HIKAYE

Hayatımın aşkıyla nasıl tanıştım..

Author

Merhaba ben Deniz,

Sizlere hikayemi anlatmak istiyorum eğer biraz vaktiniz varsa.. Belki büyüleyici veya fantastik değil ama sıkılmayacağınızı garanti edebilirim. En azından ben yaşarken sıkılmadım hiç ve her anından zevk aldım. Sizlere hayatımın dönüm noktası olan ve en çok sevdiğim belki de hayatımda ilk defa aşık olduğum o kızla hikayemizi anlatacağım.

Adı Seren. Onu gördüğüm zaman güneşli bir gündü hiç unutmuyorum. Okulun son zamanlarıydı aslında bahar zamanıydı. O gün kalktığımda okula gitme gibi bir niyetim yoktu hiç. Ahmet’e mesaj attım ve dışarıda buluşmayı önerdim. Aklımda sinemaya gitme fikri vardı. Ama Ahmet’ten aldığım cevap “oğlum manyak mısın ne finaller yaklaşıyor bizim dersimiz var adam akıllı ya gel okula derse gir ya da git evine” oldu. Herife sinir olup eve de gitmek istemediğimden söylene söylene okulun yolunu tuttum. O sırada bizim çocuklar buluşmuş beni bekliyorlardı. Buluştuk. E ne yapalım ya derse de daha var ne edelim derken hadi madem mekana gidelim dedik. Gittik. Mekan dediğimde cafe. Güzel bi cafeydi zaten zamanımızın çoğunu orada geçirdiğimizden diplomayı da oradan vereceklerdi bize. Neyse hadi gidelim dedik ve gittik. Zaten öğleden önce olduğu için iyiden iyiye bomboştu ortalık. Her zaman geçtiğimiz arka bahçesine geçelim iki insan görürüz bari dedik. Bahçeye iki basamaklı bir merdivenden iniliyordu. Ben zaten yapım gereği ses çıkararak yürüyen bir insan olduğumdan dolayı yine haldır huldur hayvan gibi merdivenlerden zemine inip bahçeye girdim.

Ve o an benim hayatımda gördüğüm en güzel şey bana bakıyordu. Üzerinde ne olduğunu tam hatırlamıyorum ama bunun sebebi unutmam değil zaten başından beri üzerindekilere dikkat etmememden. Sebebi ise yüzüydü..

Saçları açıktı -ki zaten toplamayı pek sevmez- güneşten miydi yoksa ben mi hayal ediyordum bilmiyorum ama o saçlar parlıyordu. Ama ne parlamak. Hani böyle akşam güneş batarken öyle hafif tatlı bir kızıllığı olur ya hani parlar bakamazsın gözlerin kamaşır ama o kadar güzeldir ki gözlerini alamazsın. Sadece saçları değildi üstelik asıl gözleri vardı. Ve ben o gözlere ilk baktığım zaman ruhumun derinlerinden bir ateş bastı sanki yanıyordum ama titriyordum da. Ateşimin çıktığını hissediyordum ama midemde buz dağı varmış gibi hissediyordum. Hasta gibiydim ama enerji dolmuştum. Hayatımda ilk defa belki de bakmaya bu kadar değer bir şey görüyordum hayatımda. Allah korusun gözlerimi bir saniye kaçırsam kaybolacak bir serapmış gibi bakıyordum ona. Kaçıp gitmesinden korkuyordum. Tanımıyordum bile ama onu görememekten korkmaya başlamıştım bir anda. Bana ne olduğunu anlamıyordum. Arada sırada onun bizim masaya bakışını yakalıyordum ama bu gayette “bu sapık nereye bakıyor ya” bakışı olabilirdi. Üstelik bana bakmasını istiyordum sürekli o gözlerin ama baktıkları zaman ne yapacağımı şaşırıyordum. İşte anlatmaya en çok bu kadar yetiyor kelimelerim. Ama bundan çok daha fazlasıydı..

Arkadaşlarıyla birlikte oturuyordu hemen yanında Melis vardı. Karşısında da Elif. Daha sonra öğrenecektim ki o da aslında bana bakıyordu ama bakmazmış gibi yapıp arkadaşlarına soruyordu acaba bakıyor muyum diye. Bakıyordum. Utanmadan bakıyordum hem de. Bir erkek bir kadına ne kadar uzun bakabilir rekoru kırıyordum kendimce. Böyle böyle oradan kalktık. Ama hep aklımda o bakışlar o saçlar o gülüş vardı. Gerçek olamazdı ama gerçekti. Sanki hayat “oğlum bak şimdi sana öyle bir şey göstereceğim ki aklın tavana vuracak hazırlıksız yakalanacaksın” demişti. Hazırlıksızdım. Sabah söylene küfrede beni okula getirten Ahmet’e sempatim artmıştı. O olmasaydı belki başka bir plan yapacak ve hayatım boyunca böylesine bir güzelliği göremeyecektim. O kadar ince ve tesadüflere dayalı bir şeydi ki insanın aklını kaçırmaması işten bile değildi. Nasıl olurdu da hayatımı böyle etkileyen bir şeyi tesadüf eseri görebilirdim. O gece yatarken aklımda hep bunlar vardı aslında..

Sonraki günler onu ve arkadaşlarını tekrar tekrar ve tekrar gördüm. Ancak hem vize işlemlerim vardı – İngiltere’ye gidecektim dil öğrenmek için- hem de okul işler derken yaklaşamamıştım. Bu kadar zaman kendime bu yalanı söyleyip durdum aslında ama sadece korkmuştum. O kadar güzeldi ki. Yanlış anlaşılmasın güzel veya havalı olmasından değil – ki öyleydi o cafe de onların masasına gidecek bir erkek bulmak kolay değildi – onunla konuştuğumda beni beğenmeyip istememesinden korkmuştum. Uzaktan bana olan bakışlarını görüyordum ama öylesine mükemmel bir kadını kendimin yanında düşünemiyordum bir türlü nedense. Onun yanına kimseyi yakıştıramıyordum. Sanki onun elini tutabilmek için insanüstü bir şey olmak gerekiyordu ve kimse buna layık değildi..

Böyle böyle günler geçti ve bir gün cafede otururken hiç olmayacağını düşündüğüm bir şey oldu. Çocuğun biri onların masasına gitti ve Seren’e bir şeyler söyledi. Tam kendi kendime “ne söylüyor lan bu” derken Seren’in çocukla birlikte gittiğini gördüm. Belli ki konuşmaya gidiyorlardı. O an hani küçük bir çocuğu yaşama sevinci olan şeyden ayırdığında ne hissederse o çocuk aynısını hissettim. Bu ne demekti ki şimdi? Ne demeye kalktı onunla gitti? Ne konuşuyorlar? Kafamda sürekli bu sorular dönüp durdu. Daha sonra geri geldiler ve kalktıkları masaya oturdular. Benim için o gün bitmişti artık. Korkudan yaklaşamadığım yanına hiçbir insan evladını yakıştıramadığım o kıza kapkara bir çocuk yaklaşmış ve benim de hayallerimi karartmıştı. Artık vazgeçip devam etmem lazımdı..

Ama edemedim. İngiltere vizem çıktığı gün yine mekana gittim. Mutluydum kutlama yapmak istiyordum. Uzun zamandır istediği bir şeyi gerçekleştirip kendine güveni gelen o insandım artık her şeyi yapabilirdim. Bahçeye girdim. Arkadaşların olduğu masaya geçecektim ki tam o anda onu gördüm yine. Bu sefer Melis’le oturuyorlardı. Sırtı bana dönüktü Melis karşısındaydı. “Aman be Deniz ne olacaksa olsun” diye masalarına yürüdüm. Yaklaştım. Bir anda ikisi birden dönüp baktılar ama ne bakış! Melis’in yüzü gülmekle ağlamak arasında ama Serenim tamamen şaşkın. Zaten onun o yüzündeki o bakışa her zaman bitmişimdir. Onu öyle görmek için bile sürpriz yapabilirsiniz sadece. “Oturabilir miyim?” diye sordum “tabi” dediler ama ortada dönen filmi anlamaya çalışıyorlar. Halbuki hiçbir şey yoktu sadece günler sonra gaza gelip kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir adam gibi aşık olduğum kızın masasında gidip oturmuştum. Tanıştık sonra. “Seren” dedi. O ismi öğrendiğim gün aydınlanma yaşamıştım. Hayatıma böylesine girip bir anda yerleşmişti bu isim kalbimin ta ortasında oturmuştu işte.

Masada konuşurken arada onların yan masaya baktıklarını gördüm ve dönüp bakınca inanamadım gözlerime. O kara çocuk yan masada arkadaşlarıylaydı! Şaşırdığım nokta böyle güzel bir kızı nasıl bırakıp arkadaşlarıyla oturduğuydu aslında. Salaklığın daniskası işte o kız bırakılır mı lan yalnız yanında duracaksın elini tutacaksın ilgi göstereceksin. Neyse ben ortam daha fazla gerilmesin diye izin isteyip kalktım ve arkadaşların yanına geçtim. O sırada beni izleyen bizimkiler masaya oturur oturmaz “helal be bu kadar zamandır kimsenin yapamadığını yaptın vs.” diye beni gazlamaya devam ettiler. Ama umurumda değildi. Tek umurumda olan onun bana bir kere daha bakmasını sağlamaktı. Ve bunu da başarmıştım. Bu günden daha fazla bir şey isteyemezdim artık.

Bir gün bizim okulun bahar festivali vardı. Tekrar okula gittim arkadaşlarla buluşmaya ama biraz erken çıkmışım yola beklemem gerekecekti hadi biraz yürüyeyim bari diyerek Aksaray’da inip okula doğru yürümeye başladım. Tam ışıklarda yine onu gördüm. Artık iyiden iyiye kafayı yedin oğlum Deniz derken kendime aslında gerçek olduğunu fark ettim ve bana doğru yürüyordu. Arkadaşları yanındaydı yine iki tarafında. Kalabalıktan dolayı beni fark etmedi farklı yönlere doğru geçip gittik. Üzüldüm çok. Çünkü belli ki okuldan geliyordu ve biraz daha erken gitsem onu belki mekanda görecek ve daha uzun seyredebilecektim. Kendime kızdım. Neyse arkadaşlara yine cafede buluşacaktık gittim oraya beklemeye başladım. Beklerken kitap okuyordum bir köşede. Derken masama birinin yaklaştığını fark ettim. Melis’ti. Tam acaba bu kız niye geldi ki şimdi acaba ya diye sorarken kendime yapıştırdı kız teklifi “Bizim masaya gelmek ister misin?”. “Allah dedim istemez miyim ne diyorsun sen kendimi kesicem şimdi mutluluktan kafayı yicem ver elini öpiyim falan diyecekken kendimi tutup küçük bir gülümsemeyle “tabi neden olmasın” gibilerinden bir şey söyledim. Gerizekalı öyle mi söylenir! Ya kız beni istemiyorum zannetse? Bu sefer sinirden kendimi kesicem. Neyse ki teklif geçerliliğini korudu ve masalarına gittim. Oturdum masaya ama kendimi Çanakkale’ye çıkarma yapmaya gelmiş Anzak ordusu gibi hissediyorum. Bir yerlerden kesin mermi falan gelecek gelmese bile Seren bana 5 sn den uzun baksa kalpten gideceğim. İçten içe oğlum sakin oğlum sakin demekten beynim eriyecek. Neyse biraz sohbet ettik falan, ben ölmedim. Melis yanımdaki koltukta Elif karşımda oturuyordu. Serenim ise tam çaprazımda. Ama Seren bize doğru bakmıyordu bile. Kızım baksana buraya! Bu sefer onu konuşmaya dahil etmeye çalıştım. Yok yine olmadı. Kara çocuktan korkuyor her halde diye düşündüm. Yine üzüldüm. Zaten üzüle üzüle verem olucam en sonunda yine üzüldüm. Neyse artık iyice tanışılıp konuşulunca telefonlar alındı. O sırada bizim arkadaşlarla buluşacağım diye masadan kalktım. Bir yandan ulan zamanı mıydı sıçıcam festivalinize diyorum diğer yandan ateş hattından çıktım gaziyim artık. Neyse ufak bir jest yaptım masaya sonra festivale gittim. Akşam pat Melis’ten mesaj “teşekkür ederiz jestin için çok inceydi” “rica ederim lafı mı olur” falan filandan sonra Melis, “seni iyi bir arkadaşımız olarak görüyoruz” demesin mi? Pası alan forvet oyuncusu gibi yapıştırdım şutu “ama ben hepinizi arkadaşım olarak görmüyorum”. Of ama ne şut. Zaten Melis’te bekliyormuş o da yapıştırdı kontrayı “Seren günlerdir senden hoşlanıyor” diye. Telefona bir bakışım var sanki telefon benim telefon değil. Sanki ben ben değilim. Bir iki dk kadar kızın yazdığı mesajı okudum bir 30 kere falan. Her okuduğumda daha çok mutlu oluyorum ama öyle bir okuyorum. O da beni seviyor oluuuum diyerek bungee jumping yapıcam neredeyse. Ki yüksekten korkarım. Ama o an ben ben değilim zaten. Beni koy orda savaşa tanka levyeyle falan dalarım o derece adrenalin var. Ama sonra bu düşünce 5 dk sonra kayboldu. E kara çocuk?! Bu işte bir yanlışlık olmasın acaba başka Serenden mi bahsediyor diye korka korka sordum. “e onun konuştuğu biri var ama”. Salaklık vol 2.0.!! Mal mısın oğlum? Kız işte senden hoşlanıyor ne karıştırıyorsun konuştuğu falan. Allahtan Melis yine benle bir olmadı ve onun aslında bir hata olduğundan falan bahsetti. Ve ben gerizekalı gülümsememe geri döndüm. Daha sonra serenle konuşun istersen numarasını veriyim dedi. “Abla Allah ne muradın varsa versin Allah seni sahibine bağışlasın ver elini öpiyim” diyecekken kendimi tutup “peki olur” yazdım. Numara geldi ve konuşmaya başladık. Daha sonra hafta sonu olduğu için önümüzdeki pazartesi buluşalım dedik. O pazartesi işte 13.05.2013’tü. Yani benim ikinci doğum günüm..

Pazartesi olsun diye bir dua varsa onu falan edeceğim artık öyle istiyorum o pazartesi gelsin. Neyse geldi sonunda. Dersim var derse girdim sonlara doğru Seren mesaj attı “biz geldik bekliyoruz”. Kız benim öğrenciliği yakacak anlamıyorum ki dersten bir şey aşağıda Seren bekliyor diye. Neyse hoca bitirdi dersi koşa koşa aşağı indim. O sırada Ahmet’i gördüm bana “seninkiler aşağıda he haberin olsun” diyor. Aha onlara söylemeyi unuttum zaten ben çağırdım diye. Kafa kalmadı ki heyecandan. Neyse ben indim aşağı baktım oradalar. Yine üzerindekileri hatırlamıyorum çok net ama sanırım pembe hırkası vardı. Kızın yüzüne odaklanmaktan başka her şeyi kaçırıyorum. Neyse yürüyorum ama aradaki son 5 6 metre mesafe bitmiyor. Zaten hiç bitemiyor ona varmaya kalan son mesafeler hep uzun sürüyor. Neyse oh dedik bitti buluştuk. Naber nasılsınlar falan filan derken “ee nereye gidicez” dendi. Ee nereye götüreceksin yavrum kızları? Hadi çalıştır kafayı güzel bir yer bulman lazım. Heh dedim Şehr-i İstanbul..

Gittik Şehr-i İstanbul’a. İstanbul’a tamamen yukarıdan bakan terası var hem manzara bana biraz laf söyletir hem beynime oksijen gider biraz. Kıza bakarken nefes almayı unuttuğumdan oksijen yeterince gitmiyor çünkü. Neyse geçtik oturduk. Çaylar kahveler söylendi. Sohbet muhabbet güzel gidiyor. Heh dedim oğlum Deniz artık zamanıdır. Bu sefer Seren yanımda oturuyor. Döndüm “biraz yalnız konuşalım mı?” dedim. Melis hemen güldü. Anladı kız. Seren de anlamış olacak ki “peki” dedi. “Senin peki diyen dillerine kurban olurum” diyeceğim ama cool olmam lazım biraz hayvanlık yapmak yok. Neyse geçtik masaya konuşmaya başladım ben. “her sabah güne uyanma sebebim olur musun” “evet” dedi. O an koptum ben. Terastan atlasam bir şey olacak kız üzülecek şimdi manyaklığa gerek yok Denizciğim diye tuttum kendimi. Ama bu sefer kendimi tutmakta o kadar zorlandım ki ellerini tuttum. O da benim ellerimi tuttu. Gözlerime baktı ve ilk defa aslında istediğimin bu gözlere bakarak kendimi unutmak olduğunu anladım.

Evet bundan sonra hikaye 4 sene kadar devam etti. Üzerine iki kere ayrıldık. İkisinde de ben hatalıyım. İlki tamamen benim dangalaklığım ikincisi ise ilkinin sonucu olan sanki olursa daha mutlu oluruz diye düşündüğüm bir şeydi. Ama şimdi anlıyorum ki beni mutlu eden tek şey o gözlere bakmak o gün 13 mayısta ilk defa tuttuğum o eli tutarak gözlerimi kapamak. Benim için huzur, onun telefonda bana alo diyen sesi. Benim için aşk, onun bana baktığı zaman gülen yüzü. Şimdi size soruyorum sayın okuyucular. Benim için bundan sonra iki yol var. Birincisi hayatıma anlam katan ve 4 senedir aşkı içimde alev alev yanan bu kıza arkamı dönüp sonsuza kadar aşka olan umutsuzluğum ve mutsuzluğum ile müebbet bir cezalı olmak. Diğeri ise her ne olursa olsun o kızın yanında durup elini tutup bütün dünyaya onu ne kadar sevdiğimi kanıtlamak. Sanırım hikayeme bakarak çoktan hangi seçeneği seçtiğimi anladınız siz.. 😊