TARIH

VATAN MİLLET İZMİR

Author
VATAN MİLLET İZMİR


ÖNSÖZ

Sevgili okuyucular:

İzmir’in işgalinden – İzmir’in kurtuluşuna kadar süren süreçleri anlatmaya çalıştım. Vatanın bütünlüğünü korumak için ne kadar çok fedakârlık yapılması gerektiğini ve bu amaç uğrunda gözlerini kırpmadan canlarını nasıl verebildiklerini anlattım. Umarım bu yazdığım hikaye sizlerde milli bilincin uyanmasına yol açar. Geçmişte canlarını bizim yaşamamız için veren bütün şehitlerimizin ruhlarını onurlandırmak için, onların bıraktığı bu hazineyi (Cumhuriyet) bütün olumsuzluklara karşı korumamız gerektiğini ve bağımsızlığımıza sahip çıkmamız gerektiğini anlattım.

KORDON

Alp ve Kaan, Kordon'un yemyeşil çimenlerine oturmuş, güneşin etkisiyle esen sıcak rüzgârla Ege Denizi'nin masmavi görüntüsü eşliğinde çiğdem yemekteydiler. Bisiklet süren, müzik aleti çalan, sohbet eden, gül satmaya çalışan falcı kadınlar vardı Kordon'da. Kısacası Kordon her zaman ki gibiydi. Alp 18 yaşında Kuleli Askeri Lisesi son sınıfta okuyan bir gençti. Tatil olduğu zaman İzmir'e ailesinin yanına döner, kapı komşuları olan çocukluk arkadaşı Kaan ile zaman geçirirdi. Kaan ise İzmir Fen Lisesi son sınıfta okuyan bir çocuktu. Alp'i kardeşi gibi severdi. Liseye başladıklarından beri sürekli dönem birincileri olan bu gençlerde kendini üstün görme ya da tembeli aşağılama gibi davranışlar yoktu. Gayet alçakgönüllü, yardımsever öğrencilerdi. Hatta bir gün Kaan'ın tarih öğretmeni Mete Bey bu duruma şaşırmış olacak ki Kaan'ı odasına çağırmıştır. Mete Bey:
-Evladım! Bütün derslerden en yüksek notu sen alıyorsun notlarına baktım. 9. sınıftan beri süregelen ezici bir başarı istatistiğin var. Bu kadar yüksek notlar almana ve okul birincisi olmana rağmen seni hiç kibirli, burnu havada, kendini beğenmiş birisi olarak görmedim. Kendini hiç mi üstün hissetmez bir insan? Demiş. Kaan yüzünde şerefli bir ifadeyle Mete Bey'in yüzüne bakarak:
-Öğretmenim. Üstünlük hissetmek için ne kadar yüksek not aldığım ya da okulda kaçıncı olduğum önemi yoktur. Ben ''Türk'' olduğum için doğuştan üstünüm demiş. İşte bu iki vatan ve millet sevdalısı genç ülkelerinin geleceğine en iyi şekilde katkı sağlamak için bütün güçleriyle çabalıyorlardı. Tabiri uygunsa vatan hayırlı birer evlat olarak yetişiyorlardı.
Karınları acıkmış gevrek almak için ayağa kalkmışlardı. Alsancak'ın ara sokaklarında bir gevrekçi buldular. 2 gevrek alıp tekrar deniz kenarına dönmüşlerdi. Denizden esen rüzgâr eşliğinde gevreklerini yemekteydiler. İkisi birbirine okulda yaşadıkları olayları anlatıyor, komik olanlara gülüyorlardı. Zaman o kadar çabuk geçmişti ki hava kararmıştı. Birden Alp'in telefonu çalmaya başladı. Arayan annesiydi. Annesi, Alp'e en sevdiği yemeği yaptığını söylemiş ve çabuk eve gelmesini tembihliyordu. Taze Fasulye'yi çok severdi Alp. Bunu duyunca yerinden çabucak kalktı. Kaan'a, annesinin onu evde beklediğini söyledi. İki genç otobüs duraklarına gittiler. Evleri otobüsle 30 dakikalık mesafedeydi. Ancak tam işten çıkış saati olduğu için trafik çok sıkışıktı. Bunu gören Kaan'ın aklına bisiklet kiralama fikri geldi. Alsancak'ın ara sokaklarına tekrar girmişlerdi. Biraz zaman geçtikten sonra bir bisikletçi bulup bisiklet kiraladılar. Alp ve Kaan bisiklet selesine oturdukları zaman farklı duygular hissettiler ama bunu düşünecek vakitleri yoktu. Alp, taze fasulyeyi çok sevdiği için hızlı hızlı pedal çevirmeye başladı. Kaan'da Alp'in Taze fasulyeyi ne kadar çok sevdiğini bildiği için ona ayak uydurmaya çalışıyordu. İkisi de aynı hızda ilerliyordu. Bisikleti o kadar hızlı kullanıyorlardı ki hızlı bir arabadan farkları yoktu. Evlerine 10 dakikalık bir mesafe kalmıştı. Alp'in gözüne bisikletin vites değiştirme yeri ilişmişti. Kaan'a, vitesi arttıralım dedi. İkisi birden vitesleri çevirdiler. Tam o anda ikisi birden taşa takılıp yere yuvarlandı. Kafalarını yere vurmuşlardı bu yüzden kısa bir süreliğine bayılmışlardı. Gözlerini açtıkları zaman etraflarında oluşan kalabalığı gördüler. Doğruldular. Etraflarındaki insanlara bakıyorlardı. Giyimleri değişikti. İkisi de şaşkınlıkla etrafa bakınıyordu ki askerler kalabalığın arasından gelip onları aldılar. İkisini de eski bir binaya doğru götürüyorlardı. Bu bina ihtişamlı bir yapıya sahipti. İsmi Hükümet Konağı'ydı. Binanın karşısında Saat Kulesi bulunuyordu. Alp ve Kaan İzmir'li oldukları için bu binayı biliyorlardı. Hükümet Konağı'na girdiklerinde ikisini de ayrı ayrı odalara alıp sorgulamaya başlamışlardı. Alp'i 17. Kolordu Komutanı Albay Süleyman Fethi Bey sorgulayacaktı. Albay, Alp'i üzerlerindeki kıyafetlerden dolayı casus sanıyordu bu yüzden ona İngilizce ve Fransızca sorular sormaya başlamıştı. Alp sorulan soruları anlıyordu. Askeri Lisede Fransızca ve İngilizce öğrenmişlerdi. Süleyman Fethi Bey'in omuzundaki rütbelerden onun Albay olduğunu anlamıştı. Askeriyenin emir-komuta zincirini iyi biliyordu. Bu yüzden ayağa kalkarak Albay Süleyman Fethi Bey'e
- ''Ben bir casus değil şerefli Türk ordusuna hizmet etmek için kanının son dalmasına kadar savaşacağına ant içmiş Kuleli Askeri Lisesi son sınıfta okuyan bir Türk'üm''dedi. Asker selamı vererek yerine oturdu. Albay aldığı bu cevap karşısında epey şaşırmıştı. Uzun süre bir şey söylemeden karşısındaki gence bakıyordu. Sessizliği kapıyı çalan asker bozdu. Albay, askere içeri girmesini söyledi. Asker, albayı selamladıktan sonra yanına gidip kulağına bir şeyler söyledi. Alp bütün bu olanları dikkatli bir şekilde izliyordu. Asker söyleyeceklerini söyledikten sonra tekrar selam vererek odadan çıktı. Albay, Alp'e bakarak:
-Arkadaşında aşağı yukarı senin söylediklerini söylemiş. İkinizde Türksünüz madem bu giyiminiz nedir? Daha önce hiç görmedim böyle şeyler. Nereden buldunuz bunları? Dedi. Alp durumu albaya nasıl anlatacağını bilmiyordu. Kendisi bile buraya nasıl geldiğini bilmeden albaya bunu söylemesi imkânsızdı. Alp konuyu değiştirmek istedi. Albaya bakarak:
-Albayım biz hangi tarihteyiz? Dedi. Albay:
-Tam olarak ''30 Ekim 1918'' yılındayız. Bunu söylemesiyle Alp'in başında şimşekler çakmaya başlamıştı. Geçmişe gelmişlerdi. Nasıl olabilirdi bu? Hem de Mondros Ateşkes Antlaşmasının imzalandığı güne. Osmanlı İmparatorluğu'nun fiilen sona erdiği güne? Alp bu tarihten sonra yaşanacak olan bütün şeyleri biliyordu. Heyecanlı bir şekilde Albay'ı yaklaşmakta olan yunan işgalini anlatıyordu. Albay bu gencin deli olduğunu, kendisiyle dalga geçtiğini sanmıştı. Kapıdaki askeri çağırarak Alp ve Kaan'ı bodrum katındaki nezarethaneye atmalarını emretmişti. İkisi de birkaç dakika içerisinde nezarethaneye kapatılmıştı. Alp, Kaan'a iyi olup olmadığını soruyordu. Kaan ise ciddi bir ses tonu ile sorulan soruya cevap veriyordu. Alp, Kaan'a 30 Ekim 1918 tarihinde olduklarını bunu da albaydan öğrendiğini söyledi. Kaan'ın kaşları çatılmıştı. Ancak yüzünde acı bir ifade vardı. Çünkü kendisi de bu tarihten sonra neler olacağını biliyor ve bunun için üzülüyordu. Alp bunu fark etti. Üzülmenin sırası olmadığını bu durumun önüne nasıl geçilebileceğini konuşmalarını gerektiğini söyledi. İki genç bütün gece bunu düşündü. Çok yorulmuşlardı. Uyumamış olmanın verdiği halsizlikle birbirlerine bakıyorlardı. İkisi de yere uzandı. Tam uykuya dalacakları sıra nezarethaneye inen kapı açıldı. Merdivenlerden aşağıya doğru inen adamın önce ayakkabıları gözüktü sonra pantolonu en son yüzü gözükmüştü. Bu gelen adam iyi giyimli birisiydi. Alp ve Kaan bu adamın kim olduğunu biliyorlardı. İzmir'in tarihine adını altın harflerle yazdırmış birisiydi.
İkisi de şaşkın şaşkın bakarken gelen adam söze kendini tanıtarak başladı:
-Ben Hukuk-u Beşer gazetesi başyazarı Hasan Tahsin'im.

HASAN TAHSİN

Halkın arasında yayılan dedikodulardan dolayı sizinle görüşmem gerektiğini anladım. Albaydan aldığım özel izin ile sizinle konuşmaya geldim. Eğer izniniz olursa sizlere birkaç soru sormak istiyorum. Dedi. Alp ve Kaan bekledikleri fırsatın ayaklarına kadar gelmesinden memnundu. Tabii ki sorabilirsiniz diye cevap verdiler. Hasan Tahsin:
-Casus olduğunuzu söylüyorlar. Doğru mu? İkisi de aynı anda:
-Hayır! Dedi. Hasan Tahsin:
-Düşman değilseniz kimsiniz bana onu anlatır mısınız? Dedi. Söze Kaan başladı:
-Ben Kaan. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane* 1. sınıf öğrencisiyim dedi. Kaan, gerçekleri söyleyemeyeceğini biliyordu. Bu yüzden o zamanın tıp bilimleri fakültesinde okuduğunu söyledi. Arkasından Alp:
-Ben Alp. Mekteb-i Şahane-i Kuleli 1. sınıf öğrencisiyim dedi. Hasan Tahsin bu iki gencin casus olamayacaklarını gözlerinden anlıyordu. Birkaç soru sorduktan sonra tekrar geleceğinin sözünü veren Hasan Tahsin gençlerle vedalaşarak oradan ayrıldı. Artık her hafta Hasan Tahsin kendilerini ziyaret ediyor, onlara destek olmaya çalışıyordu. Her gelişinde albaydan onların salınıvermesini istiyordu. Üçüncü haftanın sonunda albay ikisinin de salınmasını emretti. Hasan Tahsin onları Hükümet Konağı'nın kapısında bekliyordu. Kaan ve Alp onları bekleyen Hasan Tahsin’e kendi deyimleriyle Hasan Abilerine doğru mutlu bir şekilde ilerliyorlardı. Bir yandan serbest kalmanın verdiği rahatlıkla mutlu olan Kaan ve Alp, öte yandan ailelerinin onları ne kadar çok merak ettiğini, bulamayınca perişan olduklarını düşünüp duruyordu. Çok merak etmişlerdir tabii ki. Kim evladını merak etmez ki diye kendi kendilerine söylenip Hasan Tahsin'in yanına vardılar ve ona sarıldılar. Hasan Tahsin bu iki gence kendi gazetesinde birer iş vermişti. Kaan ve Alp bazen bir şeyler yazar Hasan Tahsin'e gösterirlerdi. Hasan Tahsin bu gençlerin vatan aşkıyla yanıp tutuştuklarını yazdıkları yazılardan anlayabiliyordu. Alp ve Kaan çoğu zaman Hasan Tahsin'e yunan işgalini anlatıyorlardı. Ancak kendisinin kurtuluşun fitilini ateşleyen bir kahraman olarak şehit olduğundan bahsetmiyorlardı. Gönülleri el vermiyordu. Hasan Tahsin gençlerin söylediklerini umursuyor, Mondros Ateşkes Antlaşmasındaki maddeleri bildiği için bu anlatılanların gerçekleşebileceğine inanıyordu. Bu yüzden teşkilatlanmaya başlamıştı. 14 Mayıs 1919'u, 15 Mayıs 1919’a bağlayan gece, çok sayıda İzmirli, Maşatlık Meydanında toplanmıştı. İşin ilginç yanı ise, tam da bu sıralarda, işgal kuvvetlerinin birçok zırhlısı İzmir Körfezi’nde demirlemekteydi. Meydanda toplanan binlerce insana hitap eden Hasan Tahsin İzmir halkını direniş ve başkaldırıya davet ediyorlardı. O gün Kaan ve Alp’te o meydanda Hasan Tahsin'i dinliyorlardı. Hasan Tahsin, müthiş bir sertlik ve kararlılıkla konuşmasını yaptı ve tarihe geçen o sözlerini söyledi; “Burayı Yunan’a vermeyeceğiz. Vermek isteyen kuvvetle paylaşacak kozumuz var!” Halk bu konuşmayla coşuyor, milli birliğini sağlamlaştırıyordu. Konuşmalardan sonra, hemen o gece, Hasan Tahsin'in önderliğinde hazırlanan direniş bildirileri Alp, Kaan ve dava arkadaşları tarafından dağıtıldı. Bildiride: İzmir halkının düşmana karşı birlik olması, isyan etmesi ve kendini göstermesi gerekliliği vurgulanmaktaydı. Yoğun geçen gecenin sabahında, takvim yaprakları 15 Mayıs 1919 tarihini göstermekteyken, sabah saat 7.30 sıralarında, gazeteci Hasan Tahsin, Konak Meydanının Kordon boyu kısmında, koyu renkli takım elbisesini giymiş vaziyette bekliyordu. Alp ve Kaan'ı o sabah trene bindirip gelmişti meydana. O iki gence Anadolu'daki direnişlere katılmalarını, Mustafa Kemal Paşa'yı bulmalarını tembihlemişti. Kaan ve Alp, Hasan Abileri ile helalleştikten sonra trene binerek yola çıktılar. Sabah saat 9'a doğru, Pasaport Limanına Yunan gemileri çıkarma yapmaya başlamıştı. Yerli Rumlar, ellerine Yunan bayraklarıyla orduları karşılıyor, gemilerden inen askerler işgal edecekleri mahallelere dağılmak üzere hazırlanıyorlardı. Mondros Ateşkes Antlaşması gereği Osmanlı Askerleri silahlarını bırakmışlardı. Hasan Tahsin Yunan'ın memleketi bu kadar kolay bir şekilde ele geçirmesine dayanamamıştı. Yunan askerlerinin yürüyüşleri başladığı esnada, Hasan Tahsin bir anda kalabalığın arasından sıyrılarak ön tarafa geçti. Hasan Tahsin’in yüksek ve gür bir sesle; “Olamaz, olamaz... Böyle ellerini sallaya sallaya giremezler!” şeklinde bağırdığı duyuldu. Hemen akabinde, Hasan Tahsin revolver silahı ile düşmana, kurtuluş mücadelesini başlatan o ''İLK'' kurşunu sıktı. İki Yunan askerini öldürmüştü. Bu ateşin ardından Yunan askerleri Hasan Tahsin'i vahşi bir şekilde süngüleyerek öldürmüşlerdi. Hasan Tahsin ölmeden önce bir gün vatanın bağımsız olacağını hayal ediyordu. Ne tatlı bir hayaldi bu. Yüzü gülümsüyordu yerde yatan cansız bedeninin. Düşman askerleri hükümet konağını basmış bütün devlet memuru ve askerleri yakalamıştı. Hepsine diz çöktürmüş ''Yaşasın Venizelos'' dedirtmeye çalışıyorlardı. Kimisine zorla dipçik darbeleriyle söylettirmeye çalışıyorlar, söylemeyenleri de hemen oracıkta süngüleyerek şehit ediyorlardı. Alp'i sorgulayan 17. Kolordu Komutanı Albay Süleyman Fethi Bey'de düşman kumandanın ismini söylemeyi itiraz etmiş ve süngü darbeleriyle şehit olmuştu.
İşte düşman askeri memleketin toprağına ayak basmıştı. Mondros Ateşkesini bahane ederek kalleşçe, kahpece Anadolu halkını katlediyordu. Düşman askerleri İzmir'i işgal etmişti. Bitti diye seviniyor, içki içiyorlardı. Ancak bilmedikleri bir şey vardı. Onlar eğlenirken İstanbul'dan Samsun'a doğru bir gemi yavaş yavaş ilerliyordu.

KURTULUŞUN BAŞLANGICI

Alp ve Kaan trenle önce Ankara'ya daha sonra çeşitli yollarla Samsun'a ulaştılar. Çünkü Atatürk'ün kurtuluş mücadelesini orada başlattığını biliyorlardı. Yolda gelirken İzmir'in, düşmanın eline geçtiğini duydular. Neler olacağını biliyorlardı fakat çok üzülmüşlerdi. İki ciddi genç sinirli bir şekilde gözlerindeki yaşlarla bir yandan Yunanlılara sövüyor, bir yandan da Hasan Tahsin ve İzmir halkı için üzülüyordu. Daha önce tarih kitaplarında okudukları olaylar birer birer gerçekleşiyordu. Şimdi Samsun'a varmışlardı. Hasan Tahsin'in söylediklerini yaparak Mustafa Kemal'in kurtuluş mücadelesini başlatacağı yerdeydiler. Samsun'dan yükselen sesler bir milletin bağımsızlık, vatan ve millet uğruna neler yapabileceğini gösterecekti. Tütün İskelesi'nde beklemeye başlayan yüzlerce kişi arasında Alp ve Kaan'da vardı. Çünkü Tütün İskelesi Mustafa Kemal'in Samsun'a ilk ayak bastığı yerdi. Sabah 9 sularıydı. Mustafa Kemal'in geleceğini duyan halk iskelenin etrafına toplanmıştı. Biraz sonra Bandırma gözüktü. Mustafa Kemal'i getiren gemi! Alp ve Kaan birazdan Mustafa Kemal'i görecekleri için karışık duygular içerisindeydiler. Ne düşüneceklerini bilmiyor, etraflarına bakınıyorlardı. Kısa süre sonra gemi iskeleye yaklaştı. Halkın sevinç gösterileri arasında bir Bozkurt gemiden iniyordu. Bu kişi '' Türkiye Cumhuriyeti'nin Kurucusu Anafartalar komutanı Gazi Mareşal Başbuğ Mustafa Kemal Atatürk'tü!'' Kaan ve Alp Atatürk'ü görmek için kalabalığı çetin bir şekilde yarmaya çalışıyorlardı. Atatürk halkı selamlıyordu. Biraz sonra Kaan kalabalığın hemen önündeydi. Dondu kaldı. Hemen arkasından kalabalığın arasından geçmek için şekilden şekle giren Alp, yanlışlıkla Kaan'a çarpmıştı. Kaan Atatürk'ü gördüğü için donmuştu. Etrafındaki insanların seslerini ve yüzlerini görmüyor sadece Atatürk'e odaklanıyordu. Kalabalığın önüne geçmek isterken Kaan'a çarpan Alp ikisinin de yere düşmesine sebep olmuştu. Kalabalığın hemen önünde yerde duruyorlardı. Ayağa kalkmak için uğraşıyorlardı. Birden ikisi birden yanlarına yaklaşan ayakkabı seslerini duydular. Kafaları hala yere bakıyordu. Birkaç saniye sonra bu ayakkabının sesinin sahibi yanlarına yaklaştı. Gençlere el uzatarak:
-Gençler iyi misiniz? Diye sordu. Alp ve Kaan kafalarını sesin geldiği yöne doğru çevirdiler. Kafalarını çevirmeleriyle gözlerinden yaşlar akması bir oldu. Çünkü el uzatan kişi Mustafa Kemal'di. Alp ve Kaan Ata'nın yüzünü görmenin ve sesini canlı bir şekilde duymanın ayrıcalığını yaşıyorlardı. Apar topar yerden kalktılar. Ata'ya karşı selam durdular. Alp, Kaan'a nasıl selam verilmesi gerektiğini öğrettiğinden Kaan'da en az Alp kadar keskin bir selam veriyordu. Gururluydular. Ciddi surat ifadeleri artık gözyaşlarıyla ıslanmıştı. Bu gözyaşları üzüntüden değildi. Sevinç, gurur, teşekkür, özlemdi gözlerinden akan damlalar. Bu yaşanılanlar saniyeler içerisinde yaşanmıştı. Mustafa Kemal ağlamaya başlayan gençleri görünce şaşırdı ve onlara:
-Gençler neden ağlıyorsunuz? Bir yerinize bir şey mi oldu? Dedi. O zaman kadar kusursuz birer konuşmacı olan bu iki genç heyecandan kelimeleri toplayamıyordu. Bunu fark eden Mustafa Kemal Alp ve Kaan'ın omzuna dokundu. Onlara rahatlamalarını söyledi ve sesini yükselterek şunları ekledi:
-''Bana ne kadar saygı duyduğunuzun farkındayım. Belki heyecandan, belki ailenizi kaybetmenin üzüntüsü yüzünden ağlıyorsunuz. Bilemiyorum. Ancak bildiğim tek şey artık bu acıların son bulacağıdır. Memleketimizde hiçbir düşman kuvveti kalmayacak! Samsun'da yanmaya başlayacak olan kurtuluş ateşi tüm vatana yayılacak! Vatan için şehit olan bütün askerlerin ruhlarını bu vatanı bağımsız kılarak huzura erdireceğiz!''. Mustafa Kemal'in sözlerini bitirmesiyle iskelede bulunun yüzlerce kişi bu konuşmayla birlikte kendilerine gelmişti. Sevinç çığlıkları atıyorlar, Mustafa Kemal'in adını haykırıyorlardı. Uzun süredir konuşmayı alkışlıyorlardı. Alkış seli, Mustafa Kemal'in yetkililerle görüşmek için arabasına binmesine kadar devam etti.

KONGRELER

Alp ve Kaan Mustafa Kemal'i Samsun'da karşıladıktan sonra halkı mücadeleye
hazırlamak için teşkilatlandırmaya başlıyorlardı. İzmir'den ayrılmadan önce Hasan Tahsin ikisine yüklü miktarda para vermişti. Bu parayla bir gazete kurmuşlardı. Bu gazete; halkı cesaretlendirecek yazılar yayınlıyor, yaklaşmakta olan savaş için hazırlıyordu. Gazetenin adı ''Milli Mukaddesat''dı. I. İnönü savaşına kadar yurtta yaşanan bütün olayları en ince ayrıntısına kadar halka iletiyorlardı. 22 Haziran Amasya Genelgesi, 23 Temmuz Erzurum Kongresi, 26 Temmuz Balıkesir Kongresi, 16 Ağustos Alaşehir Kongresi, 4 Eylül Sivas Kongresi, 20 Ekim Amasya görüşmesi, 23 Nisan 1920 Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması ve 10 Ağustos 1920'de imzalanan Türkiye'nin ölüm fermanı niteliğindeki Sevr Antlaşmasını büyük bir heyecan ve azimle yayınlamışlardı. Kongrelerde alınan kararların şehirdeki herkese ulaşması için o tarihlerde gazeteyi halka bedava dağıtmışlardı. Kongrelerde alınan kararlar halk üzerinde olumlu bir etki oluşturuyordu. Kurtuluşun geleceğine inanmışlardı. Bu yapılanlar Mustafa Kemal'in de kulağına gitmişti. Alp ve Kaan'ı yanına çağırttı. Bunun haberini alan gençler hemen toplanıp Ankara'ya Mustafa Kemal'i görmeye gittiler. İki gün sonra Ankara'ya vardılar. Mustafa Kemal'i görecek olmanın verdiği heyecan yine içlerini kıpır kıpır ediyordu. Mustafa Kemal'in kapısında içeriye davet edilmek için bekliyorlardı. Askerlerden birisi gelip Alp ve Kaan'ı içeriye aldı. Atatürk'ü ne zaman görseler gözleri yaşaran bu iki genç yine hüzünlü fakat ciddi bir şekilde Ata'ya asker selamı verdiler. Atatürk onlara rahat! Emrini verdikten sonra onlara oturmalarını söyledi. Alp ve Kaan'ın kalpleri yerinden fırlayacakmış gibi çarpıyordu. İçten içe Atatürk'ün ne söyleyeceğini merak ediyorlardı ancak bunu dışa vurmuyorlardı. Atatürk karşısına gelen bu iki genci tanımıştı. Samsun'a ilk ayak bastığı zaman bu iki genç yerden kalkmaya çalışıyordu. Ata'yı gördükleri an gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Atatürk sakin bir ses tonuyla:
-Gençler hoş geldiniz. Bir şeyler içmek ister misiniz? Diye sordu. Alp:
-Teşekkürler efendim. Almayalım! Dedi. Bu sözlerin ardından Atatürk hemen söze başladı:
-Duyduğuma göre yaklaşmakta olan savaş için halkı hazırlıyor, gazeteler basıp bunları ücretsiz dağıtıyormuşsunuz. Neden böyle bir şey yapıyorsunuz? Diye sordu. Alp ve Kaan birbirlerine baktılar. İkisinin aklında birbirine yakın cevaplar vardı. Birbirlerine bakıyorlar sanki gözleriyle anlaşıyorlardı. Sonra aralarında anlaşmış olacaklar ki Kaan:
-Yaklaşmakta olan bir savaş var. Bu savaş bir ölüm-kalım savaşı olacak. Ya biz onları denize dökeceğiz ya da onlar bizi derine gömecekler. Anadolu'yu işgal ederlerse ortada az bir sayıda Türk kalacak. Azınlıklar bayram edecek ve eskiden öz yurdunda yaşayan Türk halkı ile alay edecek. Türk başka bir devletin bayrağı altında yaşayamaz, nefes alamaz! Türk bağımsızlığına âşıktır. Bağımsızlık için canını dişine katar, varlığından, ailesinden vazgeçer ama vatanından vazgeçmez. Vatan kurtulsun diye hem öldürür hem şehadet şerbetini büyük bir şerefle içer. Bizler bu yüzden halkı bilinçlendirecek yazılar yazıyoruz. Şehit Gazeteci Hasan Tahsin ağabeyimizin bizim yapmamızı söylediği şeyleri yapıyoruz. Hasan Tahsin'in adı geçince odayı hüzün kapladı. Kaan konuşmayı kesti, Alp'in gözleri doldu. Mustafa Kemal'de Hasan Tahsin'i biliyordu. O da içinden Hasan Tahsin'i saygıyla anıyordu. Mustafa Kemal, Kaan'ın bu söylediklerinden çok etkilenmişti. Bu iki vatan sevdalısı gence başlamak üzere olan savaşta aktif rol vermek istiyordu. Mustafa Kemal:
-Çok haklısınız. Türk halkı başka bir bayrağın altında yaşayamaz! Hatırladığım kadarıyla biriniz tıbbiye biriniz askeriye okuyordu. Sizleri Batı cephesi komutanı Albay İsmet İnönü'nün emrine göndermek isterim. Bu isteğimi kabul eder misiniz? Der. Alp ve Kaan bir saniye bile düşünmeden ayağa kalkarlar ve Mustafa Kemal'e selam verip:
-Şeref duyarız! Derler. Mustafa Kemal'de ayağa kalkar ve bu iki gence başarılar dileyerek onlarla vedalaşır. Alp ve Kaan vakit kaybetmeden Eskişehir'e giderek batı cephesi komutanı Albay İsmet İnönü'nün emrine girerler.

KAHPE YUNAN

Yunan ordusu İzmir'i kahpece işgal ettikten sonra işgallerine devam edip masum Anadolu halkını gözünü kırpmadan katletmişti. Sırasıyla Manisa, Aydın, Balıkesir, Bursa ve Uşak'ı işgal edilmişti. Gözü doymaz Yunan Anadolu'nun içlerine girerek itilaf devletlerini etkilemek istiyordu. Bu yüzden Çerkez Ethem Ayaklanmasını fırsat bilerek 6 Ocak 1921'de harekete geçmişlerdi. Daha toy, savaş yüzü görmemiş Alp ve Kaan bütün olacakları biliyorlardı fakat şimdi o olayların içindeydiler. Savaş gerçekti. Ellerinde tuttukları silahlar, üstlerinde giydikleri Türk askeri üniforması, bütün yaşananlar gerçekti. Yunan ordusu hızla yaklaşıyordu. Albay İsmet İnönü komutasındaki ordu onları İnönü mevzilerinde karşıladı. Çetin bir savaş sürüyordu. Türk ordusu var gücüyle savunmaya geçmişti. Alp fırsat buldukça kafasını kaldırıp Yunan'a mermi sıkıyordu. Kaan ise cephenin biraz berisinde kurulmuş olan revirde gelen yaralılara bakıyordu. Kıran kırana bir mücadelenin ardından Yunan kuvvetleri geri çekiliyorlardı. Bu muhteşem strateji başarıya ulaşmıştı. I. İnönü savaşının kazanılması haberi Anadolu'ya yıldırım hızıyla yayılmıştı. Bu haberle halkın kurtuluşa olan inancı artmıştı. Savaştan sonra her yerde ölü bedenler vardı. Kahraman Türk askerleri mevziiyi savunmak için canla başla savaşıp şehit düşmüştü. Alp, Kaan'a yaralıları taşımakta yardım ediyordu. İkisinin de ağzını bıçak açmıyor sadece yapmaları gerekenleri yapıyorlardı. Savaş kitaplarda anlatıldığı gibi değildi. O kadar cansız bedeni yerde görmeyi hiçbir beden kaldıramazdı. Savaşın ardından Türk ordusu olası bir saldırıya karşı hazır bekliyordu. I. İnönü Savaşı'nın mağlubiyetini kaldıramayan kahpe yunan askerleri 23 Mart'ta yine saldırıya geçmişlerdi. Yunan geçen seferkinden daha istekliydi ancak I. İnönü Savaşı'nda olduğu gibi tarih yine tekerrür etmiş, Yunan orduları bozguna uğrayıp geri çekilmişti. Art arda kazanılan zaferler Türk ordusunun iştahını kabartmıştı. 23 Ağustos'ta Sakarya Meydan Savaşı başlamıştı. Alp ve Kaan cepheden cepheye koşuyor, korkusuzca savaşıyorlardı. Kaan yaralı askerlere ilk müdahale yaparken Alp ise en önde düşmana kurşun sıkıyordu. Savaş aralıksız 22 gün sürmüştü. Mustafa Kemal'in komutası altındalardı. Verdiği stratejik kararlar ile savaşın gidişatını olumlu yönde etkilemişti. Bu savaştan sonra Mustafa Kemal'e Büyük Millet Meclisi ''Mareşal rütbesi ve Gazi unvanı vermişti. Yunan yıkılmış, son kartlarını oynuyordu. Bu zamana kadar hep savunma yapan Türk ordusu artık Anadolu topraklarını zehirleyen Yunan'ı denize dökmek istiyordu. Bu yüzden Türk ordusu saldırıya geçmek için on aylık bir süre içerisinde hazırlandı. Kaan ve Alp, Mustafa Kemal'in komutası altındalardı. Geçmişe geleli neredeyse 3 yıl olacaktı. Kurtuluş savaşı dönemi onları olgunlaştırmış, birer büyük adama dönüştürmüştü. Akıllarında ''Vatan'' vardı. 26 Ağustos günü sabahın erken saatlerinde şanlı Türk ordusu taarruza geçti. Dehşet verici bir şekilde geçen 4 günün ardından savaş kazanılmıştı. Allah, şanlı Türk ordusunu Muzaffer kılmıştı. Artık tek yapılması gereken Yunan'ı kelimenin tam anlamıyla denize dökmekti. Alp ve Kaan İzmir'i Yunan işgalinden kurtaran orduda olmayı çok istiyorlardı.
Yaklaşık birkaç saat sonra haber geldi. İzmir'e giden ordudaydılar. İzmir'e kavuşmanın hasretiyle yanıp tutuşmuş olan Alp ve Kaan ordunun en önlerinde gidiyordu. Türk ordusu hiçbir sorunla karşılaşmadan İzmir'e doğru ilerliyordu. Bir ara İzmir'e hareket ettiklerinden beri yan yana olan Alp ve Kaan birbirlerini kaybettiler. Güneş batmıştı. Gece 3 suları İzmir'e iyice yaklaşmış olan Türk ordusu Yunan ordusunun pususuna uğradı. Türk ordusu açıktaydı. Her yerden düşman ateşi geliyordu. Türk askerleri siper alabilecekleri yerler arıyordu. Dümdüz bir meydanda pusuya düşmüşlerdi. Alp, Yunan'ın açtığı ilk ateşle birlikte kendini bir kayanın arkasına atabilmişti. Kaan'da doktorlara verilen beylik tabancasıyla birer birer karşıya doğru sıkıyordu. Yunan kaybettiği savaşların hıncını çıkartıyordu sanki. Bütün ateş gücüyle saldıran Yunan ordusu, Türk ordusuna ağır kayıplar verdirtiyordu. Hele sağ köşeye kurulu bir şekilde ateş eden ağır makineli tüfek yüzünden başlarını kaldıramıyorlardı bile. Alp’te bunu fark etmişti. Ne yapıp edip o makineli tüfeği durdurmalıydı. Doğru anı kollayarak yerde sürünmeye başladı. Yerde yatan şehitlerin vücutlarını kendisine siper ederek Yunan siperlerine yaklaşmıştı. Yunanlılar yerde yatan ölülere siper aldıkları taşların arkasından bakıyorlardı. Bunu fark eden Alp bir süre yerde ölü taklidi yapmak zorunda kaldı. Doğru zamanı bulduktan sonra makineli tüfeğin kurulu olduğu taşın arkasında dolandı. Bu makineli tüfeği 4 Yunan askeri koruyordu. Bunlardan birisi silahı kullanıyor, diğer üçü aralarında belli mesafelerle ayakta bekliyordu. Türk askerinin makineli tüfeğe ateş bile edemeyeceklerini düşündükleri için ayakta etrafı gözetliyorlar ara sıra ateş ediyorlardı. Alp arkadan gizlice yaklaşıp ona en yakın olan Yunan askerinin sesi çıkmasın diye önce ağzını eliyle kapattı sonra hızlı bir şekilde bıçağıyla boğazını kesmişti. Hemen ardından ikinci kişiyi ve üçüncü kişiyi çok seri bir şekilde bıçaklayarak öldürmüştü. Makineli tüfeği kullanan asker tüfeğin çıkardığı sesten dolayı arkasında olan biteni bilmiyordu. Alp ona sinirli bir şekilde yaklaştı. Bıçağı önce ayağına batırdı. Arkasından Yunan askerinin kafasını makineli tüfeğe vurdu. Yunan askeri şaşırmıştı. Alp'in gözü dönmüştü. Bağırarak:
-Ulan kahpeler! Ulan şeref yoksunları! Gücünüz masum halka mı yetiyor ulan! Karşındayım beni de öldürsenize! Diyordu. Yunan askeri bunları anlamıyordu ancak Alp'e o da sinirlenmişti. Hızla yerden kalktı ve Alp'e yumruk sallamaya başladı. Bir iki başarısız denemeden sonra Alp daha fazla dayanamayarak Yunan'ın kolundan tuttu ve yere yatırdı. Ayağıyla omzuna baskı yaparak Yunan Askeri'nin kolunu kırdı. Daha fazla zaman kaybetmek istemeyen Alp, bıçağı Yunan'ın bacağından çıkartarak göğsüne sapladı. Yunan askeri kendi kanında boğularak gebermişti. Alp makineli tüfeğin arkasına geçerek az uzaktaki Yunan askerine ateş ediyordu. Yunan ordusu bunu fark ettikten sonra artık iş işten geçmişti. Alp çoğu Yunan askerini öldürmüştü. Pusu bozulmuş Türk ordusu saldırıya geçmiş Yunanlılar kaçmaya başlamıştı.
Alp ateş etmeyi keserek kayalıklardan inmeye hazırlanıyordu derken kahpe kurşun gelip onu buldu. Göğsünden vurulmuş olan Alp birden kendini yerde buldu. Kan kaybediyordu. Tüm yaşamı gözlerinin önünden geçiyordu. Vatan için canını vermeye dünden razıydı bunun için yüzü gülümsüyordu. Alp'in makineli tüfeğe doğru sürüklenerek gittiğini gören Kaan ona destek olmak için ilerleyecekti fakat hava yaşanan mermi fırtınası yüzünden gidemedi. Yunan geri çekilmeye başlayınca Kaan koşarak makineli tüfeğin olduğu kayalıklara çıktı. Tüfeğin önüne geldiği zaman Alp'in kanlar içerisinde yerde yattığını gördü. Hemen onun yanına çöktü. Alp onun geldiğini anlamıştı. Birbirlerine bakıyorlardı. Alp çok kan kaybetmişti. Kurtarılması imkânsızdı. Kaan bunu biliyordu ama halen kanamayı durdurmaya çalışıyordu. Çantasından sargı bezini çıkartacağı sıra ayağa kalktı ve o da kurşun yiyerek Alp'in yanı başına düştü. Kaan kurşunun acısını unutmuş Alp'e bakıyordu. İkisi de gülümsüyordu. Çünkü Türk ordusu Allah! Allah! Naraları atarak ilerliyordu. Vatana olan borçlarını ödedikleri için mutluydular. En başından beri istedikleri şeye ulaşmışlardı. Vatan için kanlarının son damlasına kadar savaşacaklarına dair yemin etmişlerdi ve o kutsal yemin şimdi gerçekleşiyordu. Türk ordusu İzmir'e girerken şehit oldular.

İZMİR'İN DAĞLARI

Gözlerini yavaş yavaş açmaya başlayan Alp ve Kaan'ın başları ağrıyordu. Hava kararmıştı. Etraflarında insanlar toplanmış onları kontrol ediyorlardı. İnsanlar meraklı gözlerle onlara bakıyor, sorular soruyordu. İkisi de hiçbir şey anlamıyor. Etraflarına bakınıyorlardı. O kadar yorgunlardı ki sanki üzerlerinden tır geçmiş gibiydi. Her şey yeni yeni akıllarına geliyordu. Biraz önce birbirlerine bakarak şehit olmuşlardı. Şimdi ise canlı bir şekilde birbirlerine bakınıyorlardı. Anlam veremedikleri şeyler olmuştu. Hiçbir şeye anlam veremiyorlardı. Etraflarında toplanan kalabalıktan birkaç kişi onların elinden tutarak kaldırdı. Gençlere iyi olup olmadıklarını sordular. Alp ve Kaan iyi olduklarını söyledikten sonra kalabalık dağıldı. Sanki zaman durmuş, geçmişe gitmişler, daha sonra hiçbir şey olmamış gibi geri gelmişlerdi. Yoldaki trafik hala aynıydı değişmemişti. Kaan'ın kolunda saat vardı. Alp ona saati sordu. Kaan saati söyleyince Alp duraksadı. Çünkü Kaan'ın söylediği saat bisikletten düşmeden önceki saatle aynıydı. Taşa takılıp düşmeden önce eve varmalarına 10 dakikalık yol kalmıştı. Neler olduğuna hiçbir anlam veremiyorlardı. Bayıldıkları zaman rüya görmüşlerdi herhalde. Böyle dediler kendi kendilerine. Ne uzun ve gerçek bir rüyaydı o? Birden bir ses duydular. Bir müzik sesi. Kafalarını o yöne çevirmişlerdi. Müziğin arkalarındaki saatçi dükkânından geldiğini duydular ve oraya ilerlediler. Dükkânda kocaman bir Atatürk fotoğrafı asılı olduğunu gördüler. Biraz yaklaştıktan sonra müziğin sözlerini anladılar. Kafalarını kaldırdıklarında bir binanın tepesindeki Türk Bayrağı dikkatlerini çekti. İşte oradaydı. Şehit kanıyla sulanmış, bağımsızlığın ve kurtuluşun sembolü Kırmızı Beyaz Al Yıldızlı bayrak gökte özgürce dalgalanıyordu. Alp ve Kaan yüksek bir sesle bu müziği söylemeye başlamıştı. Müziğin sözleri aynen şöyleydi:

- ''İzmir’in dağlarında çiçekler açar
Altın güneş orda sırmalar saçar
Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa
İzmir’in dağlarına bomba koydular
Türk’ün İzmir’in dağlarında oturdum kaldım
Şehit olanları deftere yazdım
Öksüz yavruları bağrıma bastım
Kader böyle imiş ey garip ana
Kanım feda olsun güzel vatana
Türk oğluyum ben ölmek isterim
Toprak diken olsa yatağım yerim
Allah’ından utansın dönenler geri
Yaşa Mustafa Kemal Paşa yaşa
Adın yazılacak mücevher taşa.''

Marşı büyük bir şevkle söyledikten sonra iki arkadaş mahallelerine doğru hızlı adımlarla yürümeye başladılar.

-SON-

''Milletleri millet yapan, uğrunda ölecekleri yüksek ülkülere bağlanmış olmalarıdır.''
H. NİHAL ATSIZ

ic-spinner