HIKAYE

Otoban

Author
Otoban

Şehirdesindir. Temmuz sıcağının ortasında, betonlardan seken sıcak yüzüne vura vura yürüyorsun. Tek isteğin, klimalı bir yere kendini bir an önce atabilmek. Bir kahve dükkanı ya da ofis. Hiç fark etmez, yeter ki bitsin o yol.

İşten çıkmışsındır ya da yaz okulundan, eve dönüş yolun toplu taşımadan geçiyordur. Yol hızlı bitsin diye cep telefonunu açıp, rastgele insanların neler paylaştığına bakarsın. Kimisi bir kumsalda gereksiz bir neşeyle ellerini açarak havaya zıplayan bir video koymuş, kimisi ayaklarını çekip elindeki içeceği kadraja sokarak “Siz hala çalışıyo musunuz?” yazmış altına. Bu hiç şaşmaz mesela. Günübirlik veya 1 haftalığına sahil yerine kaçanların, dünyanın sahibi olduğu yanılgısına kapılması durumu. Bu tarz şovlar çok boş geliyor bana. En iyi ihtimalle 1 haftalık tatilinin sonunda mesaiyi yemeyecekmiş gibi hal ve hareketler.. Hani futbolcu karısı olsan anlarım, onlar 7 aya kadar tatil yapabiliyorlar.

Geride kalanlar için dünyanın tümü tatil yapıyormuş gibi gelir. Sanki herkes yazın, güneşin ve denizin tadını çıkarırken dünyayı sana emanet edip çıkıp gitmişler. Bi keriz senmişsin. Oysa sen de onlarla plajda top oynamak, ayaklarını kuma gömmek, buz gibi bir bira açmak istiyorsun. Hatta her şeyi boşverip onlar gibi ellerini açıp havaya sıçrarken bir video koyasın bile geliyor. Dağa taşa “Ben de insanım" diye haykırasın geliyor. Ama bunun yerine klimanın kaç derecede olduğunu görmeye çalışıyorsun. Arada bazen belli belirsiz bir ses geliyor mesai arkadaşından, “Klimayı kapatsak mı ya?” Yani zaten bunca isyanın ve kahroluşun ortasında olmak yetmiyormuş gibi bir de tek dayanağın, biricik dostunu da elinden almaya çalışıyorlar. Klimanın kumandasını ağzının ortasına vurasın geliyor, vuramıyorsun.

Kıyı şeridinde yaşıyorsanız yine diğer kölelere göre biraz daha şanslısınız. Arabalı bir arkadaş bulup kendini bir anda otobanda bulmak dünyanın en güzel aktivitelerinden biri. Şehri arkanda bıraktıkça şehrin sorunları da yavaş yavaş arkanda kalıyor. Tabelaların rengi yavaş yavaş beyazdan yeşile geçmeye başlıyor: “Tatil beldesine gidiyorum yeşili.” Şehirlerdeki sıkıcı semtlerin tabelaları beyaz olur genelde. Gişelerden geçtikten sonra artık iyice rahatlıyorsun, “Evet gerçekten gidiyorum” farkındalığıyla müzik yükselmeye, hayattan alınan keyif artmaya başlıyor.

Şoförün yancısıysanız yol daha bi keyifli oluyor. Tek yapman gereken arabayı sürene su, sigara, yoldan aldığın içecekleri vermek. Ben co-pilotluğu seviyorum, iyi de yaparım. Beni şehirden kaçırana hizmette kusur etmem. Şarkı seçimi çok önemlidir mesela, seni o yolun ruhuna sokmalı bi kere. Güzel bir otoban yolculuğu için güzel alışveriş de şart. Bir sürü ithal marka abur cubur, soğuk kahvelerle, yol yağ gibi akıp gider. Bir de yolun snap'ini, story'sini çekme olayı var. O tatil yoluna girdiğin an telefon otomatik olarak çıkıp çekmeye başlıyor. İzleyene sıkıntı, çekene neşe veren garip bir fenomen.

Azalan binalar yerini maki bitki örtüsüne ve yazlık süpermarketlere bıraktıkça ruhum arınmaya başlıyor. Alışveriş için girdiğin süpermarkette deniz yatakları, kolluklar ve güneş kremleri ön plana çıkartılmışsa bil ki doğru yoldasın. Dağ bayır aştıktan sonra bir anda gözükmeye başlayan deniz çocukluğumdan beri en sevdiğim sahnelerden biridir. Olay en nihayetinde o su birikintisine ulaşmak değil mi azizim? Çeşme'ye giderken rüzgar türbinleridir mesela bu görüntü. Çeşme'yi sevmesen bile onlar görünmeye başladığı anda insanın içini acayip bir mutluluk kaplıyor. Tek işleri rüzgar gücünü elektrik enerjisine dönüştürmek değil yani. Hatta rüzgar olmadığında bile işe yararlar.

Otoban

Şehirler bizi yemeye çalışırken tek sığınağımız yılda birkaç kez buluşabildiğimiz, yolu denize çıkan bu otobanlar işte. "Madem bu kadar seviyorsun neden gidip oralarda yaşamıyorsun?" diye soranlar için Gripin'den geliyor:

Kolay mı sandın, kolay olsaydı sen yapardııın.

En kısa sürede tekrar yollara düşebilmek dileğiyle.