EĞLENCE

Mecidiyeköy trafiğinden kaçarken Kuştepe'ye girip dayağın kıyısından dönen genç

Author

İstanbul’da yaşayanlar iyi bilir Mecidiyeköy trafiğini. İş saatlerinde bir kara delik gibidir burası. Girersin ama çıkamazsın. Buna trafik bile denmez aslında. İş saatlerinde devasa bir otoparktır Mecidiyeköy. Zira milim ilerlemez, araba olduğu yerde kalır. İçinde türlü restoran ve mağazalar barındıran bir otoparktır hem de. Aracını orada bırak, yemeğini ye, çayını iç, yarım saat dolaş gel hiçbir şey olmaz. Dünyada ilk ve tektir Büyük Mecidiyeköy Yatılı otoparkı. Evet katlı değil, yatılı. Çok uykun gelirse yatır koltuğunu arkaya ve uyu, trafik ilerlemiyor zaten.

Mecidiyeköy trafiğinden kaçarken Kuştepe'ye girip dayağın kıyısından dönen genç

‘Ölmeden önce görülmesi gereken yerler’ şeklinde listeler yapılır ya hani. Bunun bir de tam tersi versiyonu vardır. ‘Görmeden önce ölünmesi gereken yerler’dir bu listenin adı. Mecidiyeköy ise bu listenin ikinci maddesidir kesinlikle. Ama ilk maddesi değil, ilk maddesini birazdan anlatacağım.

Bir gün, İstanbul’u bilmeme rağmen tam iş saatinde Mecidiyeköy’den geçmem gerekti. Normalde böyle bir şey yapmam, trafik saatini olduğunu bildiğim için metroyla giderim gideceğim yere. Ama o gün arabayla gitmem gerekiyordu. ‘Mecidiyeköy trafiğinden sana sığınırım Ya Rab’ diyerek girdim o kara deliğe. Bir daha çıkamadım. Lanet olsun ki kaçabileceğim yol da yoktu. En yakın kaçış yolu 200 metre ilerideydi aslında ama ilerlemiyordu ki trafik.

Trafik de diyesim yok da, o gün o köprünün altındaki zaman makinesine saat 5’te girdim ve 1 kilometre ileriden 6.15’te çıktım. Olsa olsa gelişmiş bir zaman makinesiydi bu deminden şimdiye getiren.

Bu da böyle bir kötü anımdı işte. Peki ‘Gitmeden önce ölünmesi gereken yerler’ listesinde Mecidiyeköy trafiğini bile solda sıfır bırakan yer neresi mi? Şimdi ona geliyorum.

Başka bir gün, yine iş saatinde, yine Mecidiyeköy’den geçmem gerekiyordu. Sütten ağzım yandığı için yoğurdu alternatif güzergahlarda aradım ben tabii. Bir daha Mecidiyeköy trafiğine girmek mi? Tövbe. Girmedim tabii. Alternatif yolları kullanmak istedim.

Sırf trafiğe girmemek adına hiç bilmediğim yollara saptım. Sağa gir, soldan çık, karşıya geç, kavşaktan dön derken ne idiği belirsiz bir yerde buldum kendimi. Çirkin evler, dar sokaklar, psiko tipler falan. Neyse dedim kendi kendime, efendi ol, kimseye atar yapma, sağ salim çık şu mahalleden. Su akar yatağını bulur ne de olsa.

Ben su değildim ama. Bir türlü bulamadım doğru yolu. Her yanlış yola sapışımda da bir tık daha sinirlendim. Gereksiz bir kibre bürünmeyip telefondan haritayı açıp baksam şıp diye anlıcam nerde olduğumu ve ona göre davranıcam ama açıp bakmadım. Meğer Kuştepe’deymişim. Buranın namını duymuştum ama hiç gitmemiştim daha önce. Bilsem o mahallede olduğumu arabayı bırakıp kaçardım. Ama ben kendimi Mecidiyeköy’ün ara sokaklarındayım sanıyordum.

Kuştepe’de olduğumu öğrenmem de biraz dramatik oldu tabii.

Dar bir sokaktan geçiyordum (diğer tüm sokaklar gibi) ve önümde bir araba duruyordu. Hafiften bir kornaya bastım ben de ‘dat’ diye. (Trafik dilini bilmeyenler için bu korna ‘Müsaade eder misiniz’ demek) Arabanın içinde şoför vardı ama araba hareket etmedi. Ben de zaten kaybolmuşluğun verdiği hisle sinirlenmişim, bir 5 saniye sonra bu sefer ‘daat’ diye bastım kornaya. (Trafik dilini bilmeyenler için bu ‘çekilsene şurdan’ anlamına gelir) Bu ikinci kornadan sonra Şahin marka arabadaki adam sanki daaaaaat diye kornaya basmışım gibi (Trafik dilini bilmeyenler için bu korna ana avrattır) bir hışımla arabasının el frenini çekip üzerime yürümeye başladı.

Az önce sinirliydim ya ben hani. İşte öndeki Şahin’den gelen el freni sesini duymam ve arabadan inen tipi görmem sonrası sinirim götüme kaçmıştı. Sağduyulu ve sakin olmalıydım, yoksa dayak kaçınılmazdı.

Ben inmedim arabadan ne olur ne olmaz diye çünkü öndeki arabadan gelen adamın benimle konuşmaya geldiğini hiç sanmıyordum. Zaten belli etti de kendini, arabaya yanaşır yanaşmaz direkt kaputa vurmaya başladı ‘Hayırdır lan burası Kuştepe’ diye. Onun sesini duyan 10 tane daha adam, saniyenin 10’da 1’i sürede benim arabamın etrafına üşüştü. Dayak is coming.

Kuştepe’de olduğumu öğrenince korkum iki kat daha arttı. O an aklımdan şunlar geçiyordu: Arabadan inersem beni temiz bir dövüp bırakırlar. Arabadan inmezsem, camı çerçeveyi indirir, beni arabadan çıkarır yine döverler. Yani her türlü döverler :D Bari araba zarar görmesin diye ineyim dedim.

Ah ulan baksaydım o haritaya, bilseydim Kuştepe’de olduğumu o kornaya hiç basar mıydım. Beklerdim orada 45 dakika da yine basmazdım.

Ben arabadan inince direkt aralarına aldılar ‘Dayı mısın lan’ diye. Oraya gelen adamların çoğusu neden orada olduklarını bile bilmiyordu, sırf onlardan bir kişi bana saldırdı diye sürü psikolojisi orada toplanmıştı. Amaçları göz korkutmak mıydı yoksa mevzu olursa hep birlikte dalmak mıydı bilmiyorum.

Aralarında en dayı gibi görünen adama dönüp saygıyla ‘Abi beni yanlış anladınız dayılık yapmıyorum kimseye estağfurullah ne haddime. Hafiften bir kornaya basarak öndeki arkadaştan yol istedim ben sadece. Hastaneye gidiyorum yolu karıştırdım’ falan diye yalan sıktım. Aslında hastane dışında yalan da sayılmazdı söylediklerim.

Siktir git lan bi daha da görmeyelim seni buralarda dediler. (Allaha şükür. Bu söz, dayaktan kurtulduğum anlamına geliyordu)

Üstüne bir de yol tarif ettiler.

Mecidiyeköy trafiğinden kaçarken Kuştepe'ye girip dayağın kıyısından dönen genç

Ddhsjkdas. Şaka şaka. İlerden sağdan gir soldan çık gibisinden bir şeyler dediler ama o anki 3 buçuk atışımdan dolayı hiçbirini anlamadım. Efendi gibi navigasyon açtım telefondan ve 10 dakikalık bir yolculuktan sonra çıktım Kuştepe’den.

Ancak Mecidiyeköy’ün teker kımıldamayan trafiğine girince derin bir oh çekebildim. Daha sonra arkama yaslanıp huzurla Mecidiyeköy trafiğini dinledim gözlerim kapalı.