İlk kez beyaz yakalılar arasında çalışıyorum ve plaza diline alışamıyorum. Help!

Author

26 yaşındayım ve hayatımda ilk kez kalabalık bir iş ortamında çalışıyorum. Aslında 19 yaşımdan beri iş hayatının içerisindeyim ama böylesi ilk oluyor. Daha önceki çalıştığım yerler maksimum 7-8 kişilik butik ofisler olmuştu. Uzunca bir süre de homeoffice çalıştım. Homeoffice tecrübesinin hemen ardından yüzlerce beyaz yakalının olduğu bir ortama ani bir geçiş yapınca da afalladım biraz takdir edersiniz ki...

İlk kez beyaz yakalılar arasında çalışıyorum ve plaza diline alışamıyorum. Help!

Kötü tabii ki değil. Sadece henüz alışamamış olmanın verdiği yabancılık var. Mesela burada herkes birbirine karşı çok nazik. Asansöre binmek gibi basit bir eylemde bile insanlar birbirine karşı aşırı kibar davranıyor.

“Önce sen geç. Hayır yhaa önce sen. İyi hadi beraber el ele geçelim.”

Bu nedir arkadaş! Sanki burada çalışanlar hayatında hiç metrobüse binmemiş kadar, metrobüste hiç insan iteklememiş kadar iyiler. Ya da bu duvarların vermiş olduğu bir şey mi bilmiyorum. İnsanların birbirine saygı göstermesi iyi bir şey tabii ki. Fakat buraya fazla alışmak hoş olmaz çünkü gerçek dünya dışarıda. İtiş, kakış, trafik, pislik, kıyamet...

Ama burada esas alışamadığım mevzu plaza dili ve edebiyatı.

Beyaz yakalı dedim de aklınıza gömlek-ceket kombinli binlerce insan gelmesin. 35 katlı bir gökdelende değil, Kolektif House’ta çalışıyorum. Burada insanlar daha cool, daha rahat giyinimli, daha paylaşımcı ve daha samimi. Burada her şey gerçekten çok güzel. Sadece cümlelerin arasına iliştirilen İngilizce kelimeler dışında... Aşırı ağır bir plaza dili neyse ki yok ama yine de benim yabancı olduğum çok fazla terim var. Muhtemelen birçok insanın dikkatini bile çekmemiştir ama benim çekiyor ne yapayım.

En azından burada ‘-yor olacağım’ kalıbı kullanılmıyor. “Saat 2’de sizi bekliyor olacağım. Saat 3’te şunu yapıyor olacağım” gibisinden cümleler yok. Ne güzel Türkçemiz var bir cümleyi neden bu kadar dolaştırırsın ki arkadaş...

Bu gibi yerlerde müdür yoktur mesela. Müdür kötü, müdür kaka, müdür fakir işi. Burada müdürün adı manager’dir. Atıyorum project manager, infrastructure manager, sales manager...

Bu durum sadece unvanlarda yok tabii. İş terimleri de bu şekilde. Acaba ben mi bu işte çok cahilim yoksa buraların raconu bu mudur bilemedim. Türkçe olarak daha kolay ifade edilebilecek şeyler neden yarı Türkçe yarı İngilizce olarak ifade ediliyor?

Türkçe zaten saf bir dil değil birçok yabancı kelime dilimize yerleşmiş durumda. Ama normalde yabancı kelimeleri niye tercih ederiz? Daha kısa, daha kolay olduğu için di mi? Ama burada kısa olan Türkçe kelimeyi İngilizceye çevirip daha uzun, daha zor bir şekilde kullanma durumu var.

Mesela toplantı set etmek. Push etmek. Check etmek. Delete etmek. Deadline, schedule, update, daha neler neler...

Bence bu bir saygınlık meselesi. İnsanlar bu gibi yerlerde cümlelerin içine ne kadar İngilizce kelime koyarlarsa o kadar saygın oluyor. Maaşlar da buna göre belirleniyor olmalı. Hee Arzu hanım bu konu hakkında baya bilgili olmalı onun maaşına yüzde 20 zam yapalım.

Bununla ilgili kendimce bir tespitte bulundum.

Deadline yaklaşıyor. Schedule'un çok gerisinde kaldık. Updateler ile ilgili bi meeting set edip finalize edelim artık. (Maaş 20 bin lira)

Deadline yaklaşıyor. Programın çok gerisinde kaldık. Updateler ile ilgili bi toplantı set edip finalize edelim artık. (Maaş 10 bin lira)

Deadline yaklaşıyor. Programın çok gerisinde kaldık. Updateler ile ilgili bi toplantı set edip sonlandıralım artık. (Maaş 5 bin lira)

Deadline yaklaşıyor. Programın çok gerisinde kaldık. Güncelleştirmeler ile ilgili bi toplantı set edip sonlandıralım artık. (Maaş 3 bin lira)

Son tarih yaklaşıyor. Programın çok gerisinde kaldık. Güncelleştirmelerle ilgili bir toplantı yapıp bu işi sonlandıralım artık. (Asgari ücret)

Böyle bir ortamda Türkçe konuşunca köylü gibi hissediyorum kendimi. Böyle sanki öğlen yemeğinde yarım ekmeğin arasına peynir koyup yiyecekmişim gibi. Soğanı yumrukla kıracakmışım gibi...

Üstelik burası aşırı cool, aşırı rahat bir ortam, plaza bile değil... Ama burada çalışanların çoğu uzun yıllar boyunca bilmem kaç katlı gökdelenlerde çalışmış olmalı ki hala o alışkanlıklarından vazgeçebilmiş değiller. Bakalım ya onlar beni bozacak ya ben onları...

Plazalarda bu dil çok daha ağır bu arada. Çalıştığımdan değil de sağda solda okuyup görüyorum gözlerim kanıyor. “Herkese equal davranmak gerekir, X bu işe involve olmasın, senin orada bulunman çok crucial.” gibi şeyler.

Mantık şu olmalı. “Ben o kadar yabancı memleketlere gidip İngilicce öğrendim, gurbet ellerde yaşadım. Bu dili konuşacam.”

Tekrar söylüyorum. Bu insanlar sanki hiç metrobüse binmemiş gibi, sanki toplu taşımada hiç insan iteklememiş gibi, minibüste hiç para uzatmamış gibiler. Kim bilir, belki de gerçekten öyledirler. Belki de buradaki tek fakir benim.

Neyse ben burada yazmaya devam ediyor olacağım. Siz de kanalımı takip ediyor olun. 

Aklıma gelmişken bu skeç de baya iyiydi;

Bu yazı da ilginizi çekebilir.