EDEBIYAT

GUSTAVO BİRAHANESİ

Author

Sizleri daha da karanlığa itebilir bu yazdıklarım, hala aydınlığa kavuşma umudu ile doluyorsa içiniz bundan sonra ki yaprakları çevirmeyin. Çünkü ben, giderken ardımda bir enkaz bırakacağım...

Mutlu olacaktım, öyle umuyordum. Hayattan bir beklentim yoktu. Birçok şey bekliyordum. İyi insan, iyi dost, iyi sevgili. Birinin beni çekip kurtarmasını bekliyordum. Kendimi kurtaramayacak kadar aciz değildim sadece üşeniyordum. Üşendiği için ölümünü erteleyenlerdenim. Üşendiği için mutluluğu erteleyenlerdenim. Üşendiğim için kendimi görmezden geliyorum. Kendimi bıraktığım gibi bulabilecek miyim bilmiyorum. Birileri birilerini yarı yolda bırakıyor burada. Herkes yarım. Kimse tam olamadı, olanlar da burada değiller. Sıcak evlerinde romantik komedi tadında aşk yaşıyorlar. Burası ait olma kavramı tarafından ihanete uğrayanların yeri. Gustavo Birahanesi...

Tahammül kelimesi lügatıma bayadır uğramıyor. Çöp kutusunda duran çöplere bile tahammül edemiyorum. Önceden mutlu olmak istiyordum. Şimdi bütün mutlu insanlardan nefret ediyorum. Bu dünyada bütün mutlu insanlar daha önce başkalarının mutluluklarını çalanlar. Kanla beslenen vampir hikayelerine bile daha saygı duyuyorum mutlu olanlardan.

Solumda Metin ağabey oturuyor. Tahminime göre 12. birasını yudumluyor. 3 saat önce geldi. 15 dakikada bir bardak içiyor. Mekanı terk etmesine daha 8 bira var. Yürüyecek kadar ayık olması yetiyor. 8 bira sonra yalpalayarak kalkacak ve yıllar önce sahip olduğu evinin karşı kaldırımında sızacak. Bunları biliyorum, çünkü gözlemliyorum. Hayattaki tek başarım gözlemleyebilmek. Uzun süredir hayatı gözlemliyorum. İçinde ben yaşamıyormuşum gibi!

Metin ağabey ile geçen sene burada tanıştım. İlk geldiği zaman ben dahil kimse umursamadı. Birahane ismini gördükleri için girenler oluyor. Ertesi gün tekrar geldiğinde dikkatimi çekti Metin ağabey. Bu birahane diğer birahanelere benzemez. Burası daha önce bulunulan hiçbir yere de benzemez. Buraya tesadüfen girenler, ilk birasını içtikten sonra kaçar ve arkadan lanet okurlar. Aylar önce mekanın sahibi Cabbar abi'ye ''Acısı olmayan giremez'' tabelası asma teklifinde bulundum, onun da aklına yatan bir fikirdi ancak üşenmekten fırsat bulamadık. Hayatta üşenmeden yapabildiğimiz tek şey gene üşenmek! Birde bira içmek.

Bir-iki derken her gün gelmeye başladı Metin ağabey. Hiç konuşmazdı, sadece karşısında duran eski, durmuş saate bakar birasını yudumlayarak geçirirdi birahanenin kapanmasını. Geldikten birkaç zaman ve birkaç bira tükettikten sonra ilk sözlerini bıraktı meyhane masalarına... ''Alkol acıların antibiyotiğidir.'' dedi Metin abi. Orada bulunan herkes alkış yağmuruna tuttu. Yeni gelen insanların ağzından çıkacak ilk söz Cabbar abi tarafından not alınıyor. Çok dikkatimi çekmişti Cabbar abinin not alması, merakıma yenik düşüp nedenini sorduğumda; burasının olayının bu olduğunu burayı açmasının nedenlerinden birinin bu olduğunu söyledi.

''Ne önemi var abi alt tarafı bir söz değil mi?'' dedim.

''Buraya gelmelerinin ve burada zamanını harcamalarının nedeni ağızlarından çıkan ilk söz'' dedi Cabbar abi.

Filozofları eski antik çağlarda ya da entel mekanlarda aramayın, acının hakimiyetinde olan her masanın altında bir filozof yatar. Hakan Günday, Piç adlı romanında ''Sıfırdan hayat yaratanlar kadar hayatından sıfır yaratanlarında hikayesi gösterişlidir.'' diyor. Tam olarak buradaki insanlar hayatlarından koca bir sıfır yaratanlarla çevrili. Burada ki insanlar inanacak bir şeyi kalmayanlarla da çevrili. Sıfırdan yaratılan hayat ile, hayatını sıfırlayan insanlar arasındaki tek fark inançtır. Eğer Oğuz Atay'da burada olsaydı ''Kahrolsun albayım! İnsan yinede inanmak istiyor'' derdi.

Solumda Murat var, hayatını dilencilik yaparak sürdürüyor, kazandığı paraları at yarışında kaybediyor. 20li yaşlarında daha ama yüzündeki çizgiler 40lı yaşlarının ortasında olduğunu iddia ediyor.

İki ileri masada Aykut Amca var. Geçimini çöp toplayarak sürdüren 60lı yaşlarında yaşlarında bir kurt.

Hepsinin neden bu birahanede bulunduklarından ve nasıl bu hale geldiklerine kadar her şeyi anlatacağım, merak etmeyin. Sadece bir puro molası. Küba tütünüyle harmanlanmış Meksika purosu. Tanesi 20 tl. Hayatın zehrini yıllarca soluyan biri olarak son nefeslerimi kaliteli bir şey soluyarak geçirmek istiyorum. Kısa 216 kenarda duruyor. Kendimi öldürmekten vazgeçersem onu içerim. 

 İnsanlar olmadıkları gibi görünmek için çabalıyordu. Herkesin ağzında kendisi ile ilgili düzdükleri methiyeler, yaptıkları kendilerine göre başarılı, diğer insanların yapamayacakları işler. Bütün bunlar bana anlamsız geliyordu. Gereksiz. Bütün insanlar kendi yarattıkları hayal dünyasında yaşıyorlardı ve burada Tanrı kendilerinden başkası değildi. Ve dünyada olağan tek şey Tanrıların çarpışmasıydı. Kendini Tanrı zannedenlerin çarpışması! Eğer bunları görmeseydim ben de insanları sevebilirdim, eğer bütün bunlar kaçırmasaydı tadımı, belki ben de insanlığın tadına varabilirdim. Mesela ayyuka çıkmış olan Mars'ta yaşanır mı? Sorusu kadar son zamanlarda güldüğüm bir şey yok. Hatta uzun zaman sonra gülebildiğim tek şey. İnsanın olduğu hiçbir yerde yaşam olmayacağını-olamayacağını bilecek kadar çok şey gördüm. Belki de hayat yeteneklerimizi köreltmişti, olabilir ama sanmıyorum. Önceden biradan midem bulanırdı şimdi hayattan midem bulanıyor. Varoluşunu anlamlandırmaya çalışan her insana düşmanım. Dünyaya yok olmaya geldik ve ölene kadar tükenmeye devam edeceğiz. Ama ben tükenmeyeceğim, bu birahanedeki insanlar tükenmeyecek çünkü tükenmeye fırsat kalmayacak.

En son bir gülü ne zaman kokladığımı ya da bir çocuğun gülüşüne ne zaman sebep olduğumu bilmiyorum ya da en son kim şampiyon oldu bir bilgim yok ama birahanede bulunan bardak sayısından mekanın eni-boyuna kadar her şeyi ezbere söyleyebilirim. Zaten geçmişe döndüğümde beyaz bir şey göremiyorum. En az üstümdeki tişört kadar karanlık, hatta daha karanlık. Tişörtün bile en son ne zaman yıkandığını bilmiyorum. Annem başımı hiç okşamış mıydı, ya da annem var mıydı.. Ya baba?

Kötü anılarım, iyi anılarıma ağırlık yapıyor. Birahanede oturmuş biramı yudumlarken hayatımın nasıl şarampole yuvarlandığını düşünüyorum. Ve işin garip tarafı canım yanmıyor, artık kendime bile uzağım. Herkesin hikayesini teker teker yazacak ve onların kurtuluşuna tanık olacağım.

Cabbar abi, Gustavo birahanesini yaklaşık 3 sene evvel açtı, elinde avucunda kalan son parasıyla. 1990 dünya kupasında Paraguay'da oynayan Gustavo Ramirez isimli futbolcunun hayranı olduğu için onun ismini vermişti. Bar kısmı Gustavo'nun fotoğraflarıyla çevrili. Onun için Paraguay maçlarını izlemeye gider Gustavoyla çektirdiği fotoğraflardan koleksiyon yaparmış. Önceden koleksiyonermiş. Bir insanın şimdiki halini tanırken aynı zamanda geçmişini de tanıyorsun. Şimdiki her insan geçmişinin aynası. Yine bir gün Paraguay'da gezerken Lucia isimli kadınla tanışmış. Maçlara gitmeye, Paraguay sokaklarında eğlenmeye başlamış. Hatta Kafka'nın şehrinin (Çek Cumhuriyeti) sokaklarında değil, Paraguay'ın sokaklarında aşkın başka olduğunu iddia eder kendisi. Varlığın yerindeyse ve üstüne bir de hayatının aşkını bulduysan bambaşka bir adam olurmuşsun. Bir sene içinde 25-30 kere Paraguay'a seyahat ettiğini söylerdi. İstanbul'da olduğu zamanlar ise telefon kulübelerinde sabahladığı günler olduğunu söylüyor. ''Şimdi niye bu haldesin'' dedim. ''Telefon kulübesinde sabahladığım için.'' dedi. Yine İstanbul'a döndükten sonraki gece telefon kulübesine gitmiş, Lucia'yı aramış açmamış. Telefonu hiç açmadığını görmemiş daha önce. Sabaha kadar aramış ancak bir kere bile açan olmamış. Ertesi gün, tekrar aramış yine açılmamış. İlk bulduğu uçak biletiyle Paraguay'a uçmuş. O zamanlar bilet bulmak kolay değil diyor, seferlerde haftada bir belki. 3 gün sürmüş bilet bulabilmesi, ilk uçakla dediğime bakmayın. Paraguay'a giden uçak dolu olduğu için seyahat edecek olan birinin biletini almış. Bilet fiyatının 10 katı para verdim diyor. Neyse, gitmiş Cabbar abi Paraguay'a. Orada da arıyor, açan yok. Mesaj atıyor, cevap yazan yok. Evine gittim diyor, kapıyı kimse açmadı. 2 gün boyunca kapısının önünde yatmış, ha geldi, ha gelecek diye. Baktım geldiği-gittiği yok, üst komşulara bastım diyor. Yaşlı bir teyze açmış kapıyı, Lucia'yı sormuş. 1 haftadır görmediğini çalıştığı yere bakmasını söylemiş. Daha önce çalıştığını bilmiyordum diyor Cabbar abi. Teyzenin tarifiyle gitmiş, bir gece klübü. Güvenlik almıyordu sıkıştırdım cebine 200 dolar girdim içeri diyor. Buranın sahibi kimse gelsin demiş, bir şey soracağım. Yaşını tahmin etmekte zorlandığım kır saçlı bir adam dikildi karşıma diyor. Lucia nerede? diye sert bir giriş yaptım dedi. Adam ne dese beğenirsiniz? Lucia kim? İşte anlatmış öyle böyle, adam çalışanların fotoğraflarını gösterince başından aşağı kaynar sular dökülmüş Cabbar abi'nin. Lucia'nın fotoğrafının altında Maria yazıyor, gece klübünde konsomatrislik yapıyormuş. Sorun değildi diyor bana, ne yaparsa yapsın seviyordum. Nerede şimdi diye sordum diyor. Ne zaman bu anı anlatsa viski bardağına doldurduğu sek rakıyı bir dikişte içiyor. ''Öldü demiş adam. Gece klübünün tuvaletinde yüksek dozda uyuşturucu alarak bileklerini kesmiş. O andan sonra dünya durdu diyor Cabbar abi, herkes durdu, her şey durdu, bir gözlerim durmadı. Nereye gömdüklerini sormuş yarım yamalak, kimsesizler mezarlığına defnetmişler. Git ama zor bulursun demiş adam, fazla tekin değil oraları. Gittim gecenin bir yarısı buldum mezarını, kazdım diyor.Cesedini görene kadar öldüğüne inanamadım. Açtım baktım, Lucia. Bilekleri paramparça, Kolunca kocaman C harfi. Kendime yordum harfi diyor. Ondan geriye kendime yoracak bir harf kaldı. Gelmiş tekrar Türkiye'ye. Bütün koleksiyonlarımı sattım kendime geldikten sonra, birahane açabilmek için diyor. ''Her şeyi sattın madem Gustavo Ramirez koleksiyonunu neden satmadın'' dedim. ''Lucia çekmişti fotoğrafların hepsini.'' dedi.