EDEBIYAT

Erken dönem feminizmin Türkiye'deki sesi Sevgi Soysal

Author

"Ne güzel suçluyuz biz hepimiz" der Sevgi Soysal. Her yeni günde daha iyi anlıyorum, onun önce mıh gibi aklımıza kazınan, yaşadıkça yüreğe dokunan kelimelerinin ağırlığını. Çünkü o suçlanmanın bedelini en kötü şartlar altında yaşadığı için suçluluğun güzelliğini ve haklılığını hissettiği insanlardan öğrenmiş. Kadın olmanın zorluğunu çok kez yaşamış ya da çevresinde gözlemlediklerini eserlerinde dile getirmiş.

"Rumelili olan babaannem erkeklere, erkek çocuklara çok önem verir hep kayırırdı onları. Altı çocuktuk evde, ikisi oğlan dördü kız, altı çocuk. Ama babaanne için “uğlanlar”dı aslolan. Evde ne zaman hamur açsa, daha o hünerli elleriyle işe girişirken başlardı oğlanları kayırmaya, “Açayım uğlancağızlara bir börek. “ O arada, babaanneme yardıma koşan biz kızlar bozulurduk."

Erken dönem feminizmin Türkiye'deki sesi Sevgi Soysal

Erkek egemenliğiyle kuşatılmış şu dünyaya takvimler 30 Eylül 1936 yılını gösterdiğinde, Selanikli bürokrat bir babayla, alman bir annenin altı çocuğundan üçüncüsü olarak dünyaya gelmiş Sevgi Soysal. Kızlar her zaman kendini tanımaya  annelerini gözlemleyerek başlar öğretisinden o da nasibini almış, sanırım en doğru ve en gerçekçi bilginin onlarda her daim mevcut olduğuna inandı. Sevgi Soysal, annesi Aliye Hanımın babasına koşulsuz tutkulu bir aşkla bağlanması nedeniyle evliliklerinde oluşan sarsıntıları yakından gözlemlemesi ve kadına yüklenen "katlanma" mecburiyetinin altında ezilen ruh ile ilk kez çocuk yaşlarında tanışır. Ardından teyzesi ve anneannesinin hayatlarında gözlemlediği kadına yüklenen sorumlukları sık sık eserlerinde vurgulamış.

Erken dönem feminizmin Türkiye'deki sesi Sevgi Soysal

"Sevgi Soysal’ın en önemli özelliği, kişisel yapısı ile dünyaya bakışını hiç zorlanmadan kaynaştıran bir biçem kullanması; kendisi kadar ele avuca sığmaz, hınzır, akışkan bir biçem. O kadarına ki öykülerini, romanlarını ince ince örmek için katlandığı sıkı denetim hemen açığa çıkmaz; ancak yapıtı bitirdikten sonra geriye doğru baktığınızda çözersiniz gizli ilmikleri. Sanırım onun yapıtlarını güncel kılan hep ustalıkla kurulmuş bir arka plana yerleştirilmeleridir. Sevgi Soysal’ın bireyini yaşadığı toplumdan ayrı düşünemeyiz. Toplum bireyin yürümesini engelliyorsa birey de toplumun tartışılmaz diye önüne sürdüğü kalıpları alaşağı etmekten geri kalmayacaktır. Kendi içine kapanıp yakınmayan, sırasında kendisine de gülen, savaşmayı yaşamak için bir ön koşul sayan Sevgi Soysal’dan öğrenecek çok şey var okur ve yazar olarak. Eteklerin ne güzel uçuşurdu Sevgi!..?" (Tomris Uyar)

Erken dönem feminizmin Türkiye'deki sesi Sevgi Soysal

Evliliklerinde de sık sık hayal kırıklığına uğrayan Soysal, adını yalnızca kimlikte taşıyan bir kadın olmamış, hayatını sevginin çatısı altında kurgulamış. İlk eşi Özdemir Nutku ile evlenip ardından Korkut adında bir çocuğu olsa da evliliği yürütmesine neden olan engeller peşini bırakmayacağını anlayınca boşanmış. "Yürümek" adlı kitabında yaşamında izi olan ayrılıklarına gönderme olarak şu sözleri dile getirir: “…Temiz hava. Temiz havaya çıkmak için önce soluksuz kalmanın ne gereği var… Kimse kendiliğinden bir şeyi bırakmıyor, kapanmış bir kapının tokmağını bile; öyle eli tokmağa yapışmış eller. Hava serin, erken kararıyor ortalık. Yürümek, dönüp bakmamak arkaya.?

 Ardından Başar Sabuncu ile ne kadar aşk evliliği yapsa da onunla da mutlu olamayacağını anlar. Aslında kadına yüklenen katlanma zorunluluğundan kaçar belki de Soysal, o hep kitaplarında kadınlara yüklenen rollerin ağırlığı altında hayatından daha çok ruhunun ezilmesinden korkar belki de. Erdal Doğan o yıllarda Sevgi Soysal'ın ruh halini şöyle anlatır:  “O da oğlu Korkut gibi Başar’ın yokluğuna tahammül edemiyor, arkadaşlarıyla ve daktilosunun başında daha çok zaman geçiriyordu. Çünkü son beş – altı yılda hayli şey birikmişti. Ama bunlar da yetmiyordu yalnızlığın labirentinden kurtulmak için. Her aşk böylesi bir labirentten kurtulmanın biricik yoluydu. Sevgi, labirente, askere giden aşkı Başar’ın yokluğunda girmişti, ama çıkmak için onun gelmesini bekleyecek sabrı gösteremeyecekti.”

Erken dönem feminizmin Türkiye'deki sesi Sevgi Soysal

1962'de ilk çıkardığı öykü kitabı "Tutkulu Perçem" ile erken feminizm etkilerini yansıttığı bu eserinde "Şeylerden şeyler işte – sokaklardaki insanlar görmüyorlar beni. Oysa günlerdir tutkularım perçemlerimde dolaşıyorum"  kendi hayatından yansımalarda vardır. 1968'de "Anneannemden başlayıp bende biten bir çizgi" dediği kitabı "Tante Rosa" 1970'de "Yürümek" kitaplarıyla yavaş yavaş kadınların isimleri değişse de temelde anlatmak istediği konudan dışarı çıkmamıştır. Ülkede yaşanan 12 Mart olayları devam ederken tabi ki yaşananlardan nasibini alan Soysal, yürümek adlı kitabının müstehcen olduğu iddia edilmesiyle toplattırılır. Bunun yanında 12 Mart olaylarının bedelini yalnızca kitabının toplatılması değil, hapishanede yatarak da öder. Düşündüklerini savunması nedeniyle ilk olarak 27 gün hapis cezası alır ardından 8 ay sürecek ikinci bir ceza daha alır. Tutuklu olduğu sürede aşık olduğu Mümtaz Soysal'ında tutuklu olmasına rağmen Mamak hapishanesinde evlenirler. Serbest bırakıldıktan bir yıl sonra 1973'de ilk çocukları Defne, 1975'de Funda dünyaya gelir. 

Mutluluğun bundan sonra başladığını düşündüğü anda meme kanseri olduğunu öğrenir ve öykülerinde bu sefer kendi iç sesini döker satırlara : "Varsın, durduğum yerde bir hindi gibi semirttiğim ölüm, kanser biçiminde şakalaşsın benimle. Onu bir hindi gibi kesip attılar içimden. Hayat çekilişinden ölümsüzlük piyangosu çekmiş gibi seviniyorum,” "Anlamsız bir et parçasının ardından ağıt yakmayı bırak. Cansız ve ölümcül hücreler karşılığında kazandığın canlılığı çoğaltmanın yoluna bak…"

Sevgi Soysal onu ölüme yaklaştıran kansere inat yazmaya hep devam eder, "Hoşgeldin Ölüm" adlı kitabıyla ölüme kafa tutan bir seslenişle yazdığı kitabını tamamlayamadan 22 Kasım 1976'da hayata gözlerini yumar. O hep bize kadınlığın kabullenilmesi gereken yönlerini değil farkında olmamız gereken haklarını anlattı, kalemini gücü yettiğince. Bize de ardından bıraktığı kitaplarda kadınlığa seslendiği kelimeleriyle onu hep anmak kaldı. O ne kadar "Yakınlaşsak da, anlatılmadık, anlaşılmadık şeyler kalacak aramızda" demeyi eksik etmese de...