’dakinin ise ‘Entelektüel’dir: “Entelektüellerin çoğu bir bakıma gramofon plakları gibidirler. İçlerine neyi doldurmuşlarsa onu çalarlar… Tavuğun, sığırın küçüğü, civcivi, palazı, danası güzeldir. Entelektüelinse büyüğü…”

‘DOSTLUK ŞARAP GİBİ DEĞİLDİR’

Orhan Selim, birkaç gün sonra Tan’da çıkan ‘Eski Dost’ başlıklı yazıda ise o bildik atasözünün ‘ozanca bir dilekten başka bir şey olmadığını’ söyler: “Dostluk şarap gibi değildir. Yıllandıkça güzelliği, tadı artmaz çok kez… Tersine yılların içinde durgun su gibi kurtlanır, yosunlanır, tortulanır. Bunun için de düşmanların büyüğü çoğu kez eski dostlardan çıkar.”

Bütün bunları üzerine alınmaz görünen Peyami Safa, o günlerde Nurullah Ataç’la uğraşmaktadır. 12 Haziran 1935 tarihli Tan’da ‘Kıskançlık İlmi’ diye bir yazıyla Ataç’a yüklenen Safa’ya Orhan Selim de aynı gazetenin 17 Haziran 1935 tarihli nüshasında ‘Ben Münekkitten Yanayım’ başlıklı bir yazıyla yanıt verir.

Nazım’ın bu örtülü saldırılarına daha fazla sessiz kalmayan Peyami Safa, 23 Haziran 1935 tarihli Tan’da ‘Sürü Adamı’ başlıklı bir yazı kaleme alır ve Nazım’ı ‘dışarıdan aldığı telkinleri dile getiren bir softa’ olarak netiler: “İçinde hep sürü insiyakları teptiği için şahsiyetten mahrum, insana en uzak insandır bu… Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen bir memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı(dır)…”

‘BOLŞEVİK FANTOMASI’

Orhan Selim, Safa’ya ertesi gün Tan’da çıkan ‘Küçük Adam’ başlıklı yazısıyla yanıt verince gidişattan rahatsız olan Zekeriya Sertel, iki muharriri de ayrı ayrı odasına çağırarak uyarma gereği duyar. Bu uyarının ardından Peyami Safa, kavgayı kendisinin çıkarmakta olduğu Hafta dergisinde sürdürmeye karar verir.

Dergide ‘Biraz Aydınlık’ üst başlığıyla yedi yazı yayımlar. Nazım’ı nasıl tanıdığını, nasıl savunduğunu, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu nasıl ona ithaf ettiğini uzun uzun anlattığı bu yazılarda hasmına yönelik kullandığı ifadeler yenilir yutulur cinsten değildir: ‘Şöhretinin büyük kısmını polisin takibine borçlu olan Bolşevik fantoması’, ‘lirik, cıvık hassas bir şair’, ‘su katılmamış burjuva’…

Peyami Safa’nın ikinci yazısı çıkınca Nazım Hikmet, Yedigün dergisini yayımlayan Naci Sadullah’a bir röportaj verir. Komünist şair, derginin 17 Temmuz 1935 tarihli sayısında çıkan söyleşisinde, ‘küçük burjuva münevveri’ diye nitelendirdiği Peyami Safa’ya şöyle yüklenir:

“Herhangi bir fikre taassupla bağlanmanın, insanı bir sürü adamı haline soktuğunu söyleyen bu tip, mesela masonluk fikrine ve idealine kör bir taassup ve müthiş bir imanla bağlanmıştı ve bu bağlanışta o kadar ileri varmıştı ki bir mason locasına girebilmek için üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedilmeyi bile göze almıştı.”

‘ÜÇ DEFA EŞİK AŞINDIRIP ÜÇ DEFE REDDEDİLDİĞİM YALANDIR’

Peyami Safa, ‘Biraz Aydınlık’ başlıklı yazılarının üçüncüsünde bu söyleşiye ağır bir dille yanıt verir. ‘Kaldırım politikacısı ağzı kullanmak’la eleştirdiği Nazım’ın iddialarını ‘herze yumurtlamak’ olarak nitelendiren Peyami Safa, bir dönem masonluğa ilgi duyduğunu gizlemez ancak “Üç defa eşik aşındırıp üç defa reddedildiğim yalandır” diye yazar.

Nazım’ın yanıtıysa yine Yedigün’de yayımlanır. Peyami Safa’yı provokatörlükle suçlamaktadır: “Bu müteredddi fitnenin maskesini alaşağı etmek, onun korkunç iç yüzünü, bulaşık hastalıklar müzesindeki bir ibret levhası gibi ortaya çıkarmak zamanı gelmiştir.”

Peyami Safa’nın bütün hayatı boyunca şahsi menfaat peşinde koştuğunu iddia eden Nazım, onun kendisine “Ben senin hatırın için Marksist olurum” dediğini de aktarır. Nazım, Safa’nın kendisinin sırtını bir yere dayadığına inandığı için böyle söylediğini de öne sürer ve “Bu vehmin hakikat olmadığını anlamasıyla tebellür etti” der.

‘ZEKA VE ŞUUR HARABESİ’

Peyami Safa bir sonraki yazısında ‘zavallı oğlan’ diye nitelediği Nazım’ın sözlerini alaya alır: “Karşıma böyle bir zeka ve şuur harabesi çıkacağını ummuyordum. Gene de bu sözleri Nazım Hikmet’in söylediğine inanmam. Biraz alık salıktır ama benim bildiğim Nazım bu kadar beyinsiz değildir…”

Üslubu gittikçe ağırlaşan yazılarının altıncısında sadece Nazım Hikmet’i değil, bütün solcu aydınları hedef alır Peyami Safa. Biraz Aydınlık dizisinin son yazısını şöyle tamamlar: “Evvelce müdafasını yaptığım Nazım Hikmet’in bu kadar mayasız, cevhersiz ve bomboş olduğunu ben bu polemiğe başlarken bilmiyordum.”

Peyami Safa’nın bu satırları 19 Ağustos 1935 tarihli Hafta’da yayımlanır. Yusuf Ziya Ortaç ile Orhan Seyfi Orhon’un 1 Eylül 1935 tarihinde yayımladıkları Aydabir dergisinin ilk sayısındaysa Nazım Hikmet’in ünlü ‘Bir Provokatör Üstüne Hiciv Denemeleri’ adlı uzun şiiri çıkacaktır. Nazım rakibine son kez şöyle seslenir:

Bir düşün oğlum,

bir düşün ey yetimi Safa

bir düşün ki, son defa

anlayabilesin:

Sen bu kavgada

bir nokta bile değil,

bir küçük, eğri virgül,

bir zavallı vesilesin!..

Ben kızabilir miyim sana?

Sen de bilirsin ki, benim adetim değildir

bir posta tatarına

bir emir kuluna sövmek,

efendisine kızıp

uşağını dövmek!

NAMIK KEMAL’İN DE ADI KARIŞIR

Peyami Safa, 9 Eylül 1935 tarihli Hafta’da bu şiiri “Alık oğlan benim sayısız kusurlarım dururken iftihar ettiğim tek tük faziletimi hicvetmeye yeltenmiş” diye eleştirir ve bundan sonra Nazım’a Cingöz Recai’nin yanıt vereceğini söyler. Hafta’nın 23 Eylül 1935 tarihli sayısında da ‘Cingöz Recai’den Nazım Hikmet’e başlığıyla bir yergi yayımlar:

Gel bakayım,

lüle lüle kıvrım kıvrım samur saçlı,

pamuk tenli, al yanaklı sarı papam

gel bakayım yetimlikle maytap eden paşa zadem,

Bre toprak altında yatan

büyük Türk ölülerine çatan

bre kaltaban

bre Türk düşmanı,

bre vatan haini şarlatan

….

Safa, ‘toprak altında yatan büyük türk ölülerine çatan’ derken Nazım’ın kendisine yazdığı hicivde Namık Kemal’i ‘takma aslan yeleli Namık kemal üstadın’ diye eleştirmesine yanıt vermektedir. Nazım’ın Namık Kemal’i bu şekilde nitelendirmesi o dönemde sadece sağcı aydınların değil, solcuların da tepkisini çekecek ve daha büyük yeni bir kavganın başlamasına neden olacaktır.

İki dost; Nazım Hikmet ve Peyami Safa nasıl düşman oldu?