KADIN

Amerika'nın Acun'u ile nasıl tanıştım?

Author

Bir süre Amerika'da yaşadığımdan daha önce bahsetmiştim. Üniversitedeyken yaz döneminde dil okulu için gittiğim New York, zamanla asla kopmak istemediğim hatta ikinci evim olarak benimsediğim bir şehir oldu benim için. O yaz okulunda koymuştum kafaya, bir gün geri dönecek ve bu şehirde daha uzun yaşayacaktım. Üniversiteden mezun olduktan sonra ilk iş olarak orada staj programı da olan bir okul buldum; Türkiye'deki eşyalarımı depoya gönderilmek üzere kolilere doldurdum; ailemin destekleri ile tek yön bir bilet aldım ve kırmızı valizim ile birlikte İsviçre aktarmalı olarak hayallerimin şehrine, New York'a uçtum. 

New York'ta yaşadığım süre boyunca hiç alışkın olmadığım durumlarla karşılaştım. Zor yanları da oldu, vazgeçip dönmek istediğim zamanlar da oldu. Beni hep orada tutan şey ise sıra dışılığı ve renkliliği oldu hep. O kadar sıra dışı anılar biriktiriyordum ki, comfort zone muhabbetine her gün biraz daha hak verdim. Konfor alanınızın dışına çıktığınızda gerçekten sihirli bir şeyler oluyor. İşte New York bana bunu fark ettiriyordu; konfor alanımın dışı tamamen yeni maceralar, o an için belki zorlandığım; ama ileride gülerek anlatacağıma emin olduğum hikayelerle doluydu. 

İlk New York hikayeme ise, garip anlarda beklenmedik insanları bulmakta bir usta olduğumu belirterek başlayacağım. Bu işte gerçekten üstüme yok, şans mı demeliyim başka bir şey mi bilemiyorum. Bu arada, Türkiye'ye döneli neredeyse iki sene olacak. Döndüğümden beri de her fırsatta tatil için bile olsa oraya gitmenin yollarını arıyorum. 

Neyse, geçen yıl psikolojik olarak gerçekten savaş verdiğim bir dönemde yine kaçmanın, bir nefeslik gitmenin hayallerini kurarken şans eseri ucuz bilet buldum. Beş ay sonraya da olsa, destinasyon belliydi sonuçta. O yüzden hiç düşünmeden ucuz biletimi taksit üstüne taksit bindirerek aldım. Nasıl olsa otelde kalmama gerek yoktu, oradaki arkadaşlarımdan birinde kalabilirdim. On gün boyunca da yediğimi içtiğimi kısarsam olurdu bu iş. Oradayken birlikte yaşadığım ve benim gibi Türkiye'ye dönmüş olan eski ev arkadaşımı da ikna ettim ve birlikte on günlük macera dolu Amerika tatilimize doğru yol aldık. Ex ev arkadaşım da bir arkadaşında kalıyordu; o yüzden her gün farklı saatlerde Manhattan'da buluşup ya alışveriş yapıyor, ya parka gidiyor ya da eski okulumuzu, arkadaşlarımızı ziyaret ediyorduk. Geceleri ise partiliyorduk. Yine o gecelerden birinde, dışarı çıkmadan önce annemi aradım ve tatili uzatabileceğimden, bileti erteleyerek bir kaç hafta daha kalmak istediğimden bahsettim. Türkiye'de beni bekleyen bir işim yoktu, düzenim yoktu. Hatta dönüp yüzleşmek istemediğim sorunlarım vardı. Burada kalmam için ise tek engel para konusuydu, ve o da maalesef şıp diye hallolacak bir şey değildi. Dönmek istememek, kalmak için yol bulamamak ve Türkiye'ye dönünce kaldığım yerden devam edeceğim depresyonumu düşününce keyfim iyice kaçmıştı ama partiye gitmemezlik edemezdim, çünkü dönmeme bir hafta kalmıştı ve arkadaşlarıma söz vermiştim. Hazırlandım ve partinin olduğu mekana giderek eski ev arkadaşım ile birlikte arkadaş grubumuza dahil olduk.  Kendisi ile çoğu zaman (özellikle alkollüyken) tersleşirdik; ama hep tatlıya bağlanırdı. O gece öyle olmadı maalesef. Gecenin ilerleyen saatlerinde yine saçma sapan konulardan gerildik, bir de ben Türkiye'deki sorunlarımı düşündükçe daha da hassaslaşmıştım. Gerginlik boyut atladı, ağız dalaşına döndü, sonra bağıra çağıra mekanı terk etmeye kadar gitti. İkimiz de vestiyerden kabanlarımızı alıp hışımla çıktık dışarı, sokakta bağrışmaya devam ederken, o çekti metroya gitti. Bense kendimi o kadar çok sıkmıştım ki, hiç düşünmeden önüme çıkan ilk bara girdim ve aynı filmlerdeki gibi bar taburesine oturup barmenden bir içki isteyerek tek başıma içmeye başladım. 

Amerika'nın Acun'u ile nasıl tanıştım?

Aynı filmlerdeki gibi yakışıklı bir bey yanıma gelerek tanışmak istemedi maalesef. İçtikçe düşündüm, düşündükçe kuruldum, kuruldukça bir tane daha içtim ve hayatımdaki tüm sorunlar o dakikalarda şaha kalktı. Yalnız olmanın rahatlığı ve alkolün verdiği yetkiye dayanarak, salya sümük ağlamaya başladım. Düşüncelerimi asla durduramıyordum, düşündükçe gözyaşlarımı da...O sırada yanımda koyu bir sohbete dalmış olan iki siyahi adamdan biri mendil uzattı. Teşekkür edip ''İyi misin?, Neyin var?'' gibi sorulara genel cevaplar verdikten sonra adamları resmen kitledim. Kaç saat konuştuk bilmiyorum, ailemin en derin sırlarına kadar her şeyi döküldüm ortaya ve gerçekten Hollywood filmi senaryosu dinler gibi dinlediler. Yanımda oturan adam da hep kendi hayatından örnekler vererek yaşadığı zorluklardan, onları nasıl atlattığından bahsetti ve o kafayla bile motive olmamı sağlayan bir konuşma yaptı. Bir yandan da bana peçete vererek gittikçe kızaran burnumu izliyordu. ''Bak,'' dedi. ''Yaşadığın şeylerin senin için ne kadar zor olduğunu tahmin edebiliyorum; ve bence kadınlar yaşadıkları olayları atlatmak konusunda bizden daha güçlü. Bu yüzden çalışanlarımın çoğu kadın. Harika işler başarıyorlar.'' Ardından tatilimin son bir haftasında yanına giderek şirketinde mini-staj yapmamı ve birlikte çalıştığı ilham dolu kadınlarla tanışmamı önerdi. Ne iş yaptığını sorduğumda ise 'entrepreneur' yanıtını aldım. Bu kelimenin temelde girişimci anlamına geldiğini bilsem de, instagramdaki yaygın kullanımından dolayı bana göre entrepreneur='valla ben de ne yaptığımı bilmiyorum aslında, yapıyoruz bir şeyler' idi. Neyse, o sırada adamı kırmamak için ''tamam'' dedim, ''gelirim''; ama kafamda buna ihtimal bile vermedim. Artık çoktan şaşı bakmaya başlamış olduğumdan dolayı, telefonumu eline aldı ve bir şeyler not ederek ''bu adresse gelirsin'' dedi. Biraz daha sırtım sıvazlandıktan ve sakinleştikten sonra kalkmak için hesabı istedim. Barman soru sorar gibi yanımdaki adamlara baktı, hepsini ödemişlerdi. Teşekkür edip bardan ayrıldım ve arkadaşımın evine gittiğimde üstümdeki elbiseyi bile çıkarmadan kendimi koltuğa attım. 

Sabah telefonumun çalışına uyandım. Gece tartıştığım arkadaşım arıyordu, geceyi nasıl sonlandırdığımı sordu; ama ben her şeyi çok blur hatırlıyordum. Ana hatlarıyla sokakta bağrıştığımız anlar, onun çekip gidişi, benim barda salya sümük ağlamam ve o iki adama hayatımı tüm utanç verici, rezil, rüsva detaylarıyla anlatıp içimi döküşüm... Sonra adamlardan birinin mini-staj teklifi ile telefonuma bir şeyler not ettiği geldi aklıma ve hemen notlara baktım. Bir adres, gittiğimde görüşeceğim isimler, ve ''kapıya geldiğinde resepsiyona bu ismi söyle'' diye ek bilgiyle yazılmış bir isim-soyad. Adamın ne iş yaptığı ile ilgili bir ipucu yakalayabilmek umuduyla o isim soyadı kopyalayıp hemen google'ladım ve o an, hayatımın şokları sıralamasında üst sıralarda yerini aldı. Adam milyonerdi. Hayır, pardon. Adam hem milyoner, hem de Amerika'nın en tanınmış isimlerinden biriydi. Hakkında yazılmış kitaplar, kendi yazdığı kitaplar, sahibi olduğu televizyon kanalı, sahibi olduğu televizyon programları, ve önceki gece sürekli bahsettiği karısı hakkında bitmeyen magazin haberleri.... Neredeyse tüm fotoğraflarda davetlerde yatıp kalkıyormuş gibi şık giyimli, sağ kulağında pırlanta küpeliydi. 

Bir saatlik stalk sonucu kafamdaki 'entrepreneur' imajı asıl olması gereken yeri buldu ve hemen hazırlanarak akmış makyajımı, karışmış saçlarımı düzelttim. İçimdeki hala sarhoş olan sütlebal saklandı, kendine gelmiş ve bakımlı olan versiyonu sahneyi devraldı. Tek bir sorun vardı: Adamın ne telefon numarası, ne de başka bir şey vardı elimde ve ben görüşmeye ne zaman gideceğim hakkında en ufak bir bilgi sahibi değildim. En azından hatırlamıyordum. Yine de nereye gideceğimi biliyordum, o yüzden hiç bekletmeden koştum metroya ve adresi buldum. Aynı notta yazdığı gibi resepsiyona ''I am here for ....'' dedim. Gökdelenin on yedinci katına çıktığımda büyük camlarla çevrili ofisin ona ait olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Kanalın isminin bulunduğu zil gibi bir şey vardı, onu çaldım ve önceki gece yanımızda olan diğer adam gelip şaşkın bir ifadeyle kapıyı açtı. Bozuntuya vermemeye çalışsa da gerçekten orada olmamı beklemiyordu, bense babamın dükkanına gelmişim gibi davranıyordum. İçeri girdiğimde bir gariplik olduğuna artık tamamen emindim çünkü ofis bomboştu. Bizim Amerikalı Acun, ve diğer 1-2 kişi sandalyelere uzanırcasına oturmuş çene çalıyordu. Beni görünce şaşırdılar. Sonradan bana hatırlattıkları üzere oraya gitmem gereken gün her yerin kapalı olduğu o Thanksgiving tatili günü değil, üç gün sonrasıymış. Adam bana ''kız senin ne işin var burada?, hani pazartesi geliyordun?'' deyince cevap olarak ''çok sarhoştum, hatırlamıyorum'' demiş bulundum ve tahmin edersiniz ki pazartesi günü tekrar gitmem gerekmedi. Zaten sonra tatilimi daha da uzatmaktan vazgeçtiğim için, orada mini-staj yapacak kadar bile vaktim kalmamıştı. Yine de, ben Türkiye'ye döndükten sonra bile ''daha iyi misin?'' gibi mesajlar attılar ve iletişimi kesmedik. 

Bütün gece karşısında sümkürerek ağladığım adam, o anlarda gözümde gayet normal üstüne bir tshirt geçirip kafasına beysbol şapkası takarak ayaküstü bir barda arkadaşıyla bira içmeye çıkan bir adamdı. Tüm ülkede herkesçe tanınan medyatik bir tip olmasına rağmen oturduğumuz barda barman dışında kimse onun gözlerinin içine içine bakmıyordu. O gece benim gördüğüm sadece eşini çok seven, çocuklarına tapan, kendi çocukluğunda yaşadığı sorunları yetişkinliğinde nasıl aştığını gözleri parlayarak anlatan, ve barda tek başına ağlayan bir kız gördüğünde görmezden gelmek yerine onunla ilgilenen, teselli eden sıradan bir adamdı.  O adamla beni normal bir zamanda buluşturacak olsalar ve sıfatını, ismini bilerek görüşmeye gitsem belki de çok gerilir ve heyecan yapardım; ama tamamen tesadüfi tanışıp gerçek kimliğini gördüğümden ve normal bir insanla konuşur gibi sohbet ettiğimden tamamen kendim oldum yanında. O da kendisiydi, olduğu gibi. Sonuç olarak, arkadaşımla yaşadığım kavga gürültü ve başa çıkamayacağımı düşündüğüm sorunlarımın getirdiği tesadüfler sonucu belki de Amerika'da milyonlarca insanın tanışmak için can atacağı bir adamla sohbet etmiş ve onu tanımış oldum. 'Amerika'nın Acun'u'nu tamamen benzetme amaçlı kullandım; Acun'u bilmem ama benim tanıştığım adam gerçekten insana ilham veren, çoğu kişinin örnek aldığı bir isim. Söylediği motive edici cümleler hala bazen zor anımda gelir aklıma. Boşuna demiyorlar, 'her şerde bir hayır var' diye. Dünyanın sonu gelmiş gibi hissettiğimiz anlarda bile hayat bizim için küçük tatlı sürprizler hazırlamaya devam ediyor, bunu unutmayın :)