ILIŞKILER

14 Şubat bir rüyaydı

Author

14 Şubat bir rüyaydı

Gerçek aşkı herkesin tadabileceğine inanmıyorum. Bana göre aşkın ne hoşlanmakla ne de sevmekle bir ilgisi var. Başka bir şey o, ve sadece yaşayanlar onun aşk olduğuna gerçekten emin olabilir. Sevdiğiniz birinden aynı anda nefret edebilir misiniz? Hayır. Ama aşık olduğunuz birinden nefret edebilirsiniz. Ve aşk, bazı insanlara hayatlarının sonuna kadar uğramayabilir. Onlar da bunu tatmadıkları için sevmeyi, hoşlanmayı aşk sanır. Sadece geldiğinde anlaşılır aşk. Ötekilerden çok başka bir duygu olduğu onunla karşılaşınca anlaşılır. Biliyorum, çünkü ben aşkı tadanlardanım. On yedide tanışıp yirmi dörde kadar ağırladım onu hayatımda. Benim ilk aşkım 'yasak aşk' olarak nitelendirebileceğimiz türden bir şeydi. Yani içinde bulunduğumuz durum neticesinde bizimki baştan kaybeden bir ilişkiydi, olmaması gerekiyordu. Yanlış anlaşılmasın, ortada bir evlilik veya arkadaş sevgilisi vs gibi bir durum yok :) İkimiz de bekar ve sevgilisizdik; ama başka nedenlerden dolayı ikimiz arasında bir şeyler olduğu ortaya çıkarsa naneyi hem biz hem de yakın çevremiz yerdi.

Aşık olduğum adam durumun ciddiyetinin biraz daha farkında olduğu için beni hep engellemeye çalıştı. Kendini pek fazla engelleyemiyorken beni engellemeye çalışması da biraz komik ama neyse. Sonuç olarak, o hep ‘yasak’ olduğunu hatırlatırdı, ben kabullenemezdim. O beni görmezden gelmeye çalıştıkça ben daha görünür olmaya çabalardım. O kaçtıkça ben kovalardım. O karşı koymaya çalıştıkça ben bunu başaramayacağı bir nokta yakalamaya çalışırdım. O hep ‘olmaz’ derdi, kırmızı renkli altı çizili kalın puntolarla. Ben ise ‘’neden olmasın?’’ diye sorardım italic yumuşaklığında. Yine de hep onun cümleleri, benimkilere ağır gelirdi ve biz olmazdık. Biz olmazdık ama ben hayal dünyamda hep oldurturdum bu ilişkiyi. Onu düşünmeden geçirdiğim tek bir saniye bile yoktu. Tüm bunlar yaşanırken, o on dört şubat sabahı saat 7'de uyandığımda telefonumda bir mesaj gördüm: Umarım seni sen olduğun için sevecek ve gitmene hiç izin vermeyecek biriyle olursun. Happy V day…'' Mesaja cevap veremedim. Yatağımdan kalktım, yüzümü yıkadım, ağladım, makyaj yaptım ve okula gittim. Okul çıkışı en yakın arkadaşımı buluşup içmek için ikna ettim. Sonuçta ikimiz de sevgililer gününde sevdiğimiz adamla değil, yalnızdık. Buluşup Nevizade'ye giderek kişi başı 10000 shot attıktan sonra İstiklal'de elinde çiçek buketiyle yürüyen her adama küfrettik. Sanki mutlu çiftlerin bir günahı varmış gibi... Gece yarısına doğru yorganımın altına girip ağlamak üzere yurda, odama döndüm. İçimdeki sarhoş susmak bilmeyen sütlebal aldı beni karşısına, dedi ki ‘’Bak güzel kızım, bu adama kör kütük aşıksın. O ise bir gün seni sevdiğini söylerken bir gün kaçıyor. Dün seni arayıp sesini duymak istediğini söylerken bugün seni sevecek başka bir adam bul diyor. Bu gidişe bir dur demeli, bu adama bir nefret kusmalı’’ dedi. ‘’Mesaj at mesaj at mesaj at!’’ diye de ekledi ve telefon ekranını çifter çifter görürken bir yeni mesaj penceresi açıp içimdeki tüm nefreti kelimelere dökerek satırlarca döşemeyi başardım. Gelen cevap: ''Neredesin?'' Cevap yazmadım. Ardından aramaya başladı. Beşinci aramada açtım ve ‘’Ben şuan İstanbul’dayım. Neredesin, söyle. Gelip alacağım seni’’ dedi. Yurdun adresini ona mesaj attıktan sonra 10 dakikaya kapıda olacağını söyledi ve alelacele taytımla yeşil kazağımı üstüme geçirip suratıma su çarptıktan sonra yurdun kapısına indim. Gelmiş, bekliyordu. Arabaya bindiğimde sanki on dakika önce nefret kusan ben değilmişim gibi gülüyordum yanında. Onu görünce her zaman aynı şey oluyordu. Dizlerimin bağı çözülüyor, nabzım hızlanıyor ve dilim tutuluyordu. Daha önce hiç baş başa vakit geçirmemiştik. Tanıştığımız ilk andan itibaren onu her gördüğümde yanımızda hep birileri vardı. O birilerinin yanında hep mesafeliydik birbirimize. O mesafeler ‘biz bize’ kalabildiğimiz sanal ortamlarda kalkardı sadece. En başından beri, bazı geceler msn’de sabaha kadar konuşarak, bazen saatlerce telefonda konuşarak dökülmüştük birbirimize. İlk ‘seni seviyorum’ları da telefonda söylemiştik, seni seviyorum’dan senden nefret ediyorum aşamasına bile telefonda geçmiştik ama o geceye kadar hiç baş başa vakit geçirmemiştik işte. Onun gözlerine yakından bakmamıştım hiç, ona hiç sarılmamıştım, hiç öpmemiştim daha önce. Ona 5 adımdan fazla yaklaşamadan bitmek tükenmek bilmeyen hatta her gün daha da büyüyen bir aşk besliyordum ona karşı. Neyse, arabaya bindim ve bütün gün zırlayan ben değilmişim gibi davrandım. Heyecanımı kontrol altına aldım, titreyen ellerimi üşüyormuşum rolü yaparak popomun altına sakladım. Hiçbir şey olmamış da öylesine buluşmuşuz gibi laflarken Bebek sırtlarında bir siteye geldik. İçeri girip arabayı bir taş evin önüne park ederken sordum: ‘’Neresi burası?’’ En yakın arkadaşının yaptığı bir siteymiş, girmek üzere olduğumuz ev de arkadaşına aitmiş. Ben kafamdan geçen ‘’Acaba buraya çok sık geliyor mu? Bu eve kimleri getiriyor? İstanbul’a geldiğinde takıldığı kadınları getirdiği ev bu mu?’’ sorularını susturmaya çalışırken o da kapıyı açtı, konuşmadan içeri girdik. Büyük bir salon, köşede şömine, ortadaki L koltuğun arkasında açık bir mutfak ve devasa pencerelerin ardında boğaz manzarası… L koltuğun birbirine en uzak iki köşesine oturduk karşılıklı. Kadehlerimize kırmızı şaraplar dolup boşaldıkça saatler geçiyordu; benden, ondan, bizden, neden olamayacağından konuşuyorduk. Daha doğrusu o konuşuyordu, ben dinlermiş gözükürken onu hırpalamak istiyordum. ‘’Telefonda beni sevdiğini söyleyip başkalarının yanında neden bir hiçmişim gibi davranıyorsun?’’ demek istiyordum. ‘’Neden en çok eğlendiğim ve seni düşünmemeyi başarabildiğim o nadir anları yakalayıp beni arayarak sesini hatırlatıyorsun? Neden benden kopamıyorsan bunu herkese itiraf edecek gücü kendinde bulamıyorsun? Neden bir gelip bir gidiyorsun benden?’’ Tüm bunları sormak isterken hiçbir şey diyemiyordum. En sevmediğim huyum da bu işte. İçimden geçen onlarca cümlenin tepkisini verememek… O, koltuğun diğer ucundan suratıma baktı. ''Sana dokunamam, biliyorsun di mi?'' dedi. Cevap vermedim. Kalkıp yanına oturdum. Bacaklarımı kucağına uzattım. Koltuğun üzerinde duran battaniyeyi alıp sardı beni. Alnındaki küçük yara izine dokundum, ''Bu nasıl oldu?'' diye sordum. Duymamış gibi yaparak elimi avcunun içine aldı, bileğime, dirseğime, koluma dokundu. ''Ne kadar yumuşacık tenin'' dedi, ''Küçücüksün sen, yavru kedi gibisin…'' İlk kez birbirimize böyle derin bakıyorduk. ‘’dedi iki metre boyundaki Hulk cüsseli adam…’’ diye espri yaptım. Gülüşürken ne olduğunu anlayamadan dudaklarıma yapıştı. Olmaması gereken, yanlış olan, belki de o an için en yanlış olan şeyi yaptığını biliyordu. Yanlışlar doğruları götürür; bu öpücük, onlarca doğruyu götürecek tek yanlışımızdı bizim… Sabah olacağını görmezden gelerek, 15 Şubat olmayacakmışçasına sımsıkı sarıldım ona. Güneş doğana kadar sarıldım. Sabah olduğunda o taş evin kapısından elele çıkarak karşıladık on beş şubatı. Sanki normal bir çift olmamız mümkünmüş gibi... Arabaya bindiğimizde bir saat içinde rollerimize geri bürüneceğimizi biliyorduk; belki de bu yüzden yol boyunca elele tutuşmayı bırakmadık. Yurdun kapısına geldiğimizde onu son bir kez öpüp arabadan inerek okul için hazırlanmak üzere odama çıktım. Bir hafta sonra, yine başkalarının yanında karşılaştım onunla. Onu gördüğüm an dizlerimden çözülüp vücuduma yayılarak ellerimi titreten o duyguyu bastırdım yine. Her zaman olduğu gibi… Bana göz kırptı, topluca oturduğumuz masada bir sandalyeye geçerken. Rollerimize geri bürünmüştük işte; gerçek hayatta, farklı dünyaları olan iki yabancıydık ve bir daha hiç birlikte geçireceğimiz bir sevgililer günü olmayacaktı. O on dört şubat bir rüyaydı ve gerçeğe uyanmak hiç bu kadar ağır gelmemişti.